Son haber şöyleydi:
“ABD Başkanı Barack Obama, İsrail’e, ablukası altındaki Gazze’ye ‘daha iyi bir yaklaşım’ çağrısında bulunarak statükonun kabul edilemez olduğunu söyledi ve Filistin’e 400 milyon dolar yardım sözü verdi…”
Bir önceki haber:
“AP’nin haberine göre İsrail, Gazze’ye meyve suyu, kurabiye ve baharat gibi gıdalar üzerindeki kısıtlamaları hafifletti…”
Filistin sorunu elbet çözülmedi.
Ama önemli adımlar atıldı.
Can bahasına da olsa Mavi Marmara seferinin, hükûmetin kararlılığının açtığı sonuç bu…
Elbet daha fazlası var.
Açıktır ki dünya kamuoyları Japonya’dan Küba’ya, Fransa’dan Amerika’ya kadar harekete geçti.
İsrail’in vahşeti görüldü.
Gazze’deki ablukanın kabul edilemez ve sürdürülemez olduğu ortaya çıktı.
En önemlisi, risklere rağmen Ortadoğu’da barış ve istikrarı zorlayabilecek yeni bir sayfa açıldı.
Bu sayfa, hiç şüphe yok, Türkiye’nin Ortadoğu denklemine dâhil olmasıdır.
Bu durum İsrail’i, Musevi lobisini, İsrail’e yakın politikalar izleyen ABD yönetimini rahatsız ediyor. Türkiye’nin Ortadoğu’da boy göstermesi sadece denkleme girmesi değil, aynı zamanda denklemi değiştirme ihtimalinin bulunmasında kaynaklanıyor çünkü.
Nitekim ABD gazeteleri ve gazetecileri, Türk politikasını bombardımana tutuyor, Erdoğan hükûmetinin bir sorun olduğunu, Türkiye’yi Batı ittifakının dışına taşıyacağını söylüyorlar.
Bu tür yorumlar, yorumcuların politikasını göstermesi bakımından önemlidir; ama gerçekleri yansıtma itibariyle anlam taşımazlar.
Nitekim Türkiye ve mevcut siyasal iktidar, ilk kez böyle bir suçlamayla karşı karşıya kalmıyor. Irak işgalindeki tezkere tartışmalarında, hükûmetin Suriye politikasında, İran’la ilişkilerinde de bu tür ithamlarla karşı karşıya kalmıştı.
Ama tezkere konusunda Ankara’nın ne denli akıllı bir tutum aldığı, Suriye’yi elinden tutup Batı düzeniyle temas ettirdiği ve bir çatışma unsuru olmaktan çıkardığı zamanla ortaya çıktı. İran konusunda izlenen yol da bu konuda tek diyalog ve uyum imkânını sundu dünyaya…
Bize şu açık:
Bugünün Türkiye’si, ne soğuk savaşın ne de 1990’ların edilgen ve titrek ülkesi…
Türkiye, Bush deneyimi yaşadı, ardından Obama’nın farklı ABD’siyle uyum sağladı, Kürt politikasından AB’yle ilişkilere kadar siyasi kararlarda esnekliği öğrendi, çıkarlarına ve koşullara göre hızla politika üretmeyi başardı, en önemlisi inanılmaz bir reform süreciyle ekonomik ve siyasi açıdan istikrarlı hâle geldi.
Bunu Erdoğan politikaları ve Erdoğan duruşu sağladı.
Sık söylüyoruz, tekrar edelim.
Bir süredir öz güveni yüksek, hem Batı’nın hem Doğu’nun hassasiyetlerinin farkında bir siyasi elit tarafından yönetilen, ekonomik ve siyasi açıdan gelişen, geleceğini bölge istikrarında gören ve bunu sağlamak için aktif ve cesur dış politik hamleler yapan, böyle oldukça da güçlenen bir Türkiye var ortada.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni imajını ve İsrail karşısında haklı olarak yürüttüğü politikayı böyle anlamak gerekir.
Gerisi lafı güzaftır.
Ama elbet bu genel tespit, olanı ve muhtemel gelişmeleri kestirmek için yeterli değil.
Bir üçüncü göze başvuralım…
Türkiye’nin AB’ye girmesini destekleyen ve önemli bir Fransız gazeteci olan Bernard Guetta’nın Fransa’nın Liberation Gazetesi’nde geçen hafta önemli bir makalesi yayınlandı.
