Bu satırların kaleme alındığı dakikalarda Türkiye, önceleri tren istasyonlarında etkisi hissedilen bir günlük memur eylemini yaşamaktaydı. Bayram arifesine denk gelen günlerde makinisti eylem yapan trenlerde kalan yolcuların komik hâlleri basında hayli yer buldu. Hükûmet eylemin kanuna aykırı olduğunu söylerken, eylemci sendika liderleri grevin anayasal hak olduğunu ileri sürdü.
Evet, Anayasa’nın 53. maddesine 1995 senesinde konulan ek, Türkiye’de kamu görevlilerinin işverenle, yani devletle “toplu görüşme” yapmasına imkân veriyor; fakat bu ilâvenin getirdiği müeyyide muğlaktır. Bu düzenlemeye göre görüşme sonunda mutabakat sağlansa da sağlanmasa da netice bir tutanakla Bakanlar Kurulu’nun “takdirine” bırakılıyor. Sendikacılar ise gerektiğinde genel greve gidebilme haklarının, 53. maddeden değil, Anayasa’nın 90. maddesi hükmüne dayandığını ileri sürüyorlar: 90. madde, usulüne göre yürürlüğe girmiş milletlerarası anlaşmaların kanun hükmünde sayılması gerektiğini, bu anlaşmaların ayrıca Meclis onayına sunulmasının gerekli olmadığını öngörüyor. İşte bu çerçevede Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütü, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi ile karşılıklı akdettiği ve TBMM’nin onayladığı temel hak ve hürriyetlere ilişkin 8 insan hakları sözleşmesinin, genel grev hakkını da ihtiva ettiği ileri sürülüyor.
Öyle anlaşılıyor ki, kamu çalışanlarının genel grev ve toplu pazarlık hakları henüz kâğıt üstünde durmaktadır.
KAMU SENDİKALARINA ÜYE
OLMADIM; ÇÜNKÜ…
Ben 25 sene kamu hizmetinde bulundum. Bu süre zarfında yaptığım işle aldığım ücret arasında bir denklik olup olmadığı konusu zihnimi hemen hiç meşgul etmedi. Bunun birkaç sebebi vardı; ilki, 2547 sayılı kanuna göre (Yüksek Öğretim Kurumu’nun dayandığı temel kanun) taşra üniversitelerinde görev yapan akademik personele, büyük şehirlerdeki denklerine oranla daha yüksek bir ücret verilmesiydi; ikinci sebep ise yaptığım işin, esasen bütün ömrüm boyunca yapmayı düşündüğüm ve sevdiğim işle örtüşmesi, üst üste gelmesiydi.
Bu durumu şöyle açıklayabilirim: Meselâ aileden çok zengin biri olsaydım ve ailemin birikimi benim hiç çalışmadan geçinmeme kâfi gelmiş olsaydı bile ben yine aynı işi yapacak, okuyacak, yazacak, düşünecek ve zaman zaman fikirlerimi sadece yazıyla değil, sesle de ifade etme ihtiyacını duyacaktım. Üniversiteye adım attığım gün, işverenim sıfatıyla devlet bana bu imkânı -üstelik maaş vererek- sundu ve ben, hiç de şahsi bir ayrıcalık taşımayan bu jeste bütün mesaim boyunca minnettar kaldım; hâlâ minnettarım. Yakın çalışma arkadaşlarım şahittir; maaşımdan hiç şikâyetlenmedim, tam aksine her maaşımda, devleti kandırmışım, hakkımdan fazla ücret almışım hissine kapılmaktan kurtulamadım. Bugün aydan aya Ziraat Bankası hesabına yatırılan emekli maaşını alırken, aynı karmaşık hisleri yaşıyor ve kendime şöyle soruyorum: “Ben ne kadar önemli ve vazeçilmez nitelikte bir hizmet yapmış olabilirim ki devlet ölene kadar maaş ödeyip duruyor bana?”
Yukarıda belirttim, benim memuriyetim gerek ücret, gerek çalışma şartları bakımından tatminkâr bir pozisyonda cereyan etti ve verdiğim örnek, Türkiye’deki kamu çalışanları için kesinlikle örnek teşkil etmez. Ne var ki çalışma hayatım esnasında benden daha iyi durumda oldukları hâlde durumlarından yakınan insanlara çok şahit oldum.
