|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
DOSYALAR

Bu vaziyet bana çok ağır geliyor

30 Aralık 2013 / İDRİS GÜRSOY
Said Nursi’ye ‘Padişah gibi yaşıyor’, ‘Siyasi bir gaye güdüyor’ denmiş, beraat kararlarına rağmen ‘tarikatçılıktan’ yeni davalar açılmıştı. Bediüzzaman, seyahat hürriyeti de engellenince, “Bu vaziyet bana çok ağır geliyor” diye sitem etmişti.

‘Bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak gezerken Ankara’dan gelen bir emirle, ‘Şimdi evinden dahi çıkmayacaksın.’ denilmesi bir haps-i münferit hükmündedir. Otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet bana çok ağır geliyor…’ İfadeler, Bediüzzaman Said Nursi’nin 12 Ocak 1960 tarihli, İçişleri Bakanı Namık Gedik’e yazdığı mektupta geçiyor.

Türkiye’nin aşina olduğu fişlemeler, görevden almalar ve kara propaganda yöntemleri Bediüzzaman’ı da son nefesine kadar rahat bırakmadı. Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti (DP) iktidarının son döneminde Bediüzzaman Said Nursi’ye Tek Parti dönemi muameleleri tekrar yaşatılmıştı. 1 Ocak 1960’ta Ankara’da İçişleri Bakanı Namık Gedik başkanlığında emniyet müdürlerinin katıldığı toplantıda, gece yarısına kadar Said Nursi konusu görüşüldü. Gedik’e, Nur talebelerinin faaliyetleri ile ilgili raporlar sunuldu. Bütün davalardan beraat etmiş Said Nursi hakkında yeni bir dava açılmasına karar verildi. Konuyla ilgili açıklamada; “Said Nursi ile temas edenlerin sosyal mevkileri ve durumları gözden geçirilmiştir. Son zamanlarda faaliyetleri artan mürtecilerle ilgili hükümetin sert kararlar almasına karar verilmiştir.” deniyordu.

Gedik’i Said Nursi’yi ‘düşman’ ilan etmeye götüren sürecin öncesi vardı. 1958’de Nazilli’de iki Nur talebesinin risaleleri dağıttığı için gözaltına alınmasından sonra Said Nursi aleyhinde bir kampanya başlatıldı. Bazı gazeteler kullanılarak, ‘Padişah gibi yaşıyor’, ‘Siyasi bir gaye güdüyor’, ‘Tarikat kuruyor’ gibi kara propagandalar yapıldı.

Peki, DP döneminde Said Nursi ve talebeleri ne tür komplolarla karşılaştı? Said Nursi’ye yapılan baskılar DP teşkilatlarında nasıl yankılandı? Devletin gizli belgelerinde bu soruların cevabı var.

1950’de seçimle işbaşına gelen DP ezanı aslına çevirdi. Ülkede hürriyet havası esti. Risale-i Nurların basım ve dağıtımı önündeki engeller nispeten kalktı. DP’nin bazı icraatları Bediüzzaman tarafından övgüyle karşılandı. Değişik vesilelerle Adnan Menderes hükümetine tebrik ve iltifatlarda bulunuldu. Said Nursi, 25 Aralık 1959’da, “Ankara’ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyete ciddî taraftar Dâhiliye Vekili Namık Gedik’i görmek ve İslâmiyet’in kahramanı olan Adnan Bey’e ve Tevfik İleri gibi mühim zatlara bir hakikati söylemektir.” diyordu. Said Nursi, Menderes ve arkadaşlarını devletin içinde yuvalanmış komitelerin yönlendirdiğine inanıyordu. Bazı endişeleri vardı. DP’nin geleceğini dinî hizmetlere destek vermesinde görüyordu: “Madem Risale-i Nur hakiki asayişi temin ediyor, madem Demokratlar büyük bir kuvvete muhtaçtır ve komünistlik gibi dinsizliğe dayanıp karşı koyan bir iktidar partisidir. Madem her camide dershaneler açılmış bazı müfrit eyyamcıların bahanelerine bakılmaksızın Risale-i Nur derslerini teşvik etmek lazım ve elzemdir.”

