DOSYALAR

MHP’den Diyarbakır milletvekili olsa bölge rahatlar

  • Nursel Dilek Manavbaşı
MHP’den Diyarbakır milletvekili olsa bölge rahatlar

MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural, Diyarbakırlı; ancak İzmir milletvekili. Partisinin Diyarbakır’dan milletvekili çıkarması hâlinde bölgenin rahatlayacağı inancında.

MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural, Meclis’in sivri dilli üyelerinden. Muhalefet denince akla ilk gelen isimlerden. Düzenlediği basın toplantılarındaki tavırları, Parlamento muhabirlerinin dilinde. Onu izleyen gazeteciler, “Yine uzun konuşacak, bir de bunun deşifresi var!” diye hayıflanarak giriyor toplantılara. Fakat renkli bir kişilik olarak arz-ı endam ediyor Meclis’te. Farklı bir basın toplantısını izlemek için onun konuşmalarını takip edenler de var.

Medyada yer almaya çalışırken görsellikten yardım alıyor. Bazen vuvuzelayla basının karşısına çıkıyor, bazen bir vagonla. iPad’ini elinden düşürmüyor. Kürsüdekilere laf atması, ani çıkışları kimilerine göre antipatik kılıyor onu. “Çok konuşuyor, uzun konuşuyor; fazla çığırtkan, popülist” diyen de var;  muhalefetini beğenen de. Hatta Meclis’te ‘tek başına muhalefet’ lakabına bile sahip. Toplumun üretken olduğunu, bu yüzden fikirlerin çoğunu vatandaştan aldığını söylüyor.

Bürokrasiden geliyor; ama yaklaşık 20 yıldır siyasetin içinde. Bakanlık dönemiyle ilgili “Koltuğa oturmamla kalkmam bir oldu.” diyor. 11 aylık bakanken 3 Kasım genel seçiminde partisinin oyları seçim barajının altında kalınca, o da veda etmiş koltuğa. Fakat 2007’den bu yana üstlendiği partisinin grup başkan vekilliğini kimseye kaptırmadı. Taban tabana zıt fikirlere sahip BDP’lilerle yan yana oturmaktan rahatsızlık duyuyor. “Benim bir duruşum var.” diyor. Ancak Oktay Vural’ın bilinmeyen bir yönü var. Kendisi MHP’nin tek Diyarbakırlı milletvekili; ama İzmir’den seçilmiş. Çocukluğu, gençliği Diyarbakır’da geçmiş. Partisinin Diyarbakır’dan bir vekil çıkarması onun hayalleri arasında. “Kendiniz neden olmuyorsunuz?” sorusuna politik cevaplar veriyor.

Aslen Siirtli Vural ailesi. Annesi de babası da Siirt Tillolu (şimdiki adı Aydınlar). Baba Hasan Bey, ticaretle uğraşıyor, serbest muhasebecilik yapıyor. Yaptığı iş, Diyarbakır yolunu açıyor ona. Diyarbakır’ın Ofis semtinde Barutçu Apartmanı’na yerleşiyor aile. Zemin katta, sobalı bir evde geçiyor çocukluğu, üç erkek kardeşle. O zamanların Diyarbakır’ı, ‘Doğunun Paris’i olarak adlandırılıyor. Kültür, sanat, ticaret açısından zengin bir yer. Süleyman Nazif’lerin, Ziya Gökalp’ların yetiştiği topraklarda kavga gürültüden eser yok. Anne babanın da önem verdiği yegâne şey eğitim o zamanlar. Dört erkek çocuklarının da okuması için çabalıyorlar. Nitekim ağabeylerden biri tıbbı, diğeri kimya fakültesini kazanıyor. O dönemler Oktay Vural Mehmetçik İlkokulu’ndan mezun oluyor. Çocukluğu yazları Tillo’da akrabalarla gidilen Kur’an kursunda, kışları ise tellerden araba yapıp oynadığı, su sattığı Diyarbakır’da geçiyor. Küçükken de girişken ve konuşkan biridir. Siyasal yapılanması ortaokulun sonlarına doğru başlıyor. Orta üçüncü sınıftayken katıldığı bir münazara dünya görüşünün şekillenmesine yardımcı oluyor: “Konu, ‘Toplumun ilerlemesinde kadınlar mı, erkekler mi daha fazla yer alır?’ Ben kadınları tutmuştum. Çünkü dünyayı insanlık dramına götüren olayların yaşanmasına hiçbir kadın sebep olmamıştı. İşte o yaşlarda siyasetle ilgilenmeye başladım. Kapital’i filan da okuduktan sonra her milletin kendine özgü bir sistem izlemesi gerektiğine inandım. Bir farkındalık oluştu, Dokuz Işık, Alparslan Türkeş ve milliyetçilikle tanıştım.”

