|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Sınır Dışı 28 Haziran 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Selim Savaş Genç
s.genc@aksiyon.com.tr

AB rüzgârı Türkiye’nin beklediği yönden esmeye başlar mı?

Türkiye iktisadi gelişimini artan bir ivme ile sürdürebilirse, çevresinde oluşturulmaya çalışılan suni çemberi rahatlıkla kırabilir. Ankara'ya olan ilgi bizim algılarımızın ötesinde  her geçen gün biraz daha artıyor.

 

Merkezi Hamburg’da bulunan Avrupa’nın en eski ve en büyük AB derneği ‘Europa Union Hamburg’un bir konferansına davet edildim. Haftalık Die Zeit Gazetesi Ortadoğu Temsilcisi Michael Thumann’ın yönettiği ve çok keyifli geçen açık oturuma Yeşiller Partisi Federal Milletvekili Manuel Sarrazin de iştirak etti. Dünya Kupası maçlarının olduğu bir saatte düzenlenen konferansın konusu ‘Türkiye AB ilişkileri, tam üyelik mi, imtiyazlı ortaklık mı?’ gibi çok işlenmiş bir konu olmasına rağmen tarihî Müzik Müzesi neredeyse boş yer kalmayacak şekilde dolmuştu. Türkiye’nin içinden geçtiği heyecan verici değişim süreci, Ankara’ya olan ilgiyi bizim algılarımızın ötesinde  her geçen gün biraz daha artırıyor. Konferans süresinin aşılmasına rağmen katılımcıların bitmek bilmeyen soruları bu yakın ilginin en büyük göstergesiydi.

Hamburg konferansı akabinde doktora programında bir ders anlatmak için gittiğim Stuttgart Üniversitesi’nde de aynı yoğun ‘Türkiye’ ilgisini gördüm. Dersi Türkiye’den gelen misafir bir Doçent’in anlatacağı duyurulunca, salon yine oturulacak yer kalmayacak şekilde dolmuştu. Ev sahibi Prof. Fuchs kapıyı açıp gördüğü kalabalık karşısında kulağıma eğilip “Bu salonu her zaman böyle dolu görmek mümkün değil ona göre...” esprisini yaptı. Şüphesiz o canlı kitleyi oraya toplayan amil, tıpkı Hamburg’da olduğu gibi yine değişen Türkiye’ydi.

Avrupa’nın yüzde sıfır büyüme hedeflediği bir dönemde yüzde beş kalkınma hedefi olan ve ekonomik göstergeleri eski kıtaya rağmen sürekli iyiye giden bu ülke artık iktisadi verileri ile de AB’nin gündeminde. Türkiye birliğe tam üye olursa ne kaybederiz ekseninde tartışılan Ankara’nın entegrasyon süreci, ekonomik kalkınma artan bir ivme ile devam ederse, “Türkiye’nin tam üyeliği bize ne kazandırır?” çerçevesinde tartışılabilir.

Anadolu’da vuku bulan değişimi oryantalist ifadelerle ‘eski İslamcılar’ gerçekleştirdiği için ortaya çıkan değişimin de bu yönde olacağını sananlar hâlâ azımsanmayacak kadar çok. Bu noktada Türkiye’nin gönüllü antipropagandasını yapanlar ise yine ‘Şu bizim çılgın Türkler’. AK parti’nin gizli ajandası olduğunu iddia edenler muhtemelen yıllar sonra da bir türlü ortaya çıkmayan ‘gizli ajandadan’ bıkmadan, usanmadan ilk günkü gibi bahsedecekler. Muhafazakâr kökenli bir partinin Batılı değerlere Kemalistlerden fazla sahip çıkması hâlâ tam anlamı ile anlaşılmış ve hazmedilmiş değil. Bu konudaki granitleşmiş ezber hâlâ çok yönlü olarak algıları zorluyor.

 Türkiye iktisadi gelişimini artan bir ivme ile sürdürebilirse, çevresinde oluşturulmaya çalışılan suni çemberi rahatlıkla kırabilir. Brüksel’in kasalarına yük olmayacak, üreten ve asalak refleksler göstermeyen zengin bir ülkenin AB yolu her zaman açıktır. İç politikalarında Ankara üzerinden seçim kampanyaları düzenleyip, partilerini bu motivasyonla ayakta tutan Merkel – Sarkozy ikilisine rağmen açıktır.

Türkiye’nin üyeliğine karşı sert muhalefet yapan Merkel ve Sarkozy kendi ülkelerinde eskisi kadar güçlü değiller. Mart ayında gerçekleşen yerel seçimlerde partisi yüzde 40’ta kalan Sarkozy akabinde Merkel de Almanya’da en zor günlerini yaşıyor. Son kamuoyu yoklamalarında rekor seviyede düşüş yaşayan Merkel ve koalisyon ortağı Liberallerin toplamda sadece yüzde 35’lik bir desteği bulunuyor. Uzun zaman sonra ilk defa Alman Sosyal Demokratların lideri Sigmar Gabriel en çok tercih edilen liderler listesinde Merkel’in önünde yer alıyor.

SPD ile gerçekleştirdiği ‘büyük koalisyon’ akabinde tarihî koalisyon partneri Liberallerle yola devam etme kararı alan Hıristiyan Demokratlar tekrar iktidara gelme hayali bile kuramayacak kadar yıprandılar. Ağır tasarruf tedbirleri alan sağ koalisyon Almanya’nın farklı hükûmet seçenekleri üzerinde hesap yapmasını gerektirecek kadar halk desteğinden yoksun olarak yola devam ediyor. Bu koşullar altında Hıristiyan Demokratların bir kere daha ‘imtiyazlı ortaklık’ tartışmaları ile seçimlere girebileceğini hiç sanmıyorum.

Türk Dışişleri’nin yerinde olsam AB vizyonunu yakın gelecekte Almanya ve Fransa’da iktidara gelmesi muhtemel görünen Sosyal Demokratlar gerçeğine göre yeniden gözden geçirir ve tekrar vitrinde çok daha iyi görünen bir yere çıkartırdım. Avrupa rüzgârı ani değişen bir hava akımı ile Türkiye’nin istediği yönden esmeye başlayabilir. İçeride yargı eli ile önü alınmaya çalışılan değişim sürecinin itici gücü neden bir kere daha AB vizyonu olmasın? Karar alıcıların yerinde olsam, Anayasa Mahkemesi’nin çok büyük bir ihtimalle önünü keseceği referandum sürecini daha güçlü bir AB vizyonu adına sıçrama noktası olarak kullanırdım.