1954’te DP ikinci defa seçimi kazandı. Ancak 1955’te toplanan fiş komisyonu Bediüzzaman’ın A fişinde kalmasına karar verdi. Said Nursi ve talebeleri adım adım takip ediliyordu. 1957 seçimlerinden sonra baskılar iyice arttı. Muhalefet ve basın, DP’yi irticaa taviz vermekle suçluyordu. İsmet İnönü, Meclis kürsüsünden Risale-i Nurların basım ve dağıtımının yapılmasına izin verilmesini şiddetle eleştiriyordu. DP’de bazı milletvekilleri ile tek parti döneminden kalan asker-sivil bürokratlar da Risale-i Nur talebelerinin faaliyetlerinden rahatsızdı. Mahkeme kararlarındaki beraatlere rağmen ‘tarikatçılık’ iddiaları yine gündeme getiriliyor ve yeni davalar açılıyordu. 1955’te Samsun’da bir gazetede çıkan mektup dava konusu yapıldı. Said Nursi hastaydı, doktor raporuna rağmen duruşmaya çağrıldı. İstanbul’a kadar gelebildi.

1958 yılında Nazilli’de bir komplo kuruldu. Risale-i Nurları köylerde tanıtmaya çalışan Nur talebeleri gözaltına alındı. Eş zamanlı olarak gazetelerde yalan haberler yayımlandı. Said Nursi’ye; ‘Padişah gibi yaşıyor, gelen yardımlarla geçiniyor, siyasi gayesi var’ iftiraları atıldı. Nazillili Nur talebeleri Menderes’e mektup yazarak olayın içyüzünü anlattılar, asılsız iddialara cevap verdiler ve; “Bizi zalimlerin suikastları ile baş başa bırakmayacağınızdan eminiz.” dediler.

26 Nisan 1958’de Ankara, İstanbul ve Isparta’daki Nur talebelerinden 10 kişi toplanarak Ankara Cezaevi’ne hapsedildi. Risale-i Nurlar toplatıldı. 11 Ocak 1960’ta Said Nursi’ye seyahat yasağı geldi, radyodan okunan hükümet bildirisi ile Emirdağ’dan çıkmaması istendi. Bediüzzaman ve talebelerinin peşine polis takıldı. Az da olsa kamuda görevli memurlar fişlendi, Nurcu olduğu tespit edilenlerin görev yerleri değiştirildi.

1959’un son günlerinde Emirdağ’dan otomobille Eskişehir’e giden Said Nursi’nin şehre girmesi polis tarafından engellendi. ‘Onlara, emir Ankara’dan mı, Eskişehir’den mi?’ diye sorması sebepsiz değildi. Said Nursi, savcılar ve polislerin başkentten emir alarak hareket ettiklerini biliyordu. “Şahsıma bu muameleyi yapanlara hakkımı helal ediyorum.” derken, Risale-i Nurları engellemeye çalışan Ankara’daki komitelere karşı mücadelesinden bir an geri durmadı.

‘Siyasi gaye iddiası, gaddarlık, yalancılık’

Demokrat Parti’nin hukuka aykırı mecburi ikamet kararına teslim olmuyor, ziyaretlerini sürdürmeye çalışıyordu. En büyük gerginlik Ankara’nın kapısında yaşandı. Çiftlik kavşağına kadar gelen Bediüzzaman’ı polisler şehre sokmadı.  “Ben bu kararı dinlemiyorum. Binlerce talebem beni Ankara’da bekliyor. Ben Ankara’ya gideceğim.” sözleriyle sert tepki gösterdi. Polislerin saygılı tavrı ve ikna edici konuşmalarıyla  hadiseyi büyütmemek adına geri dönmeyi kabul etti

