|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Kırılma Noktası 28 Haziran 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ali Bayramoğlu
a.bayramoglu@aksiyon.com.tr

Kürt sorununda en tehlikeli aşama...

PKK, şiddeti siyasal bir araç olarak kullanmakta, kendisi olmadan bir çözüm olmayacağını, çözümün ötesinde kendisiyle temas edilmemesi hâlinde örtülü savaşın devam edeceğini göstermeye çalışmaktadır. Terör patlamasının ana nedeni de budur.

 

Kürt meselesi üzerine, en azından bu sütunda, onlarca yazı kaleme aldık. Kimi bu sorunun çözümüne yönelik umut ve beklenti doluydu,  kimi PKK'yı yerden yere vuruyordu, kimi yazılarda siyasi beceriksizlik ve siyasi akıl eksikliği nedeniyle hükûmeti eleştirdik. Askerî bakış ve mantığı, şiddet ve nefreti hep karşımıza aldık.

Bu yazılar aslında Kürt meselesinin öyküsünü de anlatır bize.

İniş çıkışlarla, umut ve umutsuzluklarla, öfke ve tolerans arasındaki gidiş gelişlerle dolu bir öykü.

Nereden başladık?

Devlet politikalarını, Kürt sorununa siyasi bakış açısından yola çıktığımız noktayı Hasan Cemal 'Kürtler' kitabında çarpıcı biçimde anlatır:

 "1991 yılında Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş bir görüşmemizde şöyle diyordu:

'Ayaklanma safhasına girdiklerini görüyorduk. … İçeriye karşı hazırlıklı değildik. Zaten bu tür terörle mücadele bakımından da güvenlik güçlerinin yetersizlikleri vardı…' Özel teçhizat, özel kuvvet eğitimi, özel silah eğitimi, hatta bu arada suikast silahı diye bilinen Rus yapımı dürbünlü kanasların, buzukilerin serbest piyasadan temin edilmesi… Doğan Güreş paşa askerdeki tutum değişikliğine işaret etmişti. Bunu Mustafa Muğlalı kompleksinden sıyrılma diye nitelemişti…"

Sonrası malum Susurluk skandalına giden kapı açıldı…

Ve bu tür her çözüm sanısı sorunu derinleştirdi…

Açık söylemek gerekirse, siyasi iktidarın demokratik açılım girişimini bu nedenle çok önemsemiştik. Şiddetin egemen olduğu bir konuyu siyasi alana çekmek, sorun ne denli çetrefil olursa olsun, en azından sorun üzerine konuşarak, sorunun varlığını karşılıklı kabul ederek yol almak bizce bu açılımın en önemli yönüydü.

Bir süreç diyelim, bir öğrenme, farkına varma süreci…

Ama yol üzerinde iki aksilik oldu. Aslında aksilikten öte iki sert faktör birbirini besleyerek devreye girdi.

İlk faktör Öcalan ve PKK'ydı. Kürt sorununu tekeli altında tutan ve tutma politikası izleyen bu ikili demokratik açılımı ABD'yle işbirliği içinde yürütülen kendilerine yönelik, tüm bölgeyi kuşatan bir tasfiye planı olarak kabul etti.

Demokratik açılımın PKK'yı sıkıştıracağı doğruydu. Nitekim o günlerde Cumhurbaşkanı başta olmak üzere siyasi yetkililer demokratik açılımı, özgürlük alanının genişletilmesi, PKK'nın dağdan indirilmesine yönelik hamleler ve Kuzey Irak'ta Kürt yöneticilerle iyi ilişki gibi ayaklar üzerine oturtuyorlardı.

Örgüt tüm bu süreç boyunca mekanizmayı terse çevirmeye çalıştı, DTP bu yönde emek sarf etti. Demokratik açılımı pazarlık, dolaylı görüşmeler ve masaya oturma meselesine yöneltmeye çalıştı. Ve ağırlığını göstermek için şiddeti kullandı.

Bugün terör patlamasının ana nedeni, hoşumuza gitse de gitmese de kabul etmek gerekir ki, budur. PKK, şiddeti siyasal bir araç olarak kullanmakta, kendisi olmadan bir çözüm olmayacağını, çözümün ötesinde kendisiyle temas edilmemesi hâlinde örtülü savaşın devam edeceğini göstermeye çalışmaktadır.

