|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
DOSYALAR

Sen misin o kitabı yazan!

10 Aralık 2012 / ALİ AKKUŞ
Meclis Başkan Vekili Güldal Mumcu, gazeteci eşi Uğur Mumcu’nun katledilmesinden 20 yıl sonra yazdığı kitapta cinayete ilişkin önemli detaylara yer verdi. Ancak kitap birilerini epey rahatsız etti.

İki çocuğu üzerine yemin edercesine “Özgür ve Özge’ye... Bu kitapta anlatılanlar gerçektir.” diye başlayan bir kitap var önümüzde. Yazarı sıradan biri değil. Şu an Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili. O, resmi sıfatları ötesinde, 20 yıl önce faili meçhul cinayete kurban giden Uğur Mumcu’nun sırdaşı Güldal Mumcu. “İçimden Geçen Zaman” kitabının girişinde eşine hitaben “Şunu bilesin ki artık hiç kimse parmağının arkasına saklanamayacak. Gerçekler, önünde sonunda ortaya çıkacak.” diyor. Gerçeğin er ya da geç ortaya çıkma gibi kötü bir huyunun olduğunu biliyorduk; ama ‘sadece gerçeği’ isteyen bir mağduru susturmak için parmaklarını ona çevirenleri ilk defa böyle cesur görüyoruz. 20 yıldır katilleri arayan Güldal Hanım’a, en ağır tepki kendi mahallesinden ve maktulün ağabeyinden (Ceyhan Mumcu) geliyorsa, bu kitap konuşulmaya değer.

24 Ocak 1993 Pazar, saat 10:30. Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü günün sabahı. Bir gün önce dışarı çıkmadan akşama kadar Abdullah Öcalan ve PKK’yı inceleyen dosya üzerinde çalışan Mumcu, ‘huzursuzluğu yüzene vurmuş’ şekilde eşiyle konuşuyor: “Güldal, tuhaf bir şey oldu. Çalışma odasının havalanması için camı açarken karşıdaki apartmanın penceresinden Ömer Çiftçi’yi gördüm. Televizyondaki program hakkında konuştuk.

-Garip olan nedir?

Bana bugün dışarı çıkıp çıkmayacağımı sordu. Bu şekilde ilgilenmesi tuhaf.

-Zevzekliğindendir.”

Saat 13.25’te eşinin arkasından aynı arabaya binmek üzere kapıdan çıkan Güldal Mumcu’nun duyduğu üç büyük patlama yeni bir dönemi başlatır. Failleri bulma sürecinde yaşadıklarını gün gün kaydeden Güldal Mumcu, 20 yıl sonra Ömer Çiftçi ismini yeniden tartışmaya açıyor. Okurlarını cinayet bölgesinde bir savcı titizliğiyle dolaştıran Güldal Hanım, Çiftçi’nin cinayet öncesi ve sonrasında yaptıklarını tek tek anlatıyor. Evlerinin sokağının başındaki taksi durağını kaldırtmak için dönemin Çankaya Belediye Başkanı Doğan Taşdelen’i kandırmaya kalkmasından, durağın kendilerine bakan kısmını buzlu camla kapattırmasına kadar her şeyi irdeliyor. Olay yerine gelen emniyet müdürüyle neden Ömer Çiftçi’nin evinde görüşmek zorunda kaldıklarını da sorguluyor.

Aslında kitapta yer alan iddiaların bazısı daha önce, (Ocak 1994) Cumhuriyet’te dizi olarak yayınlanmıştı. O dizinin ayrıntılarına az sonra gireceğiz. Ama kitapta yer alan ve önemli olan bilgileri gözden kaçırmamalıyız. Soruşturmayı yürüten askerî savcı Ülkü Coşkun’un Güldal Mumcu’ya “Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözer.” sözleri mesela. Dönemin Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un “Zaten bekliyorduk.” değerlendirmesi de çerçevelenmeyi hak ediyor. Cinayeti aydınlatmakla görevli savcının “Çözmek için yazılı emir isterim” demesi görülmüş değil. İşin en vahim kısmı ise güvenlik koridoruna alınan olay mahallindeki delillerin süpürülmesi ve bu işi yapanların devlet görevlisi olduğunun savcı tarafından itirafı. Güldal Mumcu’ya “Anlaşılan devlet bu olayların gizli kalmasını istiyor.” tespitini yaptıran o kadar boşluk var ki. Hazırlanan otopsi raporunda siyah saçlı olan Uğur Mumcu’nun “Beyaz saçlı ve mavi gözlü” diye belirtilmesi… Cinayeti gördüğünü söyleyen tek tanığın savcıdan önce TRT’ye çıkarılıp itibarsızlaştırılması... ‘Gizli’ ibareli bilirkişi raporunun yine TRT’de soruşturmayı etkileyecek şekilde tahrifi... Başsavcının, emrinde bulunanların çalışmalarını yavaşlatıcı sözleri... Görgü tanığına teşhis için sadece İstanbul’da gözaltına alınanların gösterilmesi ve onların da cinayetten önce tutuklandıklarının ortaya çıkması… Evraklarda tahrifat yapılması...

Güldal Mumcu’nun kitabı, mahallesindeki karanlığa projektör etkisi yaptı. Mahallenin hiç değişmediği görülüyor. Benzer iddiaları gazeteci Evren Değer cinayetten bir yıl sonra Cumhuriyet’te dile getirdiğinde aynı infial oluşmuştu. Altı günlük dizinin sadece başlıkları bile olayı özetliyor aslında: “PKK-MİT bağlantısını araştırıyordu. Mumcu’ya son soru: Evden çıkacak mısın? Bir el İran’ı gösteriyordu! Hizbullah’a devlet yardımı. Apo’nun MİT bağlantısı. Suikastler emirle çözülür.” Ömer Çiftçi’yi zan altında bırakan diziden hemen sonra araya hatırlı kişiler girer ve Cumhuriyet Gazetesi düzeltme yapar. DİSK Genel Başkanı Kemal Nebioğlu, “Ömer bizim arkadaşımızdır. İyi insandır.” der.

Peki, Mumcularla aynı mahallenin insanı olan Ömer Çiftçi kimdi? Kitapta Alpaslan Işıklı’nın anlatımına göre, 12 Eylül’de cezaevinde kalırken askerlerle iyi ilişkileri olan ve bu nedenle garipsenen biri Çiftçi. Eski SHP milletvekili ve solcu sendika DİSK’in yönetim kurulu üyesi. O yıllarda Hürriyet’e röportaj veren Çiftçi, Güldal Mumcu’yu psikolojik rahatsızlık geçirmekle suçlar. Çiftçi’nin hakarete varan suçlamalarına rağmen İlhan Selçuk, gazeteden Şükran Ketenci’yi Güldal Mumcu’ya gönderir. Güldal Mumcu’nun İlhan Selçuk’a gönderdiği mesaj manidar olur: “Benim en rahatsız olduğum nokta; burada öldürülmüş arkadaşınız var. Cinayetin aydınlatılmasına çalışmanız gerekirken, siz Ömer Çiftçi’yi aklamaya çalışıyorsunuz.”

İlginçtir Cumhuriyet, kitaptan sonra tartışmaya girmedi. Mumcu’nun ölüm yıldönümlerinde irtica dizileri hazırlayan gazete renk vermezken, Ömer Çiftçi yazılı açıklamayla sessizliği bozdu: “Olay günü Uğur Mumcu ile pencereden konuştuğum doğru olmayıp böyle bir şeyin yaşanması da bulunduğumuz yerin fiziki yapısından dolayı mümkün değildir. Taksi durağının açılmasına yardımcı oldum. Buzlu cam talebi ise benim değil, oradaki apartman sakinlerinin istemidir.” Kim doğru söylüyor? Uğur Mumcu’nun sırdaşı olan eşi Güldal Hanım mı, aynı mahallenin etkili ismi Ömer Çiftçi mi? Soruşturmanın yeniden açılması şimdilik mümkün görülmüyor. Keşke Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu bu olayda da devreye girse.

“Dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal, birtakım güçlerin Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmeyi amaçladığını, İran’la ilgili iddiaları MİT’in ortaya attığını söylüyordu. Laik ve anti-laik güçler karşı karşıya getiriliyordu. Senaryonun belki de ikinci perdesi Sivas’ta 37 aydının diri diri yakılmasıydı. Ama oyun kaç perdeydi? Pek çok soru işaretiyle dolu bir operasyon yapıldı. Bazı sorular gözden kaçtı, bazı bağlantıların üzerine gidilmedi.” Bu tespitler, Evren Değer’in yazı dizisinden alındı. Güldal Mumcu, cinayet sonrası dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’la da görüşüyor. “Başında bulunduğum teşkilatın eşinizin öldürülmesiyle ilgisi yok.” diyen Köksal, katillerin İran ile bağlantılı olduğunu belirtiyor. Güldal Mumcu’nun “Bu bağlantıya nasıl ulaştınız?” sorusuna müsteşarın cevabı hayli ilginç: “Sezgilerimizle…”

