KAPAK

Faili belli meçhuller

Faili belli meçhuller

En acı umut herhalde insanın babasının kemiklerine ulaşmak için duyduğudur. Sayıları 10 binleri bulan faili meçhuller aydınlanacak mı beklentisine, ‘yakınımızın hiç olmazsa bir mezarı olacak mı?’ umudu eşlik ediyor.

Türkiye, 12 Haziran 2007 günü Ümraniye Çakmak Mahallesi’ndeki bir gecekondunun çatısında bulunan 27 el bombasıyla Ergenekon’u tanımaya başladı. Ortaya çıkan bilgi ve belgeler, ‘derin yapı’nın tahminlerin çok ötesinde kökleri olduğunu, bir ucunun 1908’lere, İttihat ve Terakki’ye, Osmanlı’nın tasfiye edildiği günlere uzandığını gözler önüne serdi. Ergenekon’un faaliyet alanı sadece Ankara ve İstanbul’la sınırlı değil. Hükümet kuran, iktidar deviren ahtapotun bir ayağı Fırat’ın ötesinde. Ergenekon’un Güneydoğu’daki ismi JİTEM.

Doğu ve Güneydoğu’daki faili meçhul cinayetler, Diyarbakır’daki JİTEM binasında yapılan kazılarla yeniden gündeme geldi. Ardından Şırnak Gürümlü ve Güçlükonak’taki jandarma taburlarında kazı çalışması başladı. Her kazıda, kemik parçası bulunduğunda heyecanlanan kayıp yakınları çelişkili duygular yaşıyor. En azından bir mezar taşı diye umutlanan anne, baba, gelin ve çocukların yüreğine hançer saplanıyor, kabuk tutmuş yaraları yeniden kanıyor.

Türkiye’nin bir numaralı sorunu haline gelen Kürt meselesinin bu hale gelmesinde JİTEM’in rolü hiç de az değil. Türkiye’nin hukuk devleti olması yolunda kritik bir virajı tanımlayan Ergenekon davası, Güneydoğu’da çok daha fazla anlam ifade ediyor. Ergenekon davasının sanıkları arasında yer alan pek çok isim, yıllarca Kürtlerin kâbusu oldu. Sarı Levent (Levent Ersöz), Zekeriya Öztürk, Albay Arif Doğan, Veli Küçük, Binbaşı Cem Ersever, Albay Aytekin Özen, Binbaşı Cahit Aydın, Albay Nurettin Ata, Binbaşı Abdülkerim Kırca, Yüzbaşı Ali Yıldız, Yüzbaşı Cemal Temizöz, Abdullah Üsteğmen, Uzman Çavuş Özcan, Mutkili Ali, Bekir Üsteğmen, Ali Binbaşı ve daha pek çok isim…

30 yıl boyunca sıkıyönetim ve olağanüstü hal altında yaşayan Güneydoğu’nun Hayri Kozakçıoğlu’nu, Ünal Erkan’ı, Hasan Kundakçı’yı unutması mümkün değil. JİTEM’in itirafçıları Abdulkadir Aygan’ı, Abdülhakim Güven’i, ‘Bedran’ kod adlı Adem Yakın’ı, Hıdır Altuğ’u, Berces Ergin’i, Hüseyin Bülbül’ü, Sefer Bildik’i tanımayan yok.

Güneydoğu’da yaşayanlar, çocuklarının, kardeşlerinin, kocalarının, babalarının artık kaybolmayacağına, bütün köyün gözü önünde kurşuna dizilip ‘çatışmada öldü’ denmeyeceğine, işkence yapılıp bir dere kenarına atılmayacağına, köylerinin bir daha yakılmayacağına inanmak istiyor.

Meşruiyet zemini: Terör

Bölgede yaşanan olaylar, derin yapıya bir nevi meşruiyet zemini oluşturmuş. Aslında Ergenekon iddianamesinde yer alan ‘örgütün nihai amacı’ tabloyu netleştiriyor: “Sürekli iç çatışma, kaos, komşu ülkelerle düşman, dünyaya kapalı, insan haklarına karşı, etnik çatışmalar ve naylon örgütlerle devlet otoritesini içte ve dışta zafiyete uğratmak. Ülkeyi yönetilemez hale getirmek, böylece daha rahat yönetip yönlendireceği siyasal iktidarlar oluşturmak, bu başarılamadığı takdirde, yasama ve yürütme organlarını devirip, kendi ideolojik amaçları doğrultusunda devlet yönetimini ele geçirmek.”