İkinci sert faktör şüphe yok Türkiye'de siyasi iktidarın tutuk tavrıdır. Siyasi iktidar demokratik açılımı tarafsız, görüşmesiz, insansız, yani Kürtsüz bir çözüm politikası olarak kabul etti.  Hükûmetin tutturduğu yol şöyle tanımlanabilir: Muhatap olmadan, talep olmadan sadece verme, vermeyi temel hak ve özgürlükle sınırlama ve PKK'yı bu koşullarda silahsızlanmaya teşvik etme…

Bu gerçekçi olmayan bir yoldu.

Zira yine hoşumuza gitsin ya da gitmesin kabul etmek gerekir ki, Kürt sorununun çözümüne doğru yol almak iki temel koşulu kabul etmeyi gerektiriyor. Bunlardan birincisi Kürtlerle temas etmektir. İkincisi Kürt için Kürt sorununun çözümünde belirleyici unsurun Kürtlerin bir ölçüde, örneğin yerel yönetimlerin güçlendirilmesi üzerinden kendi kendilerini yönetmeleri fikrini kabul etmek, sindirmektir.

Aksi durumlar da kayba yol açmaktadır.

Nasıl?

Soruyu şöyle soralım:

Bugün Türkiye'de Kürt sorununu kim kuşatıyor, yönetiyor ya da yönlendiriyor?

Kamu otoritesi mi? Yoksa PKK-BDP ikilisi mi, hatta sadece PKK mı?

Demokratik açılımın ilk günlerinde kamu otoritesi inisiyatifi ele almış bir görüntü veriyordu, PKK'yı sessizliğe ve silahı bırakmaya itmişti, Kürt kamuoyunun beklentisi yükseltilerek PKK üzerine bir baskı kurulmuştu.

Bugün iş tam tersine dönmüş durumdadır.  PKK güvenlik güçlerine dört bir koldan saldırarak iklimi tümüyle değiştirmiş, demokrasi fikri yerini hızla güvenlik arayışına bırakmıştır. Bu çerçevede gerek Kürt sorununun gidişatıyla ilgili tanımlarda gerekse Türk siyasetindeki gerilim dozunda ne yazık ki belirleyici unsur PKK hâline gelmiştir.

Aslında fazlası var ve gerçek tehlike de o noktada başlayacak gibi görünüyor.

Fazlası şu:

PKK ipleri tümüyle eline alarak "özerklik" ilan etme niyeti taşıyor. Özerklik lafını siyasetçilerin ağzından duymaya başladık.

Bir süre önce Diyarbakır'da toplanan BDP'li 99 belediye başkanı ve il genel meclis üyeleri, belediyelerin merkezî hükûmetten tamamen bağımsız hâle gelmesi için mücadele etme kararı aldı. BDP'liler bu kararı, Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na dayandırdı.

Ardından çizgi aşıldı, aynı sözü örgüt yayınlarında, çeşitli örgüt yöneticilerinin beyanlarında görmeye başladık. Taraf Gazetesi'nden okuyalım:

"PKK'nın lider kadrosundan Cemil Bayık, yakın bir zamanda 'demokratik özerkliği' ilan edeceklerini söyledi. Fırat Haber Ajansı'na konuşan Cemil Bayık şunları söyledi: 'Eğer Kürt sorununun demokratik siyasal çözümü için tek yanlı çaba gösterdiysek, amacımız demokratik özerklik çerçevesinde bir siyasi çözüm ortaya çıkarmaktı. Bu çabaların amacı demokratik özerkliği geliştirmekti. Yani Türkiye sınırları içerisinde Türk devletiyle Kürt toplumunun ilişkilerini demokratik özerklik temelinde çözmek istedik. Türk devleti en makul çözüm olan bu yaklaşımımıza olumsuz karşılık verince bizim sorunu demokratik siyasal yöntemle ve demokratik özerklik temelinde çözme çabalarımız sabote edilmiş oldu. Onun için demokratik özerkliği şimdi kendi mücadelemizle pratikte gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Kürt sorununu demokratik özerklik temelinde yine çözeriz. Şimdi yapmak istediğimiz de budur. Yakında bunun resmî ilanını da yapacağız."

PKK'nın ipleri eline alması, sorunu yönetmesi, Kürt meselesinde da çıtayı tehlikeli noktalara çıkarması böyle bir şeydir.

Bunun anlamı tüm Türkiye için son derece ciddidir.

Kabul etmek lazım ki, bu bir sistem ve askerî nitelikli seferberlik anlamına gelecektir. PKK bir ayaklanmanın değil, bu durumda bir savaşın yansıması olacaktır.

Savaş demokrasinin tüm araçlarının zedelenmesi demektir.

Siyasete dönüş için hâlâ vakit var…