Güldal Mumcu, kitabında, cinayetten sonra evlerine gelen garip birini anlatıyor. Eve gelen adam “Olayın failini bulsak sizin için yeterli olur mu?” diye soruyor. Mumcu, “Ben gerçeği istiyorum.” diye ısrar edince “Olayı yapanı bulsak, sonra etrafından da birkaç kişi bulunsa yeter mi? Çünkü siz ne isterseniz olacak.” diyor adam. Bu kişinin Yeşil diye bilinen Muhmut Yıldırım olduğunu, 3 yıl sonra Susurluk Skandalı ile öğreniyor Güldal Hanım. Güldal Mumcu’yu susturmak isteyenler, Yeşil üzerinden yükleniyor şimdilerde. Süleyman Demirel’in avukatı olduktan sonra kardeşinin vekilliğinden istifa eden Ceyhan Mumcu, uzun bir açıklamayla “Meclis’te bulunduğu süre içinde çözüm için ne yaptın? Anlatmak için bir kitap daha bekliyoruz senden!” mealinde sözler sarf ediyor.

Onlarca operasyon yapılıp çok sayıda insan tutuklansa da Mumcu cinayeti hâlâ faili meçhuller arasında. Cinayet günü düğünü olan ve hayatında hiç Ankara’ya gitmediğini söyleyen insanlar bile mahkûm edildi. Mumcu, birkaç sayfa ile değiniyor bunlara. “Ben Uğur Mumcu için hiçbir zaman ‘İslamcılar öldürdü’ demedim.” cümlesinin sahibi Mumcu, kitaptan sonra maruz kaldığı baskıyı bakın nasıl anlatıyor: “Abdi İpekçi cinayetinden beri cinayete kurban gidenlerin yakınlarına karşı sistematik olarak terörize baskı söz konusu. Ölenlerin yakınlarının olayları sorgulamaması için her türlü şey yapılıyor… Bir şekilde insanları yıldırma, korkutma ve üstüne gitmesinler diye uğraşma söz konusu.”         

Öcalan’ın MİT görevlisi olduğu belgeyi alamadan öldürüldü

Güldal Mumcu, eşinin cinayetten bir gün önce evden hiç çıkmadığını, Abdullah Öcalan’ın MİT’le olan ilişkisi üzerine çalıştığını söylüyor. Mumcu, Öcalan’ın Maliye Bakanlığı’ndan aldığı bursun kesilmesi gerektiği halde neden 80’lerin ortasına kadar devam ettiğini soruşturuyordu. 12 Mart’ta Öcalan’ı yargılayan askerî mahkemenin savcısı Baki Tuğ, kendisinde belge olduğunu söylüyor. Tuğ, “Bana onun MİT görevlisi olduğuna dair bir yazı gelmişti. Arşivimde olma ihtimali yüksek. Arşivime bakayım. Çarşamba günü gelin.” diyor. Uğur Mumcu, çarşambaya çıkamıyor, pazar günü öldürülüyor.

     

Kitabı daha iyi anlamak için ‘Kürt Dosyası’ da okunmalı

Güldal Mumcu’nun kitabını daha iyi anlamak için Uğur Mumcu’nun yarım kalan ‘Kürt Dosyası” isimli kitabını da okumakta yarar var. Kitapta, Öcalan’ın, 5 ayrı ceza maddesinden yargılanırken yalnızca 3 ay hapse mahkûm olması, yaşının ilerlemesine rağmen devletten burs alması, Deniz Gezmiş ile ilgili eylemde arkadaşı okuldan 15 gün uzaklaştırılırken Öcalan’a sadece dikkat çekme cezası verilmesi gibi onlarca bağlantı yer alıyor.

Mumcu’nun ulaştığı MGK Genel Sekreterliği’ne ait verilerde ise Öcalan şöyle tanıtılıyor: “Şanlıurfa ili Halfeti ilçesi Ömerli köyünde 1948’de doğmuştur. Anne adı Üveyiş, baba adı Ömer olup 3 erkek, 4 kız, 7 kardeşten ilk erkek evlattır. Feodal bir düzen içinde otoriter ve kavgacı anne elinde, zavallı ve pasif bir baba etkisinde, özenle ve biraz da şımartılmış olarak büyümüştür. Öcalan, babası söz konusu olduğunda ‘Ondan hoşlanmıyorum’ demekten çekinmez. İlkokulu, Türkçe konuşan, İslamlaşmış bir Ermeni köyü olan Cibin’de, ortaokulu ise Nizip’te okumuştur. Askerî okula girmek arzusuna rağmen giremeyen Öcalan, Ankara Tapu Kadastro Meslek Lisesi’ni parasız yatılı olarak bitirmiştir.”