Dubai, dünyanın en yüksek binasına ev sahipliği yaparak tarihe geçti; geçen hafta gazeteler bu haberi şâşaa ile duyurdular. Yazılanlara göre Dubai Burcu (Burj Dubai) adı verilen bina 95 km uzaktan görülebiliyormuş, 160 katı varmış ve tam 800 metre yüksekliğindeymiş. Açılıştaki havai fişek, ses, su ve lazer gösterileri ballandırılarak tafsil ediliyor.
Kulenin fotoğrafını gördüm, içim karardı. Ben ki, dördüncü kattan sonrasını fuzûlî gören, insâni bulmayan bir bakış açısına sahibim. Birtakım çok zengin Körfez prensinin 4 milyar dolar para harcayıp göğe doğru diktirdiği kuleye hiç katlanamam.
Yüksek şeyler icabında elbette yapılabilir, fabrika bacasıdır, köprü ayağıdır, anlaşılır bir izahı vardır ama binanın dört kattan sonrası beşerî ölçüleri zorlamaya başlar; bulunduğu mahaldeki hava cereyanlarını engeller, gözü yorar ve dört kattan daha yüksek yapılmış binaların, daha çok rant üretmek gibi bir maksatla inşa edildiği mânâsı çürük diş gibi sırıtır. Ticarete elverişli olabilir, sahibine çok para kazandırabilir, teknik açıdan büyük başarı sayılabilir; bunların hiçbirini önemli ve anlamlı bulmuyorum. Tabii sınırları zorlayan her bina ve her şey benim için insanın kendine ve kendi nefsine zulmetmesi mânâsına geliyor.
Binaların da tıpkı masa gibi, iskemle gibi, çatal, kaşık, ayakkabı gibi tabii boyutları vardır ve öyle olmalıdır; Batı dillerinde bu ölçeğe "ergonomi" diyorlar. Ergonomi önceleri iş verimini yükseltmek için insanla çalışma ortamı arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi, iyileştirilmesi maksadına yönelik, "verimlilik" anafikirli bir kavram iken şimdilerde eşya ve mekânın tasarlanmasında insanların maddi ve manevi özelliklerinin hesaba katılması gibi daha geniş ve elbette daha insâni bir mânâ düzlemine oturmuş bulunuyor.
Yüksek binaların ergonomiye meydan okuması bir tarafa, ben kendi itiraz sebeplerimi tamamen farklı bir nokta-i nazarla şöyle izah edeceğim.
FİRAVUN HÂMÂN'A "BANA YÜKSEK
BİR BİNA YAP" DEMİŞTİ
Kur'an-ı Kerîm'in Mü'min Sûresi'nin 36-37. âyeti son derece ilginç bir hâdiseye atıfta bulunuyor; meâli şöyle:
"Firavun dedi ki: 'Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki ben o sebeplere (yollara) ulaşabilirim. Göklerin sebeplerine ulaşabilirim de, Musa'nın İlâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum.' İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar."
Firavun (Ki bu genel isimle anılan kişi her kimse! Tarihî kimliğinin burada hiçbir önemi yok, çünkü Firavun, Hazreti Musâ'yı tekzib eden devrin en güçlü ve zalim kişisidir) burada Hazreti Musâ'nın Rabbi ile kendisini mukayeseye kalkışarak veziri Hâmân'a ironik bir emir veriyor; bu emir, Hâmân'ın yüksek bir bina (sarh / köşk, saray, yüksek bina) yapmasıdır; Firavun bu binanın tepesine çıkarak göklerin sebeblerine (Esbâbü's-semâvât) erişmeyi, yani ancak Allah katında bulunan bilgiye erişmeyi ümid ederken, alaycı bir dille bahsettiği "Musa'nın İlahı"na da orada, o yükseklikte rastlamayı düşündüğünü imâ ederek şöyle diyor: "Ben onu, yani Musa'yı yalancı sanıyorum."