Anadolu’da hayal kırıklığı yaşanıyordu. Rüzgâr tersine dönmüştü. Said Nursi, Risale-i Nur talebeleri ve DP teşkilatlarından Ankara’ya mektuplar, telgraflar yağmaya başladı; DP hükümeti uyarılıyordu. Adnan Menderes’e duacı ve destekçi olan Nur talebelerine baskıların durdurulması isteniyordu. Tek parti dönemini hatırlatan hukuk dışı baskıların en başta Demokratlar’a zarar vereceği dile getiriliyordu. DP Afyon Emirdağ teşkilatı, Ankara’ya çektiği bir telgrafta, “Hayatı inziva ile geçen ve bir iki hizmetkârı; iki üç has dostu ile uhrevi konuşmasından başka kimse ile temas etmeyen Bediüzzaman’a yapılanlar, ‘Demokrat hükümeti’ Nur talebelerine muarız gösteriyor. Milletvekilleri seçiminde (1957) Risale-i Nur talebeleri partimize müzahir olduklarından muhalefet mensupları Demokrat iktidarı İslamiyet aleyhinde göstermek ve dindar halkı partimize küstürmek suretiyle kendileri lehine zemin hazırlamak gayesini güdüyorlar.” deniyordu. Bediüzzaman’ın yakın talebesi Emirdağ İlçe Başkanı ve bütün yönetim Başbakan’ın emriyle görevden alındı. Gerekçe çok inciticiydi: İrticai faaliyet.

Said Nursi de Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’e yazdığı mektuplarda Nur talebelerinin sulhun teminatı olduklarına dikkat çekiyordu. Devlet içinde dinî gelişmelerden rahatsız bazı komitelere karşı Demokratları ‘Oyuna gelmeyin’, diye uyarıyordu. 27 Mayıs öncesi Namık Gedik’le görüşmesi için Ankara’ya gönderdiği talebeleri açıkça, ‘Darbe geliyor’ uyarısı yaptı. Ancak mektuplar, telgraflar ve ziyaretlerdeki ikazlar DP’den kabul görmedi, bir duvara çarpıp geri döndü. Said Nursi’nin, Eskişehir’e giden aracını polis yolda çevirdi. Oteline baskın yapıldı.

Darbeye kadar Adnan Menderes hükümetine bağlı görülen devletin istihbarat birimleri ve bürokratları, 27 Mayıs 1960 sonrası darbe yönetimine Menderes’in yargılanmasında kullanılması için raporlar hazırladı. Dönemin istihbarat teşkilatı MAH ve Emniyet’in belgeleri Yassıaada’ya sunuldu. Başbakan’ın emrindeki MAH Müsteşarı Ziya Selışık imzalı metinlerde Adnan Menderes,  ‘Düşük’  ve ‘Sakıt’ diye nitelendirildi. Dosyalarda Nur talebelerine ait mektuplar, bildiriler de bulunuyordu. Nur talebeleri, Bediüzzaman Said Nursi’nin siyasi gaye için çalışıyor iddialarına “Bu gaddarlık ve yalancılıktır.” diyordu.

27 Nisan 1958 tarihinde, gece yarısı Ankara Kızılay, Bakanlıklar, Anafartalar ve Cebeci semtlerinde bazı evlere dağıtılan bir bildiri de MAH dosyasında yer alıyor. İddiaya göre, bildiriler DP’li Celal Yardımcı’nın kardeşi Latif Yardımcı’nın matbaasında basılmış. Bazı gazetelerin Nur talebeleri ile ilgili iddialarına cevap veriliyor: “Bazı muhalif gazetelerin Risale-i Nur talebelerine -tekrar- ‘Tarikat kurmuşlar’ ithamını yaptıklarını gördük. Bunun hakikatle hiçbir alakası yoktur. Bu husus, Risale-i Nur davasını gören ona yakın ağır ceza mahkemesinin kat’iyyet kesbetmiş kararlarıyla sabittir. Hem tarikata dair en küçük bir emareye (vaktiyle müsadere edilip sonra bilakaydüşart sahiplerine iade edilen) Risale-i Nur kitapları ve mektupları arasında tesadüf edilmemiştir.’  Yalanlarının birkaç delili şunlardır: Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi için ‘Bir padişah gibi yaşamakta ve gelen yardımlarla geçinmektedir’ diye apaçık bir iftirada bulunmuşlardır. Said Nursi hayatında kimsenin minneti altında kalmayan, 5 bin lira hediyeye beş para değer vermeyen red ve iade eden ve hatta çocukluğunda amcasının çorbasını dahi içmemiş olan ve bütün hayatında istiğna düsturunu en zalimane muameleler ve mahrumiyetler içinde kaldığı zamanlar dahi bozmayan ve böylece izzet-i İslamiyye ve şeref-i diniyyeyi muhafaza etmiş bir zattır... Ankara hükümetinin adaletiyle üstadımız Said Nursi’nin Risale-i Nur eserleri basılmaktadır. Hissesine düşen bir miktar kitap fiyatlarını Üstadımız hayatını Nurlara vakfedip nafakasını çıkaramayan Nur talebelerine tayin olarak vermektedir. Kendisi de bugün artık herkesin malumu olmuş olan azami iktisat ve kanaatle yaşamaktadır. Ve bütün ömrü boyunca fevkalade bir iktisat dairesinde kendini idare ettiğine 87 senelik hayatını bir şahid-i sadık olarak gösteriyoruz… Bediüzzaman Said Nursi gibi bir İslam müellifini böyle siyasi maksatlar peşinde koşuyor gibi iftiralarla mevzubahis etmek çok vezihlerle vicdansızlıktır ve müthiş bir gaddarlıktır. Adi bir yalancılık derekesine sukuttur…