Diyarbakır ve Şırnak’ta yeni yılın ilk günlerinde başlayan faili meçhul cinayetlerle ilgili kazılar, Ergenekon’un Güneydoğu’daki ismi olan JİTEM’i yeniden gündemin ilk sırasına taşıdı.

Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Grup Komutanlığı veya halk arasında bilinen ismiyle JİTEM, Jandarma Genel Komutanlığı’nın bünyesinde kurulan, varlığı uzun yıllar devlet tarafından inkar edilen bir oluşum. Kuruluş tarihi net değil. Ankara ve Diyarbakır’daki savcılıklara ulaşan belgelere göre, ‘terörle etkin mücadele’ gerekçesiyle, 27 Ağustos 1987 tarihinde Mardin, Silopi ve Batman’da faaliyet göstermek üzere hayata geçirildi. Daha sonra Fırat’ın batısındaki her yerde at koşturarak Güneydoğu’daki yüzlerce faili meçhul cinayetin sorumlusu haline geldi. Bu yapının içinde, muvazzaf isimlerin yanı sıra PKK itirafçıları ve korucular da görev yaptı.

Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’nda ise JİTEM’in Hulusi Sayın’ın Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptığı dönemde (1981-1985) kurulduğu anlatılıyor. JİTEM’in, Diyarbakır Asayiş Kolordu Komutanlığı ve Diyarbakır Alay Komutanlığı içerisinde kendisine tahsis edilen ve üzerinde JİTEM levhaları bulunan mekânlarda faaliyet yürüttüğü artık sır değil. Emir-komuta zinciri içinde olmasına rağmen özerk halde kontra faaliyetler yürüten JİTEM’in personel sayısıyla ilgili tek bilgiyi emekli Albay Arif Doğan telaffuz etti. JİTEM’i kendisinin kurduğunu ve Veli Küçük’e devrettiğini anlatan Doğan, örgütte 10 bin kişinin görev yaptığını söyledi.

Bin 251 kişi toprak altında

Türkiye’deki faili meçhuller ve kayıp olaylarının sayısı hakkında net bir bilgi yok. Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun çalışmaları sırasında 17 bin 500 sayısı telaffuz edildi. Pek çok kişi tarafından abartılı bulunan bu sayının içinde adi cinayetler de var. Bütün Güneydoğu’ya hizmet veren İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır Şubesi’ne yapılan siyasi temelli kayıp başvurusu bin 251. Aydınlanmayı bekleyen faili meçhul sayısı ise 3 bin 375. Bu konuyla ilgili fikir verebilecek bir sayı da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bekleyen dosyalar. Diyarbakır’da kayıp ve faili meçhul kapsamında yaklaşık 9 bin dosya var. Ancak bunların büyük bölümü dağa çıkan veya kırsalda ölü bulunan PKK’lıları kapsıyor. Siyasi saikle işlendiği düşünülen faili meçhul ve kayıplarla ilgili dosya sayısı yaklaşık 2 bin 500.

Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlere ilişkin son 3 yılda yapılan kazılarda 941 kemik bulundu. Adli Tıp Kurumu, bunların 530’unun hayvanlara ait olduğunu açıkladı, diğer kemiklerle ilgili DNA araştırması sürüyor. 1994 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybolan 6 kişinin kemikleri, yakınlarından alınan DNA ile uyuştu. Mehmet Selim Örhan, Hasan Örhan, Ali Bulut, Ekrem Bulut, Ramazan Bulut ve Hasan Ergül’ün kemikleri 16 yıl sonra akrabalarına teslim edildi.

JİTEM’in sorgulayıp işkence yaptığı, daha sonra infaz ettiği kişileri gömdüğü, bazılarını da korku atmosferi oluşturmak amacıyla yol kenarlarına attığı biliniyor. JİTEM mensuplarının işlediği kesinleşen olaylardan biri Şerif Avşar cinayeti. 1990 yılında Toros marka beyaz araca bindirildikten sonra infaz edildi. Uzun yıllar faili meçhul kalan cinayetin davası 2008 yılında Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlandı. JİTEM’de çalıştığı belirtilen eski uzman çavuş Gültekin Sütçü, 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı.  

