DOSYALAR

Ünıversıtelı elmacı

Ünıversıtelı elmacı
Türkiye'de çiftçi olunmuyor ancak doğuluyor. Başka sektörlerden para kazanarak çiftçilik yapan insanlarımız yok denecek kadar az. Tarımda yıllardır uygulanan yanlış politikalar köylünün boğazına kadar borç batağına batmasına neden oldu. Türkiye'nin her alanda olduğu gibi tarımda da büyük yapısal bozuklukları var ve bu çarpıklıkları düzeltebilecek cesur, kararlı adımları, siyasiler bir türlü atmıyor ya da atamıyor. Ve bugün köylülerin geldiği noktanın ötesi yok. Köylerden kaçıp şehirlerde iş bulmak da 70 ve 80'lerde olduğu kadar kolay değil.

Bu ülkede ziraatçi öğretmen, eczacı müdür, işletmeci tezgahtar oluyor. Kimi, 'ne iş olsa yaparım abi' mantığıyla ekmek peşine düşmüş. Ömrünün en verimli çağlarını okumak adına geçiren ve bu uğurda saç ağartan insanların, meslek hayatına atılmaları gerekirken, uygulanan yanlış istihdam politikaları ve torpil, adam kayırma, rüşvet v.b uygulamalar yüzünden birçok yüksekokul diplomalı gençler ya işsiz geziyor ya da orada burada ayak işleri yapıyor. İnsanın ve emeğin bu kadar ucuz olduğu başka ülke var mı bilemiyorum ama bildiğim birşey var ki; eğitimli insan kolay yetişmiyor.

Basit bir işçi alımında bile ideolojinin ön plana çıktığı bir ülke burası. Bu kadar yozlaşmış, bu kadar adaletten ve hakkaniyetten uzak bir yönetimde bir ODTÜ'lünün ya da Boğaziçili'nin pazarlarda limon satmasını yadırgamamamız gerekiyor. Ama bu ülkeyi gerçekten seven insanların vicdanları sızlamadan edemiyor. Her neyse geleceğe dair umutlu olmamız gerekiyor.

Boğaziçi mezunu bir meyvacı

Tüm bunları niçin anlattık? Sadede geliyoruz. Adı, Ahmet Karan. İstanbul Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler'den 1992 yılında mezun oldu ve hiç beklemeden baba topraklarını işletmeye başladı. Herşey tabiatına aykırı görüntü veriyordu. Zira, Türkiye'nin en seçkin okulundan mezun olmuştu ve branşı olmayan bir alanda yeni bir şeyler yapma çabasındaydı. Görünürde tabiatına aykırıydı ama özünde herşey yerli yerindeydi; herşey bir o kadar iyi gidiyordu.

Boğaziçi'nden mezun olduktan sonra meyvacılık yapmasının biraz mecburiyet biraz da istekle gerçekleştiğini söylüyor kahramanımız Ahmet Karan. Nedenini ise dedelerinden kalan toprağa bağımlı kişiliğe bağlıyor. İstanbul gibi metropol bir şehirde yaşamın zorluğu ve Türkiye'de özel ya da kamu kuruluşlarının hemen hepsinde aynı yapının sergilenmesi de oldukça etkili Karan'ın Amasya'ya kaçışında. "İstanbul'da bir yerden bir yere giderken en az 3 saatiniz gidiyor. Benim hayatımda bu kadar boşa geçirecek zamanım yok" diyor. Ne demeli, sonuna kadar haklı bir ifade.

Öğrenim hayatının önemli bir kesimi İstanbul'da geçmiş Ahmet Karan'ın. Özellikle üniversitenin son iki yılında memleketine gelip kendi arazisinde çalışan ve o zamanlardan kafasına meyvacılık fikrini yerleştiren Ahmet Karan, "1992 yılında meyvacılığa başladım. 3 senedir geleneksel tarım, 5 yıldır da meyvacılıkla uğraşıyorum. Geleneksel tarım kolay bir uğraş ama meyvacılık başlı başına çok bilgi ve kültür gerektiren bir iş. Yani bir yılda öğrenilecek bir iş değil, en az 8—10 yıl gerektiren bir uğraş bu" diyor.

Çiftçi olunmaz ancak doğulur

Başka sektörlerden paralar kazanıp sonradan çiftçilik yapan insanlara rastlayamayız ülkemizde. Ahmet Karan'ın da söylediği gibi; "Türkiye'de çiftçi olunmaz ancak doğulur."

Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde böylesine bir kast sistemini hatırlatan bir yapılanma görmek mümkün değil. Bizde hâlâ üniversite mezununun tarım ya da meyvacılıkla uğraşması şaşkınlıkla karşılanırken, gelişmiş ülkelerde okumamış çiftçi ya da üretim yaptığı alanda uzmanlaşmamış köylüyü bulmak neredeyse imkansız.

Şu anda 160 dönümlük bir arazide meyvacılık yapan ancak 400 dönüme çıkarma gayretinde olan Karan, "Benim şimdi yapmaya çalıştığım meyvacılık ne tamamen modern ne de tamamen geleneksel. Çünkü ilk kurduğum meyva bahçesi daha çok geleneksel meyvacılığa dayanıyordu. Son zamanlarda kurduğum bahçeler ise modern. Fakat ileride kuracağım yeni bahçeler tam anlamıyla modern olacak" diyor.

İnternetli çiftçi

Meyvacılık sektöründe hatadan geriye dönme gibi bir lüksü olamıyor insanın. Dikilen ağaçların tekrar sökülmesi, dikiminden daha masraflı. Bu nedenledir ki, meyvacılık oldukça riskli bir sektör. Türkiye'de özellikle modern meyvacılık yapılmadığı için bu risk çok daha fazla. Bunu Ahmet Karan şöyle aktarıyor; "İnternet aracılığı ile bilgiye ulaşmakta bir sorun yok. Ancak ilk bahçemizi kurduğumuzda şeftali ile kiraz ağaçlarını aynı bahçeye dikmekle büyük hata ettik. Anlayacağınız hatamızı sürdürmek zorundayız."

Modern tarımda veya modern meyvacılıkta teknolojiye paralel olarak her geçen gün yeni bir gelişme elde ediliyor. Bunun en güzel örneğini de elmada görmemiz mümkün. Dünyada şu anda 5 bin elma çeşidi var. Bunların bir kısmı bilimsel yollarla ve aşılamalarla elde edilmiş. Ağaçların meyva verme sürelerinde de bunu görmek mümkün. Yine Karan'a kulak verelim; "Eskiden bir dönüm araziye ancak 15 tane ağaç dikerken şimdi 250 tane dikebiliyorsunuz. Bununla da kalmıyor tabii, klasik yöntemle bir elma ağacının tam olarak verimli meyva vermesi 12 senedir. Yeni üretim şekli ile 5 senede daha kaliteli ürün elde etmek mümkün. Yine modern meyvacılıkta belli bir kaliteyi sürdürmek mümkün iken klasik yöntemde kalite devamlılığını sağlamak mümkün değil. Bunlarla birlikte bir de modern meyvacılığın işçiliği çok daha hesaplı ve üretim kaybı klasiğe göre yok denecek kadar az".

Elma artık bir sektör

Gelişmiş ülkelerde elmacılık bile başlı başına bir sektör. Sanayide üretilen mallar gibi her yeni gün için yeni bir icadın yapıldığı ya da yapılmaya çalışıldığı, bizim ise elma deyip geçtiğimiz bu meyva dünyada başlı başına bir sektör. Türkiye'de şu anda üç çeşit elma çeşidi rağbet görmüş durumda. Bunlar Amasya elması olarak bildiğimiz misket elması, golden delicious ile starking delicious. Yani sarı ve kırmızı elmalar. Bunların dışında şimdi piyasaya yeni giren grany smith var. Bunun piyasada tutup tutmayacağı henüz belli değil. Bunun ağacını yetiştirmeye kalksanız ayrı bir risk, yetiştirmezseniz ayrı bir risk. Kötü olan da burada hatadan geri dönüş yok, diktiğiniz ağacı sökemezsiniz, ağacın yetişmesi için geçen 3—5 yılınız da cabası.

Her sıkıntının yeni bir açılım getirdiği felsefesine inanan bir insanım. Yani her fırtınanın sonu aydınlıktır. Avrupa'da 1960'larda Fransa'nın Hollanda'ya yaptığı elma ihracatı ile bu ülkenin çiftçileri çok zor durumda kalır. Zira Fransa elma sektöründe çok güçlüdür. Hollandalı üreticiler pazarı Fransızlar'a kaptırınca yeni keşifler aramaya koyulurlar. Bu sırada 1800'lü yıllardan beridir İngiltere'de yürütülen aşılama yöntemi ile yeni kök ve elma çeşidi oluşturuyorlardı. Hollandalı elma üreticileri İngiltere'den bu yeni elma çeşitlerini ülkelerine getirerek birkaç yıl içerisinde netice aldılar ve ayakta kaldılar. Ve dünyada artık elma üretiminde bir devrim yaşanmasına da aslında sebep oldular. Tam ve yarım bodur elma ağaçları artık gelişmiş ülkelerde uygulanıyor ve artık bu alan sektör olma niteliğini kazanıyor. Bugün Avrupa ile birlikte, ABD, G. Afrika, Şili, Yeni Zelanda, Avustralya ve Brezilya dünya elma pazarına sahip ülkeler.

Tarımda toprak reformu şart

Türkiye her alanda olduğu gibi tarımda da büyük yapısal sorunlar ile karşı karşıya. Tarımda yıllardır uygulanan ve halen uygulanmakta olan yanlış politikalar sonucu istenilen verim bir türlü yakalanamıyor. Gelen her hükümet tarım kesiminde çalışan insanların derdine deva olacağı yerde ürün başına 5—10 bin lira fazla vererek ucuz politikalar peşinde koşarak oy kapma yarışında.

Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 45'i hâlâ köylerde ve bu kesimin tek tek derdini dinleyerek bir çözüm bulmak imkansıza yakın bir noktada. Türkiye'de gerek aile başına gerekse kişi başına düşen toprak arazisinin oldukça küçük olduğunu söyleyen Karan, "Bugün başta ABD olmak üzere bir çiftçi 100, 120 bin dönümlük meyva bahçelerinde üretim yapıyor. Meyva üretimi çok zor bir uğraş. Size bir örnek vereyim, tarımda bu kadar insan barındırmanın sakıncasını. Bir Türk kasabasında ortalama 100 traktör vardır. Bu traktörlerin toplam değeri birkaç trilyon eder. Kasabanın sahip olduğu aynı büyüklükteki araziyi ABD'de bir kişi işletiyor ve buraları da 3 traktör ile işliyor. Bu traktörlerin ekipmanları ile birlikte bu insana maliyeti 200 milyar civarında oluyor. Biz aynı araziyi insan emeğini bir kenara bırakalım, 3—5 trilyona mâlederken ABD'liler ya da Avrupalılar bunu 200 milyara mâlediyor. Elde ettikleri kârı da bizim gibi geri ülkelere kredi olarak veriyorlar. Verdikleri krediden aldıkları faizlerle üretim harcamaları neredeyse sıfır oluyor. Bu nedenle bizde üretim çok pahalı oluyor ve dünya piyasalarıyla yarışamıyoruz" diyor.

Anlaşıldı; Türk "çiftçisinin", önce çiftçiliği öğrenmesi, yani yaptığı şeyin, kendisine meslek olarak yakıştırılan işin ne olduğunu öğrenmesi gerekiyor. Ardından da işletmeciliği. Zira bu gerçekleşmedikçe ne köylü hakkını savunabilir, ne üretimde maliyet düşüklüğü elde edebilir, ne de milletin efendisi, efendiliğini yaşayabilir.

ÖNERİLEN YAZILAR