Tahiri, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Bayram Rüştü”

DP ile arası açılmak isteniyor

“Bir tertip ve suikastla karşı karşıyayız. Hedef, Menderes’i destekleyen dindarlarla DP’nin arasını açmak.” Bu satırlar Mayıs 1958’de Adnan Menderes’e Nazilli Nur talebelerinden Ahmet Feyzi Kul, Mehmet Yavuz ve Yusuf Özdin imzası ile yazılan mektuptan. Nazilli’de bazı basın yayın organlarının da içinde olduğu bir provokasyon en ince ayrıntılarına kadar anlatılıyor. Said Nursi hakkındaki iddialara şöyle cevap veriliyor:

Sayın Adnan Menderes, Başvekil, Ankara

Üstad’ın bu feyizli ve iman coşan eserleri etrafından öteden beri halkımız tarafından vaki olan tehaccumdan dolayı, 30 seneden beri gelip geçen resmî makamlar kuşkulanarak onları tarikatçılıktan ve cemiyetçilikten müteaddit defalar mahkemeye verdikleri ve İslam’ı irfanın gelişmesine hizmetten başka bir emelleri olmayan ve temiz nasiyeli Müslümanların o mahkemelerden alnı açık çıktıkları ve eserlerinde halkımızın istifadesine arz edilmesinde ve okunmasında kanunî hiçbir mâni bulunmadığına dair elde kaziye-i muhkeme halinde ilam dahi bulunduğu yine malumdur.

Şer şebekesi öteden beri yaptığı masum Müslüman vatandaşları sindirmek maksadı ile çeşitli iftira ve tertiplere tevessül etmekte ve 30 seneden beri tatbik ettiği korkutma ve ürkütme vasıtalarını yeniden seferber ederek iblisane ve zalimane usullerini tatbike çalışmaktadır. ”

Bediüzzaman, bütün hukuk dışı baskılara, linç kampanyalarına karşı dik durdu, hukuk yollarından hak arayışını sürdürdü. Risalelerin basımı, dağıtımı ve duyurulması aksamadı. Hakkındaki iddialara mektuplarla, bildirilerle cevap vermeye çalıştı. Son günlerini geçirmek üzere Urfa’ya gitmesi Bakanlar Kurulu’nun ‘mecburi ikamet’ kararına meydan okumak şeklinde algılandı. İçişleri Bakanı Namık Gedik’in sergilediği tutum DP ile gönül bağlarını iyice kopardı. Gedik, ölüm döşeğindeki Said Nursi’nin her ne surette olursa olsun Urfa’dan çıkarılması için Vali’ye emirler gönderiyordu. Polisler, Emniyet ile otel arasında mekik dokuyor ama sonuç alamıyordu. Abdülkadir Selvi, Ateşten Yıllar kitabında bu son sahneyi şöyle anlatıyor: “Amir, ‘Emir kat’i, mutlak surette Isparta’ya dönmelisiniz’ dedi. Bediüzzaman, neyin kavgasını yapıyorsunuz dercesine baktı. Güçlükle konuştu, sesi zor duyuldu: “Ben şimdi hayatımın son dakikalarını yaşıyorum. Belki de burada öleceğim. benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz. Amirinize bildirin.”  Başını yastığa koydu, tekrar daldı. O gün, yani 23 Mart 1960’ta Urfa’da gözlerini dünya hayatına yumdu.