JİTEM’le alakalı en detaylı bilgileri veren isimlerden biri de Abdülkadir Aygan. 1980’li yılların başında PKK’ya katılan ve 5 yıl sonra örgütten ayrılarak itirafçı olan Aygan, Cem Ersever’in girişimleri ile JİTEM’e dahil oldu. 1990-2000 yılları arasında ‘Aziz Turan’ kimliğini kullanan Aygan, daha sonra İsveç’e kaçarak orada yaşamaya başladı. 2009 yılı Ocak ayında JİTEM’in eski Diyarbakır Grup Komutanı emekli Albay Abdülkerim Kırca’nın emriyle işlendiğini iddia ettiği pek çok cinayeti tek tek sıraladı. Bu röportajdan bir kaç gün sonra Abdülkerim Kırca intihar etti. Aygan’ın anlattığı olaylardan biri Murat Aslan cinayetiydi. 10 Haziran 1994 günü Diyarbakır’a bağlı Yenişehir semtinde polis kimliği gösteren kişilerce yaka paça bir arabaya bindirilmiş ve bir daha kendisinden haber alınamamıştı. Aygan, Murat Aslan’ın Silopi JİTEM İstihbarat Tim Komutanlığı’na götürüldüğünü ve burada işkenceyle sorgulandıktan sonra Dicle Nehri’nin kenarında Körtük Köyü’nün karşısına düşen bir derede üzerine benzin dökülerek yakıldığını iddia etti. Aygan’ın ifadeleri üzerine Aslan ailesi 19 Nisan 2004 günü Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Savcı, Aygan’ın tarif ettiği bölgede kazı yaptırdı. Toprağın altından yanık izleri belli olan kemikler çıktı. Yapılan DNA testinde kemiklerin Murat Aslan’a ait olduğu kesinleşti.

Aygan’ın itiraflarıyla aydınlanan diğer olay Hasan Ergül cinayeti. Şırnak’ın Silopi ilçesinde yaşayan Ergül, 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra kendisinden haber alınamadı. Aygan’ın ifadeleri üzerine, Elazığ kimsesizler mezarlığındaki bir kabir açıldı. Kemik parçaları üzerinde yapılan DNA testi sonucu cesedin Ergül’e ait olduğu anlaşıldı.

Faili meçhul paşalar

JİTEM’le irtibatlı olduğu ileri sürülen cinayetler arasında yüksek rütbeli askerler de var. Eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ve onun ekibinde yer alan pek çok isim, 1990’lı yıllarda kuşkulu bir şekilde hayatını kaybetti. Bu askerlerin ortak yanı, halka yakın, yasadışı şiddet yöntemlerini tasvip etmeyen, bu tip yaklaşımların bölge halkını PKK’ya yaklaştırdığını savunan kişiler olmasıydı.

Bitlis’in ekibinden Mardin Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden, 12 Ağustos 1995’te öldürüldü. Mardin’de görev yaptığı sırada PKK ve JİTEM’in uyuşturucu ticaretini ortaya çıkaran Özden’in PKK ile girdiği bir çatışmada alnından vurularak hayatını kaybettiği açıklandı. Ancak cenazesi eşinin talebine rağmen otopsi yapılmadan toprağa verildi. Albayın eşi Tomris Özden, resmi ölüm raporunun aksine Rıdvan Özden’in kafasında kurşun deliği olmadığı söyledi. Konuyla ilgili soruşturmayı sürdüren Diyarbakır’daki özel yetkili cumhuriyet savcısı, geçen hafta Rıdvan Özden’in mezarının açılmasını kararlaştırdı.

Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın da, 22 Ekim 1993 tarihinde Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vuruldu. Suikastın PKK tarafından gerçekleştirildiği açıklandı. Ancak, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ekseninde cereyan eden Yüksekova Çetesi’ne yönelik soruşturma kapsamında sorgulanan bir kişi, Aydın’ın JİTEM adına çalışan itirafçılar tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Ergenekon davasının gizli tanıklarından ‘Deniz’ de, Aydın’ın bir asker tarafından öldürüldüğünü, cinayeti işleyen askeri de başka bir askerin öldürdüğünü söyledi. JİTEM hakkındaki itiraflarıyla tanınan emekli binbaşı Ahmet Cem Ersever, mahkemeye çıkmak üzere gittiği Ankara’da infaz edildi. Yine Tunceli’de Albay Kazım Çillioğlu evