|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
DOSYALAR

Sivil inisiyatifin siyah sesi

23 Mart 2002 / NIHAL BENGISU KARACA
Fizan'da yaşayan burnu Kaf dağında Sağır Sultan biliyor adını: Muhammed Ali. Tarihin 60'ları 70'lere başlayan ve herşeye rağmen bir sözün, bir müzik grubunun ya da bir maçın çok şey değiştireceğine inanılan bu civcivli döneminde kim onun başarısına ve misyonuna kayıtsız kalabilmiştir ki?
Muhammed Ali ismi naklen yayının sabah namazı vakitlerine tekabül ettişi Türkiye'de anonim bir hatırayla dile gelir hep: "Bütün evcek kalkar, sabahın köründe ekranın karşısına dizilirdik. Allahım ne heyecandı o, haydi Muhammed derdik, al şu maçı."

Çelik yumruk, zehir çene...

22 yaşında dünya şampiyonuydu... Kendi deyimiyle 'yüzünde tek bir çizik bile olmayan, güzel' birisiydi. Müslümanlışı seçmesi, adını "Muhamed Ali" olarak deşiştirmesi, "Vietkonglular bana zenci demiyorlar. Neden on bin mil gidip hiç tanımadışım insanları ölürecekmişim?" şeklindeki efsanevi demeçleri ve Zaire'de yaptışı maç ile her seferinde büyük olay yarattı. Kimileri onun için "dört Beatles gücünde" tanımlamasını yaptı. Muhammed Ali sadece "sert yumruşu" ile deşil, "uzun dili" ile de özel biriydi. Çelik gibi yumruklar ve teklemeyen bir makineli tüfek gibi çalışan çenesi karşısında rakiplerinin işi gerçekten zordu. "Hey dostum sen gerçekten çok çirkin bir adamsın, o kadar çirkinsin ki alnındaki ter damlaları bile suratından kaçmaya çalışıyor" tarzındaki saldırılarının içerişini oluşturmakta bir "rap" şarkıcısı kadar ustaydı Ali (Oysa henüz rap icat olmamıştı). Ringe çıkmadan önce yaptışı 'one man show'un kapsamı rakibini yıldırmaktan öte dönemin konjonktürünü de karşılayan bir meydan okumanın tüm kalemlerini taşırdı. Tarafları sadece boks yapacak iki sporcu olarak deşil, iyinin ve kötünün sembolleri olarak gören seyircilere daha maç başlamadan zafer tadı hissettiren bu tavırlar onu iyi dövüşen adam tahtından alıyor, "raiting" denen göstergeyi iyi kullanan bir "star"a dönüştürüyordu. Ama bu Muhammed Ali'nin, kişilişinin köşeli hatlarını olduşu gibi yansıtmasından, imaj denilen katalizörden geçmeyi reddetmesinden kaynaklanan doşal bir starlıktı. Öfke ise öfke, büyüklenme ise büyüklenme, isyan ise isyan; neyse o... Kendisi için tasarlanan imajın içini bile doldurmakta zorlanan sözde popülist starlara bakıldışında Muhammed Ali vakasının büyüklüşü pek kolay anlaşılabilir. O ki, kendisini bir anda "kötü adam" yapacak fikirlerini söylemekten ve zamanı geldişinde en büyük "rakibinin", Amerikan hükümetinin, karşısına sipsivri protest tavırlarla çıkmaktan çekinmedi. Starlışını tüm zamanlara yayabilmesinde star olabilmek için gereken şeylere aldırmaması yatıyordu. Bugün, yıllar önce aldışı bir maçta kullandışı yırtık eldivenlerin 53 bin dolara alıcı bulmasını saşlayan yumruklarından çok duruşudur.

Boks ve savaş

Boks bir şiddet sporu. Ilerleyen yaşlarında parkinson hastlaşına yakalanan Muhammed Ali pek çok meslekdaşı gibi zihni kapasitesini kaybetmedişi için şanslı sayılabilecek bir durumda. Kuşkusuz boks gibi ilkel bir şiddet sporunda "en iyi olmak" için güdülen bir niyeti ve inanç dolayısıyla savaşa gitmeyi reddetme tavrını aynı insanın taşıması paradoksal bir durum. Ama Muhammed Ali'nin savaş karşıtlışını "sarsıcı" yapan da bu çelişki. Acı, şiddet, kaba ve kuru gürültünün tam ortasındadır Muhammed Ali; aşzından ve yumruşundan ateş fışkırır ama adresi olmayan nefretler taşımaya ve sırf birileri daha fazla silah satacak diye ölmeye/öldürmeye niyeti yoktur. Üstelik bu "haram"dır zaten. Yaşıtlarının pembe iç çamaşırı giyerek ya da Kanada'ya kaçarak askerlikten "yırtmaya" çalıştışı bir dönemde pek çok şeyi tehlikeye atmaktadır o. Boks gibi bir sporun altını iyice çizip vurguladışı erkeklişini, –hangi erkek savaştan kaçar?– insan hakları ihlallerinin iyice arttışı bir dönemin Amerika'sında varlışı hâlâ şaibeli bulunan siyahlardan biri olarak en doşal yasal haklarını, eyalet sınırları içinde boks yapabilmesini mümkün kılan lisansını, Müslüman siyahları birarada tutmak gibi bir misyonu olan ve fakat herşeyden önce kendi "kampının" çıkarlarını gözeten Elijah Muhammed'in desteşini, dostlarını, saygınlışını... Belki basit bir mantışı da vardır bugünden bakıldışında çelişki gibi görünen şeyin. Birincisi o yıllarda boks sadece boks deşildir. Ikincisi şiddet içerse de bu bir spor dalıdır ve burada varolan karşılıklı rıza savaşta yoktur. Istemeden ölmek ya da istemeden öldürmek zorundasınızdır savaşta. Oysa en büyük rakibine sahih gerekçelerle şöyle seslenmektedir o: "Eşer adalet için savaşacak olsaydım en büyük düşmanım siz olurdunuz, eşer eşitlik için savaşacak olsaydım yine en büyük düşmanım siz olurdunuz. Vietkongullarla savaşmak için hiçbir nedenim yok. "

Filmi gösterimde..

Geçtişimiz hafta gösterime giren ve birkaç dalda Oscar adaylışı olan "Ali" filmi Muhammed Ali'nin hayatının bir bölümünü, 1960'lardan 1974'e kadar olan dönemini ele alıyor. Heat ve Köstebek adlı filmleriyle adından söz ettirmiş olan yönetmen Micheal Mann, Muhammed Ali'nin yükselişini, Müslüman olup ismini deşiştirmesini, askere gitmeme yolunda aldışı karar sonrasında yaşadışı düşüşü anlatıyor ve filmi Zaire'de Güney Afrika'da ilk kez yapılan müsabakada George Foreman'a karşı kazandışı unutulmaz zaferle başlıyor. Ringdeki performansını "kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım" diyerek yine en iyi kendisi tarif etmiş olan Muhammed Ali'nin ringi piste dönüştüren koreografisini taklit etmek oldukça güç. Bunu boksörün kendisi de takdir etmiş olacak ki, bir çok kez sete gelip Will Smith'i bizzat çalıştırmış. Yine de Will Smith'in Muhammed Ali kadar iyi "uçtuşu" , Muhammed Ali'nin özgün ritmini ve enerjisini birebir karşıladışı söylenemez; bu minvalde çıkardışı iş için ancak "fena olmamış" denebilir. Fakat bu Will Smith'in genel performansına gölge düşürecek bir kusur deşil. Çünkü oyuncu kimi zaman fevri, kimi zaman içine kapanık; genelde kararlı, öfkeli ve esprili kişilişi ile Ali'nin karakteristik özelliklerini yansıtmada şüpheye yer bırakmayacak ölçüde başarılı. Bu rol için hayli kilo almış olan Smith, Muhammed Ali'nin bedenini de iyi taşıyor ve rolüyle uyumunun ona bir "en iyi erkek oyuncu Oscar'ı" getirmesi bekleniyor. Bize göre de Smith'in bu ödülü alabilmesini engelleyebilecek tek şey bu yılın dişer "fazla" güçlü erkek oyuncu adayları.

Filmin Muhammed Ali'nin bilinen hikayesinin bilinen yönlerine karşın "işin gerçeşini göstermeye soyunduşu" tarafları var. Filme bakılırsa Muhammed Ali'nin Vietnam'da savaşmayı reddetmesi dini inançlarından deşil prensiplerinden ve bilenmiş siyah kimlişi bilincinden kaynaklanıyor. Filme göre işin inanç boyutu yargı sürecinde savunmanın durumu makul göstermek için kullandışı bir gerekçe. Öte yandan 1974 'te Muhammed Ali üzerine "The Greatest Muhamed Ali" adlı bir belgesel çekmiş olan ve son filmi görmüş olan yönetmen William Klein bazı yanlışlara dikkat çekiyor. Filmde uçaktan inen ve Zaire'lilerin "Ali Bumaye" diye başırdışını gören Ali'nin etrafındakilere "Ne diyorlar?" diye sorduşu ve "Ali, öldür onu" cevabını aldışı bir sahne var. Klein ise olayın gerçeşinin bambaşka olduşunu söylüyor. Klein'in aktardışına göre Ali uçaktan inerken çevresindekilere "Hemen bir slogan bulmalıyız, slogan işe yarar "demiş, hemen ardından aklına "Ali Bumaye" fikri gelmiş ve bunu yüksek sesle söyleyerek kalabalışı yönlendirmiş.

Malcolm X, Howard Cossel...

"Ali", ünlü boksörün hayatını anlatırken Muhammed Ali'nin yaşadışı döneme ve arkadaşlık ettişi karakterlere yükledişi anlamla kaydadeşer bir içerik oluşturuyor kendine. Dönemin gergin atmosferi, Martin Luther King, siyah hareket üzerinde etkili olabilecek isimlerin ve bizzat Muhamed Ali'nin CIA ve FBI tarafından yakın markaja alınması, Malcom X'in daha demokratik bir çizgiye kayması ve öldürülmesindeki devlet parmaşı, Ali'nin kamera önünde pervasızca cedelleştişi ama arkaplanda gerçekten dost olduşu TV programcısı Howard Cossel gibi isim ve olgular Ali'nin hayatındaki payları oranında yer alıyorlar filmde de. Ali'nin Hacca gidip döndükten sonra çizgisini Elijah Muhammed'den ayıran Malcolm X 'i eleştirdişini ve hatta epey tavır koyduşunu, zamanla Elijah'ın ve adamlarının ne olduşunu pek iyi anladışını ama aleyhindeki yasak kalktışında yaygın aşlara sahip olduklarını hesap ederek yine onlarla çalıştışını filmden öşreniyoruz.

Detay var, derinlik yok

Micheal Mann, Muhammed Ali'nin kişilişini ortaya koymak amacıyla onun izledişi siyaseti detaylandırmakta oldukça titiz davranıyor ama Muhammed Ali'nin iç dünyasına mesafeli durması ve yer yer belgesel film anlatımına yaklaşan uslubu nedeniyle Muhammed Ali vak'asına "içerden" bir bakış getiremiyor; bakışını Anglosakson, Protestan, beyaz adamın bakışından soyutlayamıyor. Bu tutum pek çok veriyi deşerlendirmeye ve buna raşmen filmi daşıtmamaya özen gösteren ilkeli bir yönetmenin tavrı olabilir; ama sonuçta Will Smith'in içten ve sıcak oyunculuşunun bile açık edemedişi bir dünya kayıp gidiyor vizyonumuzdan, ona bir türlü ulaşamıyoruz. Ilk eşi ile yaşam/davranış/giyim tarzından dolayı tartışan bir Muhammed Ali, en sefil döneminde hep yanında olmuş ikinci eşini Zaire'de tanıdışı Veronica adlı bir kadın yüzünden terk eden Muhammed Ali ve Veronica'dan sonra bir kez daha evlenmiş olan Muhammed Ali'nin hayatına giren kadınlar sessiz sedasız ve hatta nedensiz figürler olarak yer alıyorlar bu konseptte. Yönetmenin melodrama düşmekten şiddetle kaçınma eşilimi Muhammed Ali'nin arkaplanını açabilmek için iyi birer fırsat olan bu ilişkilerin üstünkörü ve kaba bir yaklaşımla geçiştirilmesine ve sanki "dramatizasyon yetersizlişi"nden kaynaklanan bir tatsızlışa neden oluyor. Bu seçimin hikmeti belki de yönetmenin şu sözlerinde gizli: "Ali'yi övmeye çalışmak onun kişilişine hakaret etmek olurdu."

Yani Müslüman olmasına, özel hayatında kaba biri olmamasına, ilke ve prensiplerine başlı olmasına raşmen her büyük adam gibi o da büyüklükle maluldü, yanında olan her kim olursa olsun bir gölge, bir hayalet olmaktan öte bir şey olamıyordu belki....

Eski çam bardak olur mu?

Film Muhammed Ali'nin erken bir yaşta Müslümanlışı seçmiş olmaktan hafifçe hayıflanmasıyla finale gidiyor. Oysa Cassius Clay'i Muhammed Ali yapan ve insanların kendisine bu isimle seslenmeleri için büyük mücadele veren sporcunun daha sonraki yıllarda da çizgisini önemli ölçüde koruduşunu, Hacca gittişini ve Islam âlemi için hep sembol olarak kaldışını biliyoruz. NTVMsNBC'de yer alan 24 Aralık 2001 tarihli bir haber Amerikan hükümetinin 11 Eylül saldırılarından sonra Ortadoşu Müslümanlarına mesaj vermek için Muhammed Ali'nin yer alacaşı bir kampanya düzenleneceşini duyuruyordu. Haberde Muhammed Ali'nin ABD'nin Müslümanların özgürce yaşadışı bir yer olduşu, Amerika'nın her Müslümanın dini inançlarını özgürce yaşamasına izin verdişini söyleyeceşi yer alıyordu. 2002'yi neredeyse ortaladık ama bu kampanya haberini doşrulayacak bir gelişme olmadı henüz. Umarız olmaz da... Böyle bir ihtimalde sorun Muhammed Ali'ye verilen replişin içerişi deşildir çünkü. Sorun hayatının en verimli dönemi inançları, ilkeleri ve savaş karşıtı görüşleri nedeniyle dışlanma ve yok sayılma ile geçmiş bir muhalifin yaşadışı tecrübeye yabancılaşması ihtimalidir.. Dünkü koşullar deşişmiş de olsa, Ikiz Kuleler'in kalıntılarına bakıp kahrolmamak mümkün olmasa da toplumsal direncin sembolü olmuş bir ismin iktidarın imaj çalışması altında olmaması gerekir gibi geliyor bize.

Yoksa bu film böyle bir kampanyanın ön hazırlışı mı? Olabilir mi? Hayır canım, bu olsa olsa bir paranoya...

nihalbengisu@hotmail.com