Bu hadise Kasas Sûresi 38. ayette tekrar edilmiştir: Firavun yine huzurunda kendine Hak Dini tebliğ eden Hz. Musa ve krallığın ileri gelenlerinin (Mele') bulunduğu geniş bir mecliste konuşuyor ve kendi ilâhlığını kabul etmeyen Hazreti Musa'ya hitab ediyor: "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân, haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule, bina ( sarh: Cihannümâ, kasr-ı âli) yap ki, Musa'nın İlâhına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir."
HÂMÂN, EN ESKİ MÜTEAHHİT MİYDİ?
Hâmân kimdir peki? Bazı rivayete göre Firavun'un veziri, bazısına göre devrinin en büyük mimarı veya yapı tasarlayıcısı. Bazı müfessirlere göre Firavun'un yapılmasını istediği yüksek bina Bâbil Kulesi'dir fakat bu varsayımın zayıf olduğu anlaşılıyor; eğer o kule yapıldı ise, Babil yerine Mısır'da bulunması ve galip ihtimâlle bir piramit olması daha akla yatkın görünüyor. Yapılmış olsun veya olmasın, o kulenin, yüksek binanın, sarayın, köşkün, Firavun'un iddiasını desteklemeye yetmediği âşikâr fakat aynı derecede âşikâr bir nokta daha var: İnsanlar, tâ Firavun'dan beri (Ki Firavun'u burada bir timsâl, bir sembol olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır) Göklerin sebeplerini, yani Allah katındaki bilgiyi, her şeyin bilgisini, mutlak bilgiyi elde etmek için didinip istek gösteriyorlar ve bu hiç de alkışlanacak bir azim derecesi değildir, zirâ insanın ilâhlaşmak, ilâh gibi olmak hırsına işaret ediyor; oysa ki, "Size bilginin çok az bir kısmı verilmiştir" (İsrâ, 85), "Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar." (Bakara, 255).
Yani Hâmân, ne kadar ateşe dayanıklı sağlam tuğlalar pişirip gökyüzüne doğru yüzlerce kat boyunca yükselen bir bina inşa etse de, Firavun her ne kadar bu irtifâlara yükselip, "Bakalım etrafta ne var, Musa'nın Rabbi buradan görünüyor mu?" diye kendince şakayla karışık ilmî araştırmalarda bulunsa da, hakikatte aradığı şey yükseklerde ve yüksek binaların tepesinde değildir; Firavun veya insan veya seküler dünya görüşüne sahip "ilimsici" (Scientist) bilim adamı için insânî, beşerî (ve özellikle ergonomik) boyutları yıkarak kazanabilecek bir mesafe bulunmamaktadır. Allah'ın hakikati, bilimle erişilecek bir menzilde değildir; belki ancak bilimle hissedilip anlaşılabilecek bir mahiyettir.
Böylece yüksek yüksek binalar yaptırmak arzusu, mimari bir hüner, bir mühendislik harikası, başarılı bir ticari hamle gibi sıradan maksatların çok ötesinde insanın yeryüzündeki ontolojik yeri ve kapasitesinden sızlanıp durduğu bir aşırılığın sembolü hâline geliyor.
FİRAVUNUN TIRNAK İZLERİ
Dubai Burcu'nun sahipleri, petrodolar Körfez milyonerleri veya onların Batılı ortakları, kimbilir hangi vicdanları kanatarak ve kimbilir kaç bin doyurulması gereken fukaranın rızkından keserek yukarıya doğru yükseltmekle gurur duydukları o en yüksek binayı, Firavun gibi Allah'a meydan okumak için mi yaptırdılar bilemeyiz; böyle çirkin bir mânâyı murad etmedikleri zannolunur fakat bu ve bu gibi binaların duruşu, varlığı bile vicdana aykırıdır. Biz rızkımızı ve ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yeryüzüne yayılarak arayıp bulmalıyız, tabiatı zorlayarak değil; aşırılıkları sınamak insanın tabiatını bozuyor ve onu azgınlaştırıyor.
Yeryüzünü tehdid eden küresel felaketlerin kaynağına şöyle bir göz atınız; hepsinde beşerî boyutunu ve güzelliğini unutarak azgınlıktan köpürmüş o galiz Firavnî ruhun tırnak izlerini göreceksiniz!