Durumu şöyle tanımlıyordu Guetta:
“Bir hamle, Ortadoğu’nun tüm manzarasını değiştirdi. Bundan böyle Arapların kalpleri NATO üyesi, büyük bir ekonomik patlama yaşayan, AB’ye üye adayı Türkiye için çarpıyor ve çarpacak…”
Yazısının başlığı da ilginçti:
“Haydi Erdoğan, bir gayret daha…”
Dediği özetle şuydu yazarın:
“Türkiye’nin Ortadoğu’ya girişi, aynı zamanda demokrasinin girişidir. İsrail’i imha etmeyi siyasi hedef ilan eden İran diktatörlüğünün sesi yerine çözümün, şiddet karşıtı siyasetin ve hukukun sesi çıkıyor. Filistin davasını demokrasi üstleniyor…”
Guetta’ya göre, bu durum tüm dengeleri altüst etmiştir.
Bir kere İran karşısında siyonist partilere oy verilmesi bir soru hâline dönüşmüştür. ABD ve Avrupa’nın bu durumu İran’ın tutumundan ötürü sindirmek durumunda kalmaları bir kural olmaktan çıkmıştır. Dünya Gazze’deki ablukayı bu yolla görmüş, Araplar şiddet dışı yolun gücünü hissetmişler, İsrailli muhalifler harekete geçme imkânı bulmuşlardır.
Türkiye’nin başarılı olması, Ortadoğululaşmadan demokrat rolünü oynamasında yatar ve mümkündür…
Önemli bir analiz bu…
Türkiye’deki pek çok yorumcunun göremediğini görmektedir.
Ve gerçekçidir…
Zira Türkiye’nin siyasi öyküsünde yeni bir sayfa açıldığına şüphe yoktur…
Türk-İsrail ilişkileri, İran’ın nükleer sorununun gölgesine de giren Türk-ABD ilişkileri ve Türk-Hamas ilişkileri, yeni sorular, yeni sorunlar ve yeni durumlar vaat etmektedir.
Korkmadan üzerine gitme zamanıdır.
Durmak, kaybetmeyi ifade eder…
Yeter ki siyaset ve hukuk yolunun dışına çıkılmasın…
Fethullah Gülen’in çıkışı…
Farkında mısınız bilmem; ama asabiyetin yükselmesine karşı duruşu, hükûmetin dışındaki sesi, dindarların hassasiyetiyle ilgili farklı ve doğru tutumu ortaya koyan ve yapılması gereken çıkışı o yaptı.
Hamasçı, sert, radikal ve çatışmacı bir görüntünün oluşmasını da kullanılmasını da başından itibaren engelledi.
Bu önemlidir.
Ve yukarıdaki tahlilin tam üzerine oturmaktadır.
Fethullah Gülen’in yaptığı açıklamanın merkez medya tarafından didiklenmesi, İslami kesimin yarılması olarak yorumlanması, sahte ve anlamsız oldu.
Türkiye, Müslüman ülke, dinî hassasiyeti yüksek kesimlerin her yerde var olduğu bir ülke. Bu ülkeyi anlamak isteyen yerli-yabancı gözlemci ve gazeteciler, bu durumun arkasındaki yapıyı da öğrenmek zorundalar.
Yeni başlayanlar için bir daha altını çizelim:
Türkiye’de 90’lardan itibaren İslami hareketin dokusu iki parçalı hâle gelmiştir.
Birinci parça; ferdiyetçi bir İslam anlayışı, devletçi bir bakış açısını vazeden ve seçkinci bir yapı üreten gruplardan oluşur. Burada insan, “kimliği”yle değil, “özüyle”, “aşkın” yönüyle tanımlanmaktadır. Toplumsal niteliğini benzerleriyle dayanışması içinde bulan bir fert anlayışı söz konusudur. Zımni bir şekilde olsa da, tüm bir toplum ve millet adına devlet eliyle varlık, güç ve etkinliği vaz’eder bu anlayış.
İkinci parça ise hızlı göçle aktörleşen, deruni İslami niteliği zayıf, ama İslami temsil talebi güçlü bir kesimdir. Kimlikçi bir İslam anlayışını vazeder; tek tek bireylerin değil, toplumun olabildiğince İslamileşmesini öngörür; bireyden topluma değil, toplumdan bireye ulaşmayı benimser. Ahlak ve yaşam biçimi gerilimi ile yaşam alanı kavgası içinde siyasileşir ve bu çerçevede toplumsal niteliğini hassasiyetle yeniden kurduğu ve oluşturduğu “verili kimlik”den alır.
Bu topraklarda galebe çalan her zaman ilk parça olmuştur…
Zira gerilim karşıtlığını, değişimi ve muhafaza etmeyi temsil etmektedir.
Gülen’in sözlerini buradan okumak gerekir.