|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KAPAK

Alevi-Sünni evliliklerinde kentsel dönüşüm

22 Mart 2010 / İBRAHİM DOĞAN
Alevi-Sünni evliliği, geçtiğimiz günlerde İstanbul’daki üzücü bir olayla gündeme geldi. Son yıllarda kentleşmeyle birlikte artan Alevi-Sünni evlilikleri, bu olayın bir istisna olduğunu gösteriyor. Ufak tefek sorunlar yaşansa da bu evlilikler iki kesimin birbirini daha iyi anlamasına yardımcı oluyor.

‘Alevi diye bana kız vermediler.’ Bu ifade, İstanbul İTO İlköğretim Okulu Müdür Yardımcısı Ekrem Şavran’a ait. Tuncelili Şavran, aynı okulda öğretmenlik yapan Derya Çakır ile evlenmek istiyordu. Ancak Giresunlu baba, kızını bir Aleviye vermeye yanaşmadı. Derya da babasının isteğine uydu. Bu durumu kabullenemeyen Ekrem Şavran, 25 yaşındaki Derya’yı tabanca ile vurdu. İşlediği cinayeti, “Onu ne kadar sevdiğimi göstermek istedim.” diye açıkladı.

Bu cinayet, Alevilerle Sünniler arasındaki evlilik konusunu gündeme getirdi. Alevilerle Sünniler arasında evlilikler olmuyor mu? Bu evlilikler nasıl gerçekleşiyor? Ne tür sorunlar yaşanıyor, sorunlar nasıl aşılıyor? Bu sorular, Aksiyon’un Alevi-Sünni evliliklerine ilişkin haberinde cevap buluyor.

Sözünü ettiğimiz cinayet, aslında istisnai bir durum. Alevilerle Sünniler arasında evlilikler hızla artıyor. Çiftler çoğunlukla anlaşarak evleniyor, aileler vermeye yanaşmazsa kız oğlana kaçıyor. Özellikle toplumsal baskının azalmasından dolayı şehirleşme bu tür evliliklerin önünü açıyor.

Toplumsal dokunun daha sıkı olduğu kırsalda Alevi-Sünni evliliklerine az rastlanırken bugün durum değişti. Alevi-Sünni köyleri arasında düğünler kuruluyor. Tokat Tozanlı Vadisi’ndeki Alevi köyü Hubyar’dan Ercan ile Sünni köyü Yakaboyu’ndan Telli’nin hikâyesi bu örneklerden biri. “Bizim köyler (Alevi-Sünni köyleri) arasında kız alıp verme olmaz. İlk defa bizde oldu. Köylüler eşim için, ‘İçimize uymaz, niye aldın?’ dediler. Onların köyden ‘Bizden oraya gelin gitmez’ dediler. Biz birbirimizi sevdik, evlendik.” diyor Ercan Yavuz.

Tokat’ın Almus ilçesine sarp dağların arasından kıvrımlı yollarla bağlanan Hubyar, aslında sıradan bir Alevi köyü değil. Tokat, Sivas, Erzincan gibi birçok ilden 200 civarında köy Hubyar ocağına bağlı (Alevilerin inanç açısından bağlı olduğu merkezler). Hâliyle köydeki herkes dede soyundan geliyor. Ercan gibi Hubyarlı dede soyundan gelen gençler, genellikle kendi köyünden ya da civardaki Alevi köylerinden evleniyordu. Ercan’ın komşu Sünni köyünden Telli ile tanışması bu döngüyü kırdı.

Civar köylere traktörle iş yapmaya giden Ercan, 17 yaşındaki Telli ile tanıştı. Bu durumdan uzun süre ailelerin haberi olmadı. ‘Bana kız vermezler’ diye düşünen Ercan, askerliğini tamamlayıp döndükten hemen sonra Telli’yi kaçırdı. Babası kızı alıp geri götürmesin diye soğuğa aldırmadan iki gün boyunca mezarlıkta saklandılar. Telli’nin babası başta karşı çıktı; ama araya girenler sayesinde ikna edilip evliliğin önü açıldı. Ama geleneklere göre, ‘kaçmış kıza düğün olmaz’dı. Bu yüzden yöreye özgü entarili, sazlı düğün yapılmadı.

