Leon filmi olmasa, Luc Busson’u, “Fransız sinemasının içini boşaltmak üzere görevlendirilmiş Hollywood ajanı” olarak nitelerim emin olun. Bırakınız sadece ticari filmlerini, belgesellerini bile ciddi anlamda ‘taşra tüccarı’ zihniyetiyle yaptığına inanırım. Besson son marifeti olan “From Paris With Love-Paris’ten Sevgilerle” filmiyle sinemalarda. Yönetmen kendisi değil ama, yazan ve yapan kendisi olduğu için, yönetmeni bir tür ‘operatör’ olmaktan fazla bir şey olarak görmemek lazım.
Paris’ten Sevgilerle hemen tahmin edilebileceği gibi bir James Bond filmi olan ‘From Russia With Love’dan esinlenme. Yani daha isminden yola çıkarak karşımızda sıkı bir ‘Ajan’ filmi olduğunu düşünmemizi istiyor. Gelin görün ki, Besson’un filmdeki kahramanı Wax (Ki John Travolta hayatının en itici rolüne imza atıyor) James Bond’dan kırk kat daha kişiliksiz bir karakter olarak resmediliyor.
Aslında Paris’ten Sevgilerle filmi bir bilinçaltı gösterisi; Batı’nın zihninde saklayıp dışarı vuramadığı bir Doğu, Müslüman algısı… Ve -ne yazık ki- bunun karşılığı olarak ‘Terörist’ kelimesi bulunuyor lügatlerinde. Merkel’in de, Sarkozy’nin de, Berlusconi’nin de bilinçaltında yatan Doğulu imajı bu ne yazık ki…
Filmi izlerken merhum Cemil Meriç’in Osmanlı ve Batı dünyasını tasvir ettiği o muhteşem satırlar geldi. Şöyleydi sanırım: “Kıtaları atlas kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar... Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları… İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, ‘Ben Avrupalıyım’ demeğe başladı, ‘Asya bir cüzamlılar diyarıdır.’ Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına: ‘Hayır delikanlı’, diye fısıldadılar, ‘sen bir az-gelişmişsin.’ Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir ‘nişân-i zîşân’ gibi gururla benimsedi aydınlarımız.”
Batılının yüzyılın başında bizi de inandırdığı bu hastalık gittikçe yerleşti ve marazi bir hâl aldı. Nihayetinde cüzamlılar diyarı terörist yatağı olarak algılanmaya başlandı. Geçtiğimiz gün İngiliz gazetelerinde bir ilan vardı. Bir çift, çocuklarına bakıcı ararken ‘Müslüman olmasın’ kaydı düşmüştü… İşte İslam ve Doğulu algısının geldiği nokta buydu…
Ve elbette oluşan bu tabloda bizzat kendimiz kadar, Batı dünyasının algılatış çabalarının da katkısı büyüktü. Luc Besson ve Paris’ten Sevgilerle filmi örneğine dönecek olursak, şöyle sakat bir konu içeriyor: Fransa’daki Amerikan Büyükelçiliği’nde görevli James Reece’in (Jonathan Rhys Meyers) Paris’te imrenilecek bir hayatı ve güzel bir Fransız nişanlısı vardır. Elçilikte CIA için alt düzey bir görevde çalışmaktadır. Ancak tek istediği daha yüksek mertebeli bir ajan olmaktır. Derken vakti zamanı gelir ve CIA büyük bir operasyon için önemli bir ajanını Paris’e yolladığını, kendisinin de ona ortaklık etmesini söyler. Yeni ortağı özel ajan Charlie Wax (John Travolta) ise tam bir pisliktir. Leblebi gibi kurşun harcar, çizburger sever ve dünyayı umursamaz. Dahası boynunda taşıdığı Arap poşusuna inat iflah olmaz bir ırkçı ve Müslüman düşmanıdır. Berbat ve yüzeysel bir espri anlayışına vasat zekâsı eşlik eder; ancak o kalasımsı vücudundan beklenmeyecek derecede çevik ve atiktir. Besson karakter dengelemesi yaparken CIA ajanına alabildiğince kıyak geçmiştir. Neyse, filme dönecek olursak, hikâyedeki bütün esmerler tehlikeli ve teröristtir. Müslüman’sa zaten şansı yoktur. Öyküyü dengeleyecek, seyirciyi insaf merdiveninde bir lahza olsun düşündürecek tek bir gri karakter bile yoktur karşı safta. Hepsi kötü, hepsi tehlikelidir. Ve öldürülmeyi hak ederler. Arap, Çinli ya da Pakistanlı, hiç fark etmez, midesi kurşunla doldurulursa Batı dünyası huzur bulacaktır!