18 yaşına kadar Diyarbakır’da yaşıyor. Üniversite sınavında son tercihi matematik bölümü mutlu etmiyor onu. Ön kayıtla başka yerleri tercih ediyor. Ancak içinde hep hukuk okumak vardır. Kaydını donduruyor, kursa yazılıyor ve sonunda istediği oluyor: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi.

İstanbul’a geldiğinde çatışmaların içinde buluyor kendini. O zamanlar İstanbul Beyazıt Kampüsü siyasi mücadelenin en yoğun yaşandığı yerdir. Dört yılın sonunda kendi deyimiyle ‘koklama yoklama yöntemiyle’ kazasız belasız mezun olur. (Aynı fikirdeki kişilerle arkadaşlık etme koklama, kavga ise yoklama anlamında.) Mehmet Gül ve Sadık Yakut’la aynı okuldadır. Ülkücülerin o zamanki uğrak mekânı ‘Küllük’te geçirir vaktini.

Başbakanlık’ta tank görünce

Üniversiteden sonra Devlet Planlama Teşkilatı’na (DPT) girer. Dönemin DPT Müsteşarı Turgut Özal’la çalışma imkânı bulur. Kısa süre sonra 12 Eylül darbesi olur. Başbakanlığın önündeki tankı, koridordaki askerleri görünce içi sızlar. Kamu görevlisi olmasına rağmen “İhtilal döneminde bürokrat olunmaz!” diyerek ayrılır görevinden: “Hasan Celal Güzel o dönem İzmir’den bir hocanın asistan aradığını söylemişti. ‘Burada hizmet etmek mümkün değil, bari kariyer yapayım’ diyerek İzmir’e gittim.” Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye bölümüne asistan olarak girer. Yüksek lisans ve doktorasını tamamlar Yardımcı doçent olduktan sonra görevlendirmeyle Başbakanlığa döner. Müşavirlik, Botaş Genel Müdürlüğü’nün ardından Özal’ın isteğiyle Devlet Denetleme Kurulu üyeliğine getirilir. 1995’te Türkeş’in isteğiyle siyasete atılır. 1999’da MHP’den İzmir Milletvekilli seçilir. Enis Öksüz’den sonra Ulaştırma Bakanlığı’na getirilir. 11 aylık bakanlık döneminde erken seçime giden Türkiye, partisine bir şans daha vermez. Baraj altında kalan parti 2007 seçiminde tekrar Meclis’e girer. O tarihten beri partisinin grup başkan vekillerindendir.

-18 yaşına kadar Diyarbakır’da geçen bir çocukluk. Diyarbakır’ın sizde bıraktığı iz nedir?

Hüzün. Çünkü Diyarbakır eski Diyarbakır değil. Bir şehir kültürü vardı Diyarbakır’da. Önemli bir eşrafı vardı. Kültürüyle, sanatıyla, sosyal ve ticari hayatıyla oturmuş bir kentlilik vardı. Kürt-Türk diye bir şey yoktu. En güzel Türkçe belki Diyarbakır’da konuşulurdu. Kimliklendirme ya da alt kimliklendirme diye bir şey söz konusu değildi. Çocukluğumun Diyarbakır’ı maalesef siyasal gelişmelerle büyük bir köy hâline dönüştü. En son miting için gittiğimde gördüm. Ancak daha huzurlu bir kent olma arzusu var insanlarda.

-Nasıl olacak? Partiniz terörle mücadele konusunda sürece katkıda bulunmuyor. Diyarbakır’dan milletvekiliniz bile yok.

Biz neyi engelliyoruz? Sınır ötesi operasyon yetkisi istendi. Verdik. Kullandılar mı? Kamu Düzeni Müsteşarlığı kuruldu, ne oldu? İstihbarat paylaşımı ne oldu? Böyle bakıldığı zaman Türkiye bir siyasal çözüme yönlendirilmek isteniyor. Bu siyasal çözümü MHP kabul etmiyor. MHP’yi bu sürecin bir parçası hâline getirip direncini kırmak istiyorlar. Daha önce AK Parti denedi, olmadı şimdi CHP, MHP’yi katmak istiyor. O zaman sorum şu: “AK Parti ve CHP’yi yönlendiren kim?” Demek ki bir büyük şef var. Biz bunlarla görüşeceğiz, onlar bir taraftan PKK’yla, Barzani’yle görüşecek, nasıl çözülecek? Bu bir çözüm değil, çözülmedir. Onun için de bizim partimiz olmayacak. Madem ikisi çözecek, hayırlı bir iş yapsınlar da görelim.

-Bu süreçte yer almayacaksınız yani?

Evet, açılımda yer alsaydık ne olacaktı? MHP Habur’un, Oslo görüşmelerinin ortağı olurdu. Bir rahatsızlık varsa teşhisinin önce yapılması gerekmiyor mu? Mehmet Akif diyor ki; ‘Önce derdi söyleyin derman zaten bulunur.’ Derdin ne olduğunu bunlar söylemiyor, saklıyorlar. Kürt sorunu adı altında bir sorunu tanımlarsanız etnik kimliğe dayalı bir çözüm bulmak zorundasınız. O çözüm de millilikten, egemenlikten uzaklaşan bir çözüm olur. Bu Türkiye’yi millî toplum yapısından uzaklaştırır.

-Diyarbakırlısınız; ama İzmir milletvekilisiniz!

Türkiye milletvekiliyiz; ama İzmir’den seçildik. İzmir’le 1981’den bu yana ilişkim var, ömrümün bir kısmı orada geçti. Networklarımız İzmir’de oluştu. Doğumun geliştirdiği o şeyin dışında bir ilişki ağı yok Diyarbakır’da.

-Diyarbakır milletvekili olmayı istemez miydiniz?

Elbette. Her yerden olabiliriz; ama siyaseti sadece doğum yerine endekslemek yanlış. Ancak MHP’den bir Diyarbakır milletvekili olsa Diyarbakırlı rahatlar. ‘Yeter artık’ der. Adamlar iki arada bir derede. İnsanlar bezdirilmiş.

-Bu kişi neden siz olmayasınız?  

Nasip! Diyarbakır doğumluyum ama sosyal ilişki boyutu olarak bağım yok. Birtakım aile ilişkilerinin doğurduğu, aşiret ilişki ağının partiye getirebileceği şeyler vardır. Diyarbakır’da o kadar çok akrabamız yok. Sosyal çevre olarak İzmir’de bir ağ var.

-Diyarbakır milletvekilleriyle aranız nasıl? Mesela hemen yanınızda oturan, aralarında hemşehrilerinizin de bulunduğu BDP’lilerle?

Soğuk. Çok yüzlü politikayı sevmem. Bir ilke ve duruşu olmalı. Aynı kulisteyiz; ama diyaloğumuz yok. Benim attığım her adım bir camiayı temsil ediyor. Girdiğim mücadelede kimsenin bir şey kullanmasına izin vermem.

Ülkücü hareketten gelmediğiniz söyleniyor…

Orta son sınıfta Diyarbakır’da ülkü ocaklarına gidip geliyordum. O zamanlar “Ben Zaza’yım ama Türk milletindenim.” diye gelenler olurdu. 12 Eylül zamanında da ülkücüler arasında çıkan Hamle Dergisi vardı, Kenan Evren kapattı. Ülkücü camiadan gelmediğimi kimse söyleyemez.

-Neden her şeye muhalifsiniz?

Çünkü gidişata itirazım var. Temsil ettiğim insanlara karşı ‘Hiçbir şey yapmıyorsunuz’ dedirtmem. Sürekli her şeye karşı çıkan biri değilim; ama söyleyecek sözüm var.

-‘Çok uzun konuşuyor, çığırtkan’ gibi ifadelerle eleştiriliyorsunuz ama.

Biraz daha yavaş konuşsan diyenler var, doğaçlama konuşuyorum. Konular çok fazla, muhalefet edecek çok şey var. Orada bir haklılık payı var tabii; ama kafanızda o kadar çok şey var ki, bunları ifade etmek, mesajı doğru verebilmek lazım. Televizyonlar görselliği olan yerler. Bu süreçte bir itirazınız oluyor, onu çekip yayımlayınca her şeye itirazı olan adam gibi gösteriliyorum.

-Partidekiler eleştiriyor mu sizi?

Neden?

-Hep siz konuşuyorsunuz, siz ön plana çıkıyorsunuz diye?

Ben Parlamento’da grup başkan vekiliyim. Bir de medya yüzü diye bir şey var. İki kişi aynı şeyi söyler ama birinin söylediği farklı, diğerininki farklı algılanır. Benim bir medya yüzüm var. Gazeteciler gelip ‘illaki sizinle görüşelim’ diyor. Haberlerde çok çıktığımı düşünüyorum ama genel programlarda bir medya ambargosu yaşıyoruz.

-Rakipleriniz çoğalıyor ama. Artık Meclis’te farklı bir muhalefet yöntemi izleniyor. Kimi susuyor, kimi soyunuyor…

Ayıp bunlar bence. Bir şeyi anlatmanın yolu bu değil, kürsü soyunma yeri değil ki. Eylem, şiddet bunlar kabul edilebilir şeyler değil.

 

‘Ben romantik bir ülkücüyüm’

Oktay Vural’ın eşi Tuba Vural hem dekan hem öğrenci. ‘Arap atı gibi sonradan açıldığını’ söyleyen Vural, öğrencilik yıllarında ülkücü hareketin içinde yer almış. Kendi için yaptığı tanım da ilginç: Romantik ülkücü.

MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural’ın eşi Tuba Vural medyatik bir isim değil. Televizyonlarda veya gazete sayfalarında görmeye alışık olmadığımız birisi. Ancak böyle olmasına aldanıp evinin kadını olduğunu düşünürseniz yanılırsınız. Prof. Dr. Tuba Vural, Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi dekanı. Ayrıca Mesleki Eğitim Fakültesi’nin dekan vekili. Aynı zamanda afla yeniden okula dönen bir iletişim ve siyasal öğrencisi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Uluslararası İlişkiler bölümünde çift ana dal yapıyor. İletişim Fakültesi’nde asıl dal öğrencisi. Bir de yarım bıraktığı mastırı var. Bütün bu yoğunlukta meme kanseriyle mücadele eden milyonlarca kadından sadece biri. İşin aslı dekan, öğrenci, anne, siyasetçi eşi gibi birçok sıfatı yüklenen bir kadın o. Bu kadar yoğunlukta birçok şeye yetişmeye çalışıyor. Çocukları, eşi, evi, işi, öğrenciliği, siyaseti ve hastalığı… Oktay Vural’dan daha meşgul bir kadın var karşımızda.

Başarısız bir ilk ve ortaokul hayatından sonra kendi tabiriyle ‘Arap atı gibi açılmış’. Hızını alamayan bir üniversite tutkunu hâline gelmiş. İki fakültede birden okuyor. Bir fakültenin dekanı, diğerinin dekan vekili, 12 yıllık profesör. Sabahları oğlu yaşındakilerle aynı sıralarda oturan bir öğrenci, sonrasında ise fakültesine gidip dekanlık gömleğini giyen bir hoca. Şimdiye kadar kimseye belli etmeden süreci götürmeye çalışsa da aftan dönen öğrencilerle ilgili bir haberde yer alınca her şey ortaya çıkmış. Artık üniversitede herkes tanıyor kendisini.   

Tuba Hanım Ankaralı. Babası da kendi gibi iki üniversite mezunu. Hukuk ve ilahiyatı bitirmiş. Üniversiteye kadar Ankara’da geçmiş hayatı. Oktay Bey’le bir düğünde tanışmış. Oktay Bey İzmir’e, o Bursa’ya okumaya gitmiş; ama görüşmeler devam etmiş. Kısa süre sonra evlenmiş ikili. Darbe döneminde okumuş o da. İşgal altındaki bir ülkede yaşıyormuş hissine kapılarak gitmiş okula. Bölünmüş sokaklar, yakılmış kitaplar arasında geçmiş üniversite hayatı. Siyaseti hiçbir zaman düşünmemiş; ancak siyasi görüşü amcası sayesinde şekillenmiş. Gidip geldiği ülkü ocaklarında netleşmiş milliyetçiliği: “Amcam 12 Eylül döneminin sıkıyönetim savcısıydı. Ayrıca Türkeş’in ilk öğrencilerinden. Kahramanım gibiydi, o ne dese doğruydu benim için. Ben de kendimi ülkücü camianın içinde buldum. Oktay’la o ortamlarda tanışmadık ama aynı fikirlerin savunucularıydık. Ben marş dinlerken gözleri dolan, romantik bir ülkücüyüm.”  

-Romantik bir ülkücü olarak eşinizin muhalefet yapma tarzını nasıl buluyorsunuz?  

Oktay’ın bu işi iyi yaptığını düşünüyorum. Muhalefeti de, siyaseti de... Ancak uzun tutuyor konuşmalarını. Doğaçlama konuşuyor. Promteri de yok, bozulunca sussun!

-Sizin tavsiyeleriniz oluyor mu?

TV programlarında arıyorum. ‘Bak, bunu söylediğin iyi oldu, ama şunu da söyle’ gibi şeyler diyorum. Ama en çok ‘sakin ol’ diyorum.

-Neden?

Çabuk sinirlenebiliyor çünkü.     

-Evde de her şeye muhalefet ediyor mu?

Yemeklerimi eleştiriyor. Muhalefet olsunlar da neye olurlarsa olsunlar! Muhalefet kanlarına işlemiş! (Gülüyor.) Artık iktidara gelmeleri lazım.  

-Siz ister miydiniz eşinizin Diyarbakır milletvekili olmasını?

Tabii ki gurur duyardım. Orası da vatan toprağı. Ancak şunu söylemek isterim, biz evlendiğimizde benim ailem Ankaralı, Oktay’ın ailesi Diyarbakırlıydı. ‘Kim Kürt, kim Türk’ gibi bir şey yoktu. Böyle bir şeyin varlığından haberdar değildik.

-Hastalığınızla mücadeleniz nasıl gidiyor?

Geçen sene yakalandım meme kanserine. Önce sağ tarafımı aldılar, bu sene de sol tarafımı. Ben hastalığımı öğrendikten sonra çok okudum, araştırdım. Rutin kontrollerimi yaptırıyorum, şimdi kansere yakalanmadan öncekinden daha iyiyim. Kemoterapi radyoterapi aldım. Bir yol kazasına uğramadan 10 yıl geçirmeyi diliyorum.  Öğrendiğim andan itibaren bir sükûnetle soğukkanlılık hissettim ben. Bu Allah tarafından hastalıkla bana gelen bir ruh hâliydi. Aile olarak tabii biraz üzüldük ama ben onları teselli ettim. ‘Bırakın kanserimi yaşayayım, bir de vicdan azabı çektirmeyin’ dedim. İleriye yönelik birtakım projeksiyonlar yaparken oraları görebilir miyim dediğim zamanlar oldu tabii. Külli irade karşısında cüzi iradenizle öngörebileceğiniz şeyler değil. O noktadan sonra işin içine iman giriyor. Amentüye iman etmiş birisi olarak sayılı nefesimin olduğunu biliyorum. Ancak üzerime düşen her şeyi yapıyorum. Önemli olan moral, gerisi kolay.

ÖNERİLEN YAZILAR