“Babalarımız ahbaptı, gidip geliyorduk birbirimize. Sorun olmadı. Ne o yabancılık çekti, ne ben…” diyor ilkokul mezunu Ercan. Hiç okula gitmeyen eşi Telli ise çekingen durup konuşmaya girmiyor. “Beyim anlattı.” deyip kısa cevaplar veriyor. Her iki köy de bu evliliğe alıştı. İlk başlardaki ‘bizden değil’ tepkisi uzun sürmedi. Fakat önemli bir mesele vardı: Geçim derdi... Hayvancılık para etmiyordu ve Ercan’ın deyimiyle ‘ev ev üstünde’ idi. Üstelik annesi üveydi. Köyden ayrılmaktan başka çare yoktu. Gidilecek yer de belliydi: Artık kaldırımları bile para eden İstanbul…

Okmeydanı’nda eniştesinin izbe binasının bodrum katında kiracı olarak oturuyor Ercan ve eşi. Eniştesi, İstanbul için uygun denecek bir kira (350 lira) alıyor. Bir tekstil atölyesinde asgari ücrete çalışıyor Ercan. Dede soyundan gelmesine rağmen geçim derdine düştüğü için dedelik yapamıyor. Zaten yaşamında köydeki geleneksel Alevilikten pek iz kalmamış, tıpkı diğerleri gibi. Evlerine yürüyüş mesafesindeki cemevine bile arada bir gidiyor. Telli ise eşinden ‘ceme gideceksin, bizim ibadetlerimizi yapacaksın’ baskısı görmüyor. Ramazanda orucunu tutuyor, başını örtüyor, isterse namazını kılıyor.

İSTER NAMAZ KILSIN,

İSTER ORUÇ TUTSUN

Ercan, okumuş bağnazlara nisbet edercesine: “Şu anda istediğini yapıyor, isterse namazını kılabilir, orucunu tutabilir. Ben evlenirken, senin hiçbir şeyine karışmam, dedim.”

Üst katta oturan eltileri de mezhepçilik yapmıyor, gelinlerine sahip çıkıyor. “Bizden farkı yok.” diyorlar, hem uyum sağladığını hem de Aleviliğin şehirleşmeyle birlikte form değiştirdiğini anlatmak için. Dışlamak yerine sahip çıkarak gelinlerinin farklılık hissetmemesine yardımcı oluyorlar.

Ercan-Telli çiftinin iki çocuğu var: Ömür ve Özge… “Çocuklar kendini nasıl tanımlayacak?” sorusuna Ercan Yavuz, “Çocuklar bilir, Allah karar verecek.” diyor sözü fazla uzatmadan. Ercan’ın eniştesi Fikri Yavuz, kendi köylerinde ve civardaki Sünni köylerinde Azeri, Rus ve Kafkaslardan kızlarla evlenenler olduğunu anlatıyor. Geçmişteki kanlı bıçaklı günlere atıfta bulunup “O devirler bitmiş. Alevi-Sünni kavramlarını algılayamıyorum ben.” diyor. Civardaki Sünni köylerinden evlenen Hubyarlı bir Alevi kızın  İstanbul’daki düğününe gittiğini aktarıyor. Alevi olan gelin tarafı, damadın nereli olduğunu utandıkları için söylememişler. Ancak Fikri Bey, ‘Çevremizin adamı’ dediği Sünni damadın ailesini tanımış. Bu çekinmeyi anlayamıyor: “Bilinçsizlik. Bu ortamda böyle bir şey kalmaz.”

EŞİMİ CEME GÖTÜREMİYORUM

Köylerde benzer hikâyeler yeni yeni çıkıyor. Tokat’ın Reşadiye ilçesinde yaşayan Barış-Nurcan Şengül çiftinin hikâyesi de buna uyuyor. Barış, Alevi inancına sahip. Eşi Nurcan ise Sünni inancına sahip ve Roman kökenli. İstanbul’dan tatil için geldiği Reşadiye ilçesinde eşiyle tanışmış. Nurcan Hanım, o zamanlar da türbanlıymış, bugün de. “Bunu kabul ederek evlendim. Başını açacaksın demedim hiç.” diyor Alevi inancına mensup 31 yaşındaki Barış.

Her ne kadar Reşadiye bir ilçe olsa da küçük olduğu için insanlar birbirini tanıyor. Aleviler cemlere gelmeyenleri ‘düşkün’ ilan edebiliyor. Barış Şengül, cemlere eşini de toplumdan dışlanmamak adına götürmek istiyormuş ancak eşi bunu kabul etmiyormuş. “Alevi ibadetine tek gidilmiyor, illa eşinizle gitmeniz lazım. Ben eşimi herhangi bir ceme götüremiyorum. O Kur’an okuyor, namaz kılıyor. Bizim ibadet şeklimiz kendi profiline uymuyor. Zorlama yok ama ufak sorunlar oluyor. Ben bu zamana kadar götüremedim.” diyor.

Barış, köylülerinin “Gelini bize yanaştır.” dediğini anlatıyor: “Bölgenin baskısı oluyor. Burada herkes birbirini tanıyor ister istemez. Büyük yerlerde pek sorun olmaz ama küçük yerde oluyor. Dede geldiğinde taliplerini görmek istiyor. Niye eşini getirmedin, söz geçiremiyor musun, diye soruyorlar.”