Böylesine ahmakça bir senaryoya bir de saçma sapan aşk öyküsü eklemeyi hedeflemiş Besson. Ancak 1998 yapımı The Siege’nin yanından bile geçemeyecek derecede bir sathilikle. Aşkı için Müslüman olan bir kadını -afedersiniz- fahişe olarak kullanmayı ‘caiz’ gören bir İslamcı örgütten bahsediyor film. Besson’un kendi zihnindeki inanç ve feragat ile gerçek inanç arasındaki uçurumu bilmem izaha gerek var mı? Kaldı ki filmin mantık ve zekâ boşluklarını alt alta yazmaya kalkışsak sanırım birkaç haftalık yer işgal etmemiz gerekir. Paris’ten Sevgilerle sanki Fransız hükûmeti için özel olarak çekilmiş bir ‘embeeded’ film. Hain Pakistanlılar, uyuşturucu kaçakçısı Uzakdoğulular, gönüllerini Müslümanlara kaptırmış ‘satılmış’ Fransız kadınları vs… Film bu yönüyle faşizmin dibine vuruyor âdeta.
Bırakınız vakit harcamayı, para verip bu zihniyetin palazlanmasına neden olunmayacak kadar berbat bir film Paris’ten Sevgilerle…
Paris’ten Sevgilerle
(From Paris with Love)
Yönetmen: Pierre Morel
Oyuncular: John Travolta, Jonathan Rhys Meyers,
Amber Rose Revah, Melissa Mars, Frederic Chau
Tür: Aksiyon, Gerilim, Suç
Süre: 92 dakika
2010, Fransa
ÖRNEK AİLE: Hayat pazarla!
Derrick Borte’ın yönettiği; Amber Heard, Demi Moore, David Duchovny, Gary Cole ile Glenne Headly’nin oynadığı Örnek Aile / The Joneses tüketim toplumunun geleceği hakkında çok sağlam eleştiriler içeren farklı bir film.
Banliyödeki zengin ve özel sitelerde yeni birilerinin mahalleye taşınması her zaman ilgi çeker. Özellikle de taşınanlar Jones ailesi gibi bir aileyse! Steve ve Kate Jones mükemmel bir çifttir, çocukları Mick ve Jenn ise ideal çocuklardır. Üstelik evlerini dolduran son moda eşyaları ve mükemmel dış görünümleriyle Jones ailesi âdeta reklamlardan fırlamış gibidir… Ki aslında bunun şaşırtıcı bir yanı yoktur zira Jones ailesi gerçek bir aile değil Life Image isimli bir pazarlama şirketinin çalışanlarıdır. Görevleri ise aile kılığında zengin mahallelere taşınarak müşterilerin ürünlerine “canlı reklam” yapmaktır… Ancak gerçekle yalan arasındaki çatışma bir süre sonra kendisini gösterir ve kahramanlarımız rolleriyle gerçek kimlikleri arasında sıkışıp kalmaktansa birbirine girmeyi tercih ederler…
İŞKENCE OKULU: Temcit pilavı
Tam da okulların kapandığı, mezuniyet balosu altında her türlü kepazeliğin sergilendiği bir dönemde vizyona giriyor Tormented. Malum bizim birtakım okul yönetici ve öğretmenlerimiz pek bayılır Batı dünyasının çökmüş eğitim sistemindeki yozlukları alıp bize adapte etmeye çalışmaya. İşkence Okulu böyle bir film: Justine, okul arkadaşlarından Darren Mullet’ın cenazesinde konuşma yapmaktadır, fakat onun kim olduğunu bile hatırlamadan... Arkadaşı Barney’nin evindeki partiye gitmek için Alexis onu davet eder. Justine zamanla fark eder ki Darren hayattayken kendisinden hoşlanmaktadır ve Bradley, Alexis ve arkadaş grubu tarafından tartaklanmış, aşağılanmıştır. Bradley’nin bütün arkadaşları birer birer ölü bulununca anlarlar ki Darren geri dönmüş ve maruz kaldığı aşağılanmaların intikamını almaya başlamıştır... Berbat olanı tasvir ederek anlatmakta pek sakınca görmeyen filmi sadece bizim ezik ruhlu eğitimcilerimize tavsiye edebilirim. Gidip, varacakları nokta hakkında fikir sahibi olsunlar.