DOSYALAR

Ali Şir Nevâî

Ali Şir Nevâî
İçinde bulunduğumuz yıl, Ali Şir Nevâî'nin ölümünün beş yüzüncü yıldönümüdür. XV. yüzyılın ikinci yarısında Türkistan'da yaşayan bu büyük şairin adını bilen kaç liseli vardır, çok merak ediyorum. Ben onu nasılsa on beş yaşında bir lise öğrencisiyken keşfetmiş ve Muhteşem Bir Devirde Büyük Bir Şair: Ali Şir Nevâî başlıklı incelememi otuz küsur yıl önce Sivas'ta, haftalık Hizmet gazetesinde yayımlamıştım. Gencecik bir Turancıydım ve bu, benim yazdığım ilk biyografik metindi. Birinci bölümünün yayın tarihi 21 Ekim 1968. Tam yirmi sekiz yıl sonra yine bir 21 Ekim'de Taşkent'e gitmiş ve her yerde Nevâî adıyla karşılaşınca çok eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibi sevinmiş, duygulanmıştım.

Özbekistan'a yolu düşenler, hakikaten her adımda, Özbek Türk kimliğinin yeniden inşasında referans olarak kullanılan iki temel figürle karşılaşırlar: Emir Timur ve Nevâî. Taşkent'te Nevâî operası, müzesi, caddesi, parkı ve devâsâ bir heykeli var. Semerkant'ta yakın dostu şair Molla Câmî ile birlikte tasvir edildiği başka bir heykelini gördüm. Ve Özbekistan'ın önemli şehirlerinden birinin adı Nevâî. Özbek edebiyatının önemli romancılarından biri olan M.T. Aybek ise Nevâî adlı romanında bu büyük şairi anlatmaktadır.*

Ali Şir Nevâî, Kiçkine Bahşi adlı zengin bir Uygur beyinin oğlu olarak 1441 yılında Herat'ta doğmuştu. Sultan Hüseyin Baykara'nın süt kardeşi, çocukluk ve mektep arkadaşıydı. Bir süre Irak, Sebzvar, Esterâbâd, Belh ve Semerkant'ta yaşamış, Hüseyin Baykara'nın giriştiği uzun bir mücadele sonunda tahta geçmesi ve ondan aldığı davet üzerine Herat'a dönmüştü. İlk görevi mühürdarlıktı, daha sonra divanbeyliğine, vezirliğe ve emirliği yükselerek Herat'ın en nüfuzlu şahsiyeti haline geldi.

Baykara ve Nevâî'nin benzersiz dostluğu ve işbirliği sayesinde Timurîler tarihinin son parlak devri Herat'ta yaşanmıştır. "Baykara—Nevâî Devri" diye de anılan o muhterem devir, bazı yönleriyle Osmanlı tarihinin Lâle Devri'ne benzer, Çağdaşı Nakkaş Bihzad tarafından yapılan meşhur minyatüründe, bir gencin Nevâî'ye lâle sunması bu benzerliği daha anlamlı kılıyor. Hüseyin Baykara, çok geniş bir alan üzerinde Cihânârâ saray ve bahçelerini yaptırmıştı. Devrin tarihçilerinden Abdürrezzak Semerkandî, bu bağların büyük botanik bahçeleri niteliği taşıdığını belirterek özenle yetiştirilen ağaç ve gül çeşitlerinin isimlerini bir liste halinde kaydetmiştir. Baykara'nın vezirleri de İncil ve Hıyâbân kanalları boyunca, Bâğ—ı Muhtar, Bâğ—ı Hıyâbân, Bâğ—ı Sefîd gibi adlar taşıyan saraylar ve bahçeler yaptırmışlardı. Nevâî'nin, İncil kanalı üzerindeki sarayının ve bahçelerinin bir benzeri yoktu.

Çok geniş bir coğrafyaya hükmeden Hüseyin Baykara, başkenti Herat'ta Asya'nın en ihtişamlı sarayında oturuyordu. Timur soyundan gelenlerin çoğu gibi, yüksek bir kültüre ve ince bir zevke sahipti; şairdi, sanata ve eğlenceye düşkündü. Güzel yazıdan, resimden, musikiden anlardı. Nevâî ile dostluğunun sütkardeşi ve çocukluk arkadaşı olmalarından çok, bu müşterek zevklerden beslendiği söylenebilir. Çevresinde Molla Câmi ve Ali Şir Nevâî'den başka, Nakkaş Bihzad, Nakkaş Şah Muzaffer, Meşhedli hattat Sultan Ali, Envâr—ı Süheylî yazarı Hüseyin Vaiz, Tezkire—i Şuara'sıyla tanınan Devletşah, dede—torun iki büyük tarihçi Mirhond ve Hondmir ve birçok musikişinas vardı. Baykara'nın ve dostlarının saray ve bahçelerinde düzenlenen sanat toplantılarının şöhreti bütün İslâm dünyasına yayılmış, "Hüseyin Baykara faslı" sözü, güzel ve coşkun musiki meclisleri hakkında kullanılan bir deyim haline gelmişti. Evliya Çelebi, Bursa'ya giderken gemide geçtikleri faslı "Âşıkane, sâdıkane bir Hüseyin Baykara faslı oldu ki, erbâb—ı zevkin ağızlarının suyu aktı" diye tasvir ediyor, büyük divan şairi Nâilî, bir şiirinde Türkistanlı iki büyük dostun adlarını şöyle zikrediyordu:



Şermendedir ol dâd—gerin rûh—ı Ali Şir

İkbâline nisbet kerem—i Baykara'dan



Nevâî de, Hüseyin Baykara gibi ilim adamlarına ve sanatkârlara kol kanat geren gerçek bir sanat koruyucusu (mesen) ve büyük imarcıydı. Servetinin büyük bir kısmını yaptırdığı camiler, medreseler, türbeler, köprüler ve kervansaraylar için harcamıştı. Çağdaşlarından tarihçi Mirhond, onun yüksek ahlâklı ve samimi bir insan, tedbirli ve heybetli bir devlet adamı olduğunu söyler. Sadece şair değil, aynı zamanda gramer bilgini, hattat, nakkaş ve müzehhipti. Babürnâme'de güzel bestelerinin bulunduğundan da söz edilir. Çağdaşı birçok musikişinas, onun himayesi ve cömert ihsanları sayesinde sanatlarında büyük başarılar göstermişlerdi.

Nevâî'nin çok önemli bir özelliği daha vardı: Devrinde bir çeşit millî uyanışı temsil ediyordu. Firdevsî'nin Şehnâme'yle Farsça'yı diriltmesi gibi şiiriyle Türkçe'yi diriltmiş, bu iki dili karşılaştırdığı, Muhakemetü'l—Lügateyn adlı eserinde Türkçe'nin Farsça'dan üstün olduğu fikrini samimi bir heyecanla savunmuştu; gençliğinde geleneğe uyarak Farsça şiir söylediğini, ancak daha sonra güzelliğini ve inceliklerini farkettiği Türkçe'ye döndüğünü belirterek şöyle diyordu:

"Anadilim üzerinde düşünmeye koyuldum; Türkçe'nin derinliklerine dalınca gözlerimin önünde on sekiz bin âlemden daha geniş bir âlem belirdi. Bu âlemin süsler, ziynetler içerisinde enginleşen göğü, dokuz gökten daha yüksekti. Orada ince faziletler ve nice yücelikler hazinesine rastladım. Bu hazinenin incileri yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı. Bu âlemin gül bahçelerine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik, el değmedik daha neler ve neler vardı ".

Bu gül bahçesinden bir daha çıkmayan ve gerçekten Türkçe'nin kudretli şairlerinden biri olan Nevâî, divanı, beş büyük mesneviden oluşan Hamse'si ve diğer eserleriyle Türk ve Türkmen ülkelerinin dil ve kültür birliği yolunda büyük bir adım atmıştı. Derin tesiri Türk dünyasında yüzyıllarca hissedildi. Ahmet Paşa'dan başlayarak birçok Osmanlı şairi onun gazellerine nazireler yazıyor, Âzeri sahasına mensup bir şair olan Fuzûlî Leylâ vü Mecnun mesnevisinde ondan hayranlıkla söz ediyordu. Lâtifî Tezkire'sinde kaydedildiğine göre, Nevâî'nin Osmanlı ülkesine ilk defa Basrî adlı bir şair tarafından getirilen şiirleri "Şuarâ—yı Rûm" tarafından çok sevilmiş ve bu şiirleri anlamak için hususî lügatler hazırlanmıştı.

Osmanlı şairleri Nevâî'yi kendilerine o kadar yakın hissediyorlardı ki, şair Bihiştî, yine Latifî'nin anlattığına göre, affedilmez bir suç işlediği için kaçmak zorunda kalınca ona sığınmıştı; bir süre sonra elinde Nevâî ve Molla Câmî'nin imzasını taşıyan bir mektupla İstanbul'a döndü ve II. Beyazıd tarafından affedildi. Cemîlî, Anadolu Türkçesiyle şiirler söyleyen Türkistanlı bir şairdi ve Nevâî'nin üç ciltlik divanındaki şiirlerin tamamına nazire söylemişti. Kandî de, Nevâî ve Câmî'nin yanında bulunmuş bir Osmanlı şairiydi.

Esasen, lehçeleri ne kadar farklı olursa olsun, bütün Türk şairleri, şiir dünyalarını müşterek bir kültür ve inanç zemini üzerine kurup aynı efsaneleri ve aynı sembolleri kullandıkları için birbirlerini anlamakta hiç güçlük çekmiyorlardı. Paylaştıkları dünya itibariyle hepsi birbirinin akrabasıydı. Nedim ve Şeyh Galib gibi divan şairleri hiç üşenmediler, onun şiirlerini anlayabilmek için Doğu Türkçesini öğrendiler ve bu Türkçe'yle şiirler yazdılar.

Bugün de Türk dünyasının bütün aydınları aynı şekilde birbirlerini anlamak için samimiyetle çalışarak ortak kültür zeminini tahkim etmek zorundadırlar. Nevâî'nin hârika bir model olduğunu unutmamak gerekir.

Umarım, bu büyük şair ölümünün beş yüzüncü yılında birileri tarafından hatırlanır.



* Nevâî hakkında Türkçe'de yazılmış en kapsamlı çalışma, Agâh Sırrı Levend'in Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan dört ciltlik Ali Şir Nevâî (Ankara 1965) adlı eseridir. M.T. Aybek'in Nevâî adlı romanı D. Ahsen Batur tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmış, 1995 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanmıştır.

** "O âdil zâtın ikbâline nisbetle keremi Baykara'nın keremiyle mukayese edilirse, Ali Şir'in ruhu hicap duyar".

ÖNERİLEN YAZILAR