Aynı ilçede yaşayan Alevi inançlı arkadaşı Ali Kılınçarslan ise bu tip sorunlar yaşamıyor. Sünni inançlı Nihal’in ailesi ile evlilik aşamasında sorunlar yaşanmış. Halk Eğitim Merkezi’nde tanıştıktan sonra Ali, “O benim Alevi inanca sahip olduğumu bilmiyordu. İlişkimizin yürümesini istediğim için bunu söylemedim. Söylediğimde hiç tepki göstermedi, fark etmeyeceğini söyledi. Hiç ön yargısı yoktu, gözü karaydı.” diyor.

Nihal’in aile çevresinden gelen baskıya babası da boyun eğmişti ve kızını bir Aleviye vermek istemiyordu. Alevilere karşı ön yargılı bakış burada devreye girmişti. Ancak Ali Kılınçarslan için belediye başkanı, müftü gibi Reşadiye’nin ileri gelenleri devreye girince kız babası ikna edildi. Alevilerle ilgili ‘Müslüman değiller’, ‘gusül abdesti almazlar’ gibi yanlış bilinenler düzeltildi. “Yalnız başımıza gitseydik olacağını zannetmiyorduk.” diyen Ali’nin evliliği, şehirde toplumsal barışa örnek bir düğünle taçlandırıldı. Alevi-Sünni evlilikleri gizli, sessiz yapılırken; bu düğün daha bir yüksek sesle yapılmış, şehrin bütün ileri gelenleri katılmış. 6 yıllık evlilikte bugüne kadar Alevilik-Sünnilik konusunda hiç sorun yaşanmamış, Ali bunun sırrını şöyle açıklıyor: “Alevi-Sünni tartışması hiç olmadı bizim evde, ön plana hiç getirmedik.”

ALEVİYE NASIL KIZ VERİRSİN!

Ali’nin babası Ergün Kılınçarslan, şehirde sevilen ve tanınan isimlerden. “Hiç kimse doğarken anasını babasını seçme hakkına sahip değil, öyle bir pazarlık yetkisi yok. Allah’ın yaratma kudretine karşı tavrımız olamayacağını hem anladık hem anlattık.” diyen Ergün Bey, bütün arkadaşlarının bu yanlışı aşmak üzere kendisine destek verdiğini anlatıyor: “Onlar toplumun ön yargısından korktular. Aynı toplumun içine çıkıyoruz, bir Aleviye nasıl kız veriyorsun, diye toplumun baskısını gördüler.” diyor. Ergün Bey, erkek kardeşi Metin’i bu olaydan sonra Kastamonulu İsmail Bey isimli bir hacının kızıyla evlendirmiş. “Mutlu bir şekilde yuvalarını devam ettiriyorlar.” diyor.

Ergün Kılınçarslan, Alevi inanca mensup oğlu Oruç Alper Kılınçarslan’da ise başarılı olamamış: “Oğlum Trabzonlu bir kızla konuştu İstanbul’da. Maalesef o aileyi ikna edemedim, çocuklar birbirini sevdikleri hâlde.” Ancak kızı vermeyen Sünninin muhafazakâr ya da tutucu biri olmadığını, aksine meyhaneden çıkmayan biri olduğunu anlatıyor: “Allah’ımız bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir. Bizim farklılığımız itikattan değil, ameli. Bunları aşalım diye bayağı yalvardık. Oğlum daha sonra Alevi bir kızla evlenmek durumunda kaldı. Kültürsüz insanlar böyle hareket ediyor ama bu artık aşıldı. ‘Ben ve öteki’ olarak yetiştirilmemizden kaynaklanıyor. Artık ‘biz’ diyoruz.”

Reşadiye’deki toplumsal barışın simgesi düğünün bir benzeri 6 ay kadar önce Malatya’da da yapıldı. Alevi bir kız ile Sünni bir oğlan evlenmek istiyor, kız tarafı buna karşı çıkıyordu. Hatta iddiaya göre kız tarafı oğlanı vazgeçiremeyince öldürmek istemiş, daha sonra Malatya Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı Hasan Meşeli’den bu konuda yardım istenmiş. Kız tarafıyla bir iki saat konuştuğunu anlatan Meşeli, “Her ikinizin de peygamberi bir, dini İslam, kitabı Kur’an. Aklınızı başınıza alın dedim. Bir Türk Alman Hans ile, Türk işçisi bir Hıristiyan ile evleniyor, ona ses çıkartmıyorlar. Bir Alevinin Sünniyle evlenmesinde kıyamet koparıyorlar. Beni kırmayın, dedim.” En sonunda kız tarafı oğlan tarafı ile barışıp bu düğüne onay vermiş.

ŞEHİRLEŞME, EVLİLİKLERİ

KOLAYLAŞTIRDI

Özellikle kırsalda bu tür evlilikler toplumsal baskıdan dolayı yavaş yavaş aşılıyor olsa da şehirlerde durum daha farklı. Alevi-Sünni evliliklerinde ciddi bir artış var. Her ne kadar bilimsel bir araştırmayla bu desteklenmese de akademisyenler, Alevi önderler ve Alevi-Sünni çiftlerin gözlemleri bunu doğruluyor. Şehir evliliklerinde inanç boyutu pek öne çıkmıyor. Şehirleşmeyle birlikte oluşan serbest yaşantı, bu evlilikleri daha kolay hâle getiriyor. Farklılıklarını karşı tarafa dayatmayanlar sorun yaşamıyor. Evlilikler geçmişte kaçarak oluyordu, şimdilerde ise çoğunlukla anlaşarak oluyor.

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nail Yılmaz’ın ‘kent Alevileri’ üzerine yaptığı saha araştırması bunu doğruluyor. Alevilerin yarısından fazlasının Sünnilerle ‘anlaşarak’ evlendiği ortaya çıkmış. Dört kişiden biri ise eşini kaçırmış, şehirlerde Aleviliğini gizleyenlerin oranı ise yüzde 15 seviyesinde.

“Şehirleşme evliliklerin önünü açıyor.” diyen Yılmaz, “Geçmişe göre bir gevşeme oldu. Bu şehirleşmeyle, sekülerleşmeyle alakalı. Âşık oluyorsunuz; onun Alevi mi, Sünni mi, Kürt mü olduğunun farkında değilsiniz, gözünüz bir şey görmüyor. Duygusallık ön planda. Aşk inancın önüne geçiyor ya da onu tolere edecek mekanizma üretiyor. Gönüllü olarak evleniyorlar. Kırsalda ise toplumsal tepki var, kaçırarak evleniyorlar.” tespitinde bulunuyor. Nail Yılmaz, bir noktada hâlâ mesafe olduğunun altını çiziyor. Akrabaların görüşmek istemediğini, bazı ailelerde problemler çıktığını belirtiyor.

Alevi-Sünni evliliğini bilinçli olarak yapan ancak aile düzeyinde sorun yaşayan bir çift var: İbrahim-Zeynep Öztürk… “Aynılaşmış bir kültür benim eğitim düzeyimde cazip olmazdı. Ben Karadenizli bir kızla evlenmemeye karar vermiştim. Hep birbirini tekrar eden, aynı yemekleri yiyen, aynı esprileri yapan... Bir çekim alanı oluşmalıydı. Çok doğru bir karar verdiğimi düşünüyorum.” diyen İbrahim Bey, Marmara Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi. Öztürk, Zaman Gazetesi’nde de ekonomi yazarı. Tipik bir Trabzonlu. Esprileriyle, mimikleriyle hemen bu özelliğini öne çıkartıyor. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu Zeynep Hanım ise Tuncelili bir Alevi-Kürt kızı.

ZEYNEP HANIM’IN AHLAKİ DAMARI

İbrahim Öztürk, Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra evlenmek için, kendi deyimiyle, tarayıcıları açık konumuna getirir. İki aday vardır. Birisi doktordur. Onunla evlenmeyi düşünmektedir. Ancak Zeynep Hanım ile tanışması doktoru kenara itmesine neden olur. İbrahim Bey, hastalıktan bitap düşmüş Zeynep Hanım’la ilk buluşmasında, Karadenizlilere has bir çabuklukla evlenme kararını verir; üstelik Alevi olmasından kaynaklanan kültür farkından endişe etmesine rağmen. “Zeynep Hanım’ın söyleminin içindeki insani damar, ahlaki damar idealizm… Aradığım her şeyi onda buldum.” diyen Öztürk, daha önceki adaylardan birinin ‘Annene bakmam’, bir başkasının ‘Bu parayla seni napayım!’ dediğini anlatıyor. Zeynep Hanım’a ne anlattıysa “Gündeme gelmesine bile gerek yok.” cevabını almış. İbrahim Öztürk eşinden yola çıkarak şunları söylüyor: “Alevi camianın kader tarafından bir kozada korunmuş insani, ahlaki damarı var. İnsani boyut çok üst düzeyde.”

Zeynep Hanım da evleneceği kişinin Sünni olmasından dolayı endişe etmiş; bu nedenle kültürel farklılığın olmamasını, kendisini daha iyi anlayacak birinin olmasını istiyormuş. “O zaman Alevi olmasını tercih ederdim.” diyor; ancak düşünce tarzında farklılığın böyle bir evliliği kaldıramayacağını fark etmiş: “Bazı şeylerin değişmesi gerektiğini, o acıları çocukların çekmemesi gerektiğini fark ettim. Çok sıkıntılı bir süreçti. Her şeye rağmen evliliği göze aldım.”

Öyle ki Zeynep Hanım’ın ailesi bu evliliğe büyük tepki göstermiş. Zira sülalede ilk defa bir kız, Sünniye gelin gidiyormuş. Bu tercih, 4 yıla yakın ailesinin kendisine mesafe koymasına neden olmuş. Ağabeyiyle geçen hafta konuştuğunu; ancak evliliğin üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen hâlâ evine gelmediğini anlatıyor hüzünle Zeynep Hanım. Dayısının çocuklarından kendisiyle konuşmayanlar olduğunu, ancak bahsettiği kişilerin Alevi değil, ateist olduğu için kendisine mesafe koyduklarını düşünüyor. Hatta kendisiyle konuşmayan dayısının oğlu, Sünni bir askerin kızıyla evlenmiş: “Yeni nesilde Alevilerle evlenme dinî boyuttan çıktı, düşünce tarzıyla alakalı. Düşünce yapısı aynı olduğu için sıkıntı çekmiyorlar. Ama kayınpederi ve kayınvalidesi dayımlara ve dayımların çocuklarına mesafe koyuyorlar. Kızım kendi isteğiyle gitti ama ne yapalım, diyorlar. Onu kabullenmeleri çok kolay değil. O her zaman yabancı damat, gelin yabancı gelin.” diyor Zeynep Hanım.

ACILARI YAŞAYAN NESİL OLACAĞIZ

İbrahim Öztürk, bir Alevi kızla evliliğin kültürel açıdan birçok deformasyonu fark ettirdiğini kaydediyor. “Alevilikte tertemiz insani bir damar var. Bölüşme, paylaşma var. Bencillik yok, kendini senin yerine koyuyorlar. Korunmuş. Belki protest kültürden geliyor, belki acı çekmiş olmaktan. Zamanla bu türden bir sürü şey öğrendim.” diyor. Çift, geçtiğimiz yaz Tunceli’ye gitmiş, herkes ayaküstü kendilerini karşılamış. Tunceli’de “Sünniye kız verilir mi?” diyenlerin, bu mutlu evlilikle görüşü değişmiş. İbrahim Bey’in etrafındaki Karadenizlilerin de Alevilerle ilgili görüşü olumlu anlamda değişmiş, duvarlar yıkılmaya başlamış. Zeynep Hanım’ı tanıdıktan sonra Karadenizli birçok kişi, ön yargılarını sorgular olmuş.

İbrahim Öztürk’e göre, toplumda herkes bu tür çapraz evlilikler yapsa 20 yıl içinde hiç ön yargı kalmaz. Zeynep Hanım da bunun farkında. Eşinin ailesinin kendine olumlu yaklaştığını ancak bir mesafe olduğunu itiraf ediyor. “Hiç problemim yok. Ama düğünüme geliş tarzından tutun da eltime sahiplenişlerine kadar fark görüyorum. Ne kadar onlar kırmamaya çalışsa da biz o acıları yaşayan bir nesil olacağız. Bazen yoruluyorum, pişman değilim. Bir şekilde birileri bunu yaşayacak ama çocuklar yaşamayacak.”

Öztürk çiftinin İstanbul Anadolu yakasındaki evinde kültür çatışması, inanç tartışması yaşanmıyor. Evliliği ayakta tutan nedenlerden biri bu. Çocuklar da bu nedenle arafta kalmışlık duygusunu pek hissetmiyor. Birinin adı Sünni inancına daha yakın: Ahmet Furkan. Ötekininki ise Alevi inancına daha yakın: Ali Eren. İsimlerden birini anne, diğerini baba vermiş. Çocuklarda Alevi-Sünni ayrımı hiç öne çıkartılmıyor. Zeynep Hanım, “Çocuklarımı Alevi kültürüyle yetiştirmeyi çok isterdim.” diyor, ancak kentte yaşamanın zorluklarına dikkat çekiyor. Kadın-erkek eşitliği, adil davranma, eğitim, yalan söylememe, haksızlığa karşı gelme gibi Alevi kültürünün öne çıkan değerlerini sıralıyor. Bunları İbrahim Bey’den şikâyetçi olmak için söylemiyor elbette. Zira kendisi İstanbul Üniversitesi’ne yatay geçiş yapmadan önce Ankara Üniversitesi’nde okurkenki yıllarına götürüyor bizi. Kendisi kot pantolon ve tişörtle okula girerken başörtülü arkadaşlarının derslere girememesine tek karşı çıkan isimmiş. Hatta başörtülüler sınavlara alınmıyor diye sınavlardan çıkıyor, hocalarıyla kavga ediyormuş. “Onlarla hiç alakam yoktu. Aynı düşünce tarzında olmamız gerekmiyor, doğru bir tanedir. Biz öyle yetiştik.” diyor.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, şehirleşmeyle birlikte yeni kuşakta bu tür evliliklerin arttığını söylüyor. “Eskisi gibi sorun yaşamıyorlar. Çiftler dinsel tercihleri ön plana almıyor. Ne o Aleviliğini, ne diğeri Sünniliğini ön plana çıkartıyor. İnançla ilgili belirleyicilik ön plana çakırsa evlilik başarısız oluyor.” diyor. Dede Mustafa Güvenç ise son yıllarda bu tür evliliklerin yaygınlaştığını anlatıyor, bunu ise ‘ön yargıların kalkmasına’ bağlıyor.