MEMUR OLDUĞUN GÜN
HAYATIN KURTULMUŞTUR
Devletin beni işe aldığı gün, aynı görevi -belki de benden daha iyi derecede- yerine getirebilecek başka insanlar, adaylar da vardı; ben o göreve üstün meziyetlerim sebebiyle gelmedim; devlet bana iş teklifinde bulunmadı; bilakis ben, devletin iş ilanına müracaat ettim. Bunu hiç aklımdan çıkarmadım ve bundan 7-8 sene kadar önce memur sendikalarının üye toplamak için oda oda dolaştığı günlerde, “gel sendikamıza üye ol” diyen arkadaşlara, bu fikirlerimi anlatmaya çalıştım. Onlara dedim ki, “Devlet, beni işe aldığı günden itibaren bana 65 yaşımın son ayının son gününe kadar iş garantisi vermiş; hastalık hâlinde bana ve ailemin üyelerine tedavi, bakım, ilaç vesaire gibi hizmetler vermeyi de tekeffül etmiş. Sadece beş yıl çalıştıktan sonra ölüm veya maluliyet hâlinde geride kalanlarıma bir miktar maaş ödemeyi de garanti ediyor ve üstelik bu esnada işimi iyi yapıp yapmadığımı da pek merak etmiyor. Görev yaptığım esnada bana tanıdığı memur ayrıcalıkları ise cabadandır. Ben böyle bir işvereni başka hiçbir yerde bulamam ve bu şartlarda bir sendikaya üye olmak beni ilgilendirmiyor, kendimce doğru bulmuyorum.”
MEMURİYETİ İŞ SAHİBİ OLMAYA
TERCİH EDEN TORNACININ HİKÂYESİ
Biliyorum, sendikacılar kızacaklar ama ben hâlâ böyle düşünüyorum; çünkü Türkiye’de kamu hizmetinde bulunmanın, ekonomik durum ortalamasına göre âhım-şâhım bir gelir vaad etmemesine rağmen dünyanın en yüksek garantili işlerinden biri olduğunu biliyorum. Vaktiyle sanayi çarşısında bir dükkân kiralayıp borç harç torna tezgahı edinen ve kendince bir iş kuran biriyle konuşurken bu gerçeği fark etmiştim. “İşlerin nasıl?” sorusuna şöyle cevap vermişti: “Tadı yok, bir sürü sorumluluk var başımda; kira veriyorum, Bağ-Kur primi ödüyorum, vergisi, muhasebesi, elektriği, suyu, telefonu ayrı dert; her an işimin başında durmam lazım, gecem gündüzüme karışıyor. Kârlı olabilir ama zarar riski de çok. Filan kurumda yardımcı hizmetli kadrosu açılmış, müracaat ettim, şimdi bir torpil arıyorum; bulursam anında hademeliğe geçeceğim.”
‘Niçin?’ diye saf saf sorunca, “Ooo abi” dedi, “Garanti iş bir kere. İşe girdiğin andan itibaren günlük mesai dışında hiçbir şey düşünmene gerek yok. Sen hep alacaklı oluyorsun, devlet hep borçlu, verecekli oluyor ve devletin sana borcu hiç bitmiyor. İşten atılma, zarara uğrama derdin yok. Bir sürü resmî tatil günü, cumartesi-pazarın var mis gibi. Üstelik burada çalıştığımın dörtte birini bile çalışmam; görüyorum çalışan arkadaşları…”
“İNCE YANI…”
O zaman anladım ki Türkiye’de memurluğun öteki yüzü, bir sosyal istihdam projesidir; işsizlikle mücadele etmenin bir başka yoludur ve bu bir Türkiye gerçeğidir. Bugün, tahminen yardımcı hizmetli kadrosunda memuriyetine devam eden o eski tornacının hâlinden memnun olup olmadığını elbette bilemem fakat kuvvetle tahmin edebilirim ki, “Kaç kuruş para veriyorsunuz ki kaliteli hizmet bekliyorsunuz!” diye yakınanlardan biri de odur. Doğrudur, devlet memuruna tatminkâr ücret vermiyor, veremiyor ve orta vadede -üzerimize sihirli bir değnek dokunmadıkça- memur şikâyetlerinin sona ermesi de beklenmez.
Memurların sendikal örgütlenmesine ve toplu iş görüşmesi yaparak ücretlerini artırma mücadelesine elbette ki karşı değilim; karşı olduğum şey, genel grev ve sendikal mücadele tarzının, insaf ve adalet duygusunu iptal ederek insanların zihninde bir sabit fikir, sihirli bir formül hâline gelmesidir. Elbette ki kötü misâl emsâl tutulamaz ama bugün ülkemizde çok yüksek bir işsizlik oranı yaşanıyor. Üniversite mezunu gençlerimiz, hayatlarına parlak bir kariyer yapmak beklentisiyle attıkları ilk adımda bırakınız asgari ücret şartlarını, ondan çok daha düşük, hatta haftalık harçlık tarzı basit ücretlerle iş bulabildiklerinde kendilerini şanslı sayıyorlar. Bazı işyerleri, prim ödedikleri gençlerin çoğunu kısa sürelerle bordrolarına “girdi-çıktı” işlemi yaptırarak muhtemel tazminat haklarını boşa çıkarma manevraları yapıyorlar; iş saatinde gösterilen sınırların çok ötesinde angarya türünden fazla mesailer ve hiçbir iş garantisine sahip olamama da bu kötü şartların cabasını teşkil ediyor. Buna mukabil özel sektör işyerlerinde sendikal hareket neredeyse yerlerde sürünürken, kamuya bağlı işyerlerinde fiyakalı genel grev gösterilerinden geçilmiyor.
Yoksa hepimiz aynı geminin yolcuları değil miyiz?