EVLENENE KADAR GİZLİ ALEVİ!

İstanbul’da 25 yıl önce evlenen Filiz-Mehmet Sarıyar çifti ise dinî tercihleri ön plana çıkartmayanlardan. İnanç milliyetçiliği gibi bir durum oluşmuyor, bu da evliliğin sarsılmasını engelliyor. Her iki isim de uzun yıllardır Baltalimanı’nda oturuyor, burada tanışmışlar. Filiz Hanım, o zamanlar Mehmet Bey’in Alevi olduğunu bilmediğini, evlenmeden bir müddet önce haberi olduğunu aktarıyor. Evlenme kararını ailelerine açtıklarında kız tarafının da erkek tarafının da ailesi karşı çıkmış. Bunun üzerine Mehmet Bey, sevdiği kızı kaçırmış. “Onaylasalardı normal evlenecektik.” diyor 44 yaşındaki Filiz Sarıyar.

“İnsanlar birbirini tanımadığı için sorunlara açık. Alevilerin Sünnilere, Sünnilerin Alevilere bakışı farklıydı. Duvarlar örüyorduk.” diyen 50 yaşındaki Mehmet Bey, kayınpederiyle arasındaki duvarı ancak evlendikten üç buçuk yıl sonra kaldırabilmiş. Filiz Hanım ise bu sürede çok yıprandığını anlatıyor: “Ailem sonradan öğrendiği için benim açımdan bayağı yıkım oldu. Yapayalnızdım. Bu taraflar (Aleviler) sorun yaratıyor, ortada kalmışız. Eşim var, seviyorum. Eşim sağ olsun, beni savundu. Ama onlardan çok baskı olmadı. Öyle bir şey olmuş olsaydı aileme dönerdim.”

Filiz Hanım, eşi için “Benim eşim Alevi. Onların da ibadet şekilleri var ama eşim hiçbirini yapmaz.” diyor. Filiz Hanım, ramazanda orucunu tuttuğunu, yeri geldiğinde namazını kıldığını, Kur’an okuduğunu anlatıyor. Bundan dolayı Alevi camiasından hiç tepki almamış. “Kendileri yapmıyorlar. Ben hiç zorluk yaşamadım. Onlar inançlarına çok bağlı olsalar sorun yaşardım. Katı olmadıkları için evliliğimiz yürüdü.” diyor Filiz Hanım.

SEN ORUÇ TUT, ÇOCUĞUN ASLA…

Sarıyar çiftinin iki çocuğu var: Cem (26) ve Cenk (19)…  Filiz Hanım, “Onları serbest bıraktık. Kendilerini kime yakın görürlerse onu yapsınlar. Soru sorarlar, kiminki mantıklıysa ona yaklaşıyorlar.” diyor. Ancak çocuklar zaman zaman ramazanlarda gizli gizli oruç tutarmış. Alevi çevre Filiz Sarıyar’a tepki göstermezken, çocuklara gösteriyormuş: “Ben dışarıdan gelmiş biriyim, yabancıyım. Babadan dolayı çevre onları Alevi görmek istiyor.” diyor.

Alevi-Sünni evlilikleri her geçen gün daha da doğal kabul ediliyor olsa da haber için görüşmeye çalıştığımız kimi çiftler bu teklifi kabul etmedi. Bu özellikleriyle kamuoyunun önüne çıkmak istemiyorlar. Bu çiftler arasında Recep Yılmaz’ın eşi de var. İstanbul doğumlu Recep Yılmaz konuşmayı kabul ederken, kamu görevlisi eşi Alevi olduğunu duyurup çevre tarafından rahatsız edilmek istemiyor. Biz de sadece Sünni inanca mensup Recep Bey ile görüştük.

Eşi üniversite mezunu iken Recep Yılmaz liseden sonra devam etmedi ancak gelişime açık biriydi. Şu anda önemli bir bilişim şirketinde çalışıyor. 1999 İstanbul depreminden beş gün sonra chat ortamında tanıştı eşiyle. Ankaralı bu kız, Alevi olduğunu Recep Yılmaz’dan gizlemedi. “Severek evlendim.” diyen Recep Bey ise bu farkı sorun etmedi. Eşinin Aleviliğini ‘kültürel sıfat’ diye tanımlıyor. “Şimdiki kadar bilgim yoktu ama psikolojik bariyerin mahkûmu idik. Aleviler konusunda söylenenler kadar bilgim vardı. Ancak anlatıldığı gibi insanlar olmadığını evlendikten sonra öğrendim.” diyen Recep Yılmaz, tanıştıktan bir yıl sonra evleneceği kız için İstanbul’dan Ankara’ya taşındı. Eşi annesini ikna etmiş ancak babada biraz sıkıntı yaşanmış başta. Daha sonra o da ikna olmuş. 2002 yılında ise düğünle evlenmişler.

“BİZDEN Mİ?”

Eşinin Ankara’nın Çubuk ilçesindeki köyüne bir süre önce giden Recep Bey’i, kayınvalidesi köydeki yaşlılardan biriyle tanıştırmış; ‘yabancı damat’ için sorulan soru “Bizden mi?” olmuş. Bu soru aslında iki kesim tarafından da soruluyor. Recep Yılmaz köyde var olan bu duvarların şehirde olmadığını belirtiyor: “Köylerde bizi ayrı dünyaların insanı gibi gördüler. Köy yerinde bu bilinç var. Dışarıya kız vermeme refleksi oluşmuş. Bu anlaşılabilir. Bu şehirleşmeyle yıkılmaya başlamış. Kentleşmeyle psikolojik ön yargı yıkıldı. Bizim evliliğimiz Alevilerle Sünnilerin evlenebileceğini gösterdi. Kendi evliliğimi farklı inançlar arasında evliliklere örnek olarak gösteriyorum.” Yılmaz çiftinin evliliği ailelerde benzer evliliklerin de önünün açılmasını sağlamış, yeni evlilikler olmuş.

Ankara’dan doğuya doğru gittikçe bu tür evlilikler daha zorlaşıyor. Malatya, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli gibi yerleşimlerde ötekileştirilen Aleviler, Sünni kesimle daha zor ilişki kuruyor. Batı illerinde Alevi-Sünni evlilikleri, toplumsal baskının pek hissedilmemesinden dolayı daha yaygın. Eskişehir’de avukatlık yapan Alevi inancına mensup Elçin Çetinkaya Kutbay, Sünni inancına mensup Ceyhun isminde bir Çerkez ile evli. “Alevi olduğumuz için hiç ezilmedik. Belirli haklar tanınmıyor değil, başka illerde sıkıntı var. Burada ayrım yapılmıyor. Acısını yaşıyor olsaydık biz de tercihimizi Alevi erkeklerden yana kullanmış olabilirdik.” diyor.

Eşi Ceyhun Bey ile liseden tanışıyor, üniversiteden sonra ise evlenmeye karar veriyorlar. “Ben onun Çerkez olduğunu biliyordum, o benim Alevi olduğumu biliyordu.” diyor, ancak bu konular hiç tartışmaya açılmamış. Aile içinden tepki gelmemiş. Çiftin Ali adında iki buçuk yaşında bir çocuğu var, Elçin Hanım’ın 34 yaşında vefat eden babasının ismi bu çocuğa verilmiş. Ailede saz çalınıyor, küçük Ali yeri geliyor saza eşlik ediyor, yeri geliyor babasıyla Çerkez oyunları oynuyor.

İnanç konusunda İslam ortak paydaları: “Tabii ki inanıyorlar ama uygulamada çok baskın değil. Aileler yaşam tarzı olarak benziyor. Kayınvalidem beş vakit namaz kılıyor, oruç tutuyor ama ben oruç tutmuyorum. Benim eşim de oruç tutmuyor.”

Elçin Hanım’ın dayısının Alevi inançlı kızı Sevinç, Sünni inançlı bir Arnavut’la evlenmiş. Baştan razı olmasalar da daha sonra aile gelinlerinden çok memnun kalmış. Hatta diğer oğulları için de “Alevi bir gelin almak istiyoruz.” diyor, Sevinç’in aileye saygısını anlatmak için. Bu aile ise içki içmiyor, beş vakit namazını kılıyor ancak muhafazakâr yaşam Alevi-Sünni evliliği açısından sorun teşkil etmiyor. Elçin Hanım bu tür evliliklerin Eskişehir’de yaygın olduğunu söylüyor.

Şüphesiz bunda etkisi olan kişi dedesi İrfan Çetinkaya. Eskişehir Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı Çetinkaya’nın şehirde ağırlığı var, yıllarca Alevi-Sünni çatışması çıkmaması için çabalamış. İrfan Bey’in iki kız torunu Sünnilerle evli, erkek torunu ise bir Sünniyle nişanlı. Bu farklılığı sorun etmiyor, aksine mutlu oluyor. “Bizim içimizden karşı çıkanlar olabilir, artık bu dava bitmeli. Biz Müslümanız, Alevi-Sünni evliliğine karşı değiliz. Her geçen gün, bu evlilikleri pekiştiriyor. Bu çağda böyle bir düşünce yanlış. İstemedi diye kızı öldürmek mi gerekir? Mal mı satın alıyorsun ki?” diyor İstanbul Bağcılar’da yaşanan olayı hatırlatarak...

Bir Alevi-Sünni çocuğu

 Canan Doğan, Tuncelili Kemal Bey ile Elazığlı Fatma Hanım’ın beş çocuğundan biri. Alevi babası ile Sünni annesi, 1976’da ölüm tehditlerine aldırış etmeden kaçarak evlenmiş. Elazığ’da büyüyen Canan Hanım, Alevilerin yoğunlukta olduğu bölgelerde büyümüş, okullarda okumuş. Ancak annesinin inançlarına kendini daha yakın hissediyor: “Anneme daha yakın olduğum için Sünniliğe daha yatkınım. Ortaokuldan sonra annem gibi namaz kılmaya başladık. Babam hiç engel olmadı. Oruç tutardık, sahura bizi babam kaldırırdı.”

Bu ibadetlerini bugün de sürdürmeye çalışıyor. Bir yandan da Muharrem orucunu tutuyor, diğer iki kız kardeşi gibi. Kendini bu nedenle arkadaşlarına ‘melez’ diye tanıtıyor, iki kesimin ortasında bir yerde kaldığını söylüyor. İki erkek kardeşi ise bocalamayı daha fazla hissetmiş, Alevi mahallesinde büyüdükleri için. Bir gün Sünniliği eleştirirken ertesi gün cuma namazına gidiyorlarmış.

Lise yıllarında hem Alevi hem Sünni arkadaşları olduğunu ancak çok sıkıntı çektiğini anlatıyor: “Benim ömrüm Alevilere Sünnileri, Sünnilere Alevileri anlatmakla geçti. Çok saçma sorular gelirdi. Aleviler azınlık olduğu için o kadar saçma yorumlar var ki...”

Alevi-Sünni evliliğinin çocuğu olan Canan Hanım’ı iki taraf da kendi yanına çekmek için okul yıllarında epey uğraşmış. Baba Kemal Bey çocuklarının seçimlerde CHP’ye oy vermesini istemiş ancak Canan buna uymayarak ilk oyunu MHP’ye vermiş. Babasının bir  başka çekincesi ise başörtüsü olmuş. Canan liseden sonra başını örtmek istemiş, babası bunu engellemiş. Bugün Canan nişanlı, kız kardeşleri evli.

 Önce beni, sonra Ali Balkız’ı öldüreceklerdi

 İbrahim Öztürk, geçtiğimiz yıl İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde bir ders esnasında Alevilere hakaret etti iddiasıyla gündeme gelmişti. Ancak olayın iftira, Öztürk’e karşı yapılanın da bir linç kampanyası olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Bu sürede Öztürk’e birçok tehdit gitti, ölüm listelerine adı yazıldı. İbrahim Bey, kendisi üzerinden bir Alevi-Sünni çatışması planlandığını açıklıyor: “Benim olayı çok büyüteceklerdi. Bana karşı kampanya yapan Ali Balkız ve Kazım Genç’in adı ölüm listelerinde çıktı. Belki önce beni öldüreceklerdi, sonra onları öldüreceklerdi. İki kesimi kapıştıracaklardı.” diyor. Kendine karşı komployu başlatan öğrencinin ise bir dönem Avrupa’daki Alevi lobisinin etkili ismi, şimdilerde Ankara’da siyasi parti çalışması içindeki Necdet Saraç’ın yeğeni olduğunu söylüyor. Linç kampanyasının fitilini ateşleyen kızın babası, İbrahim Öztürk’ü arayıp “Kızımı, dayısı Necdet Saraç parmağında oynatıyor, benden çıktı.” demiş. Hatta Ergenekon zanlısı Tuncay Özkan, kızın babasını televizyona çıkartmak için para teklif etmiş, baba bunu kabul etmemiş. Zeynep Hanım ise Necdet Saraç’ı telefonla arayıp linç kampanyasını sonlandırmasını istemiş, aldığı cevap ise ilginç olmuş: “Eşin Zaman Gazetesi’nde yazıyor. Ağzınızla kuş tutsanız bu olayın arkasını bırakmayacağım.” İbrahim Öztürk’e karşı başlatılan bu kampanya, eşinin Tuncelili Alevi olmasının ortaya çıkmasından sonra düşüş yaşadı. Bu süreçte kendisini aramayan ağabeyi bile Zeynep Hanım’ı arayıp “Arkanızdayız” demiş. Alevilerin bir kesimi bu olaydan sonra bilinçlendi, artık bu tür linç kampanyalarına balıklama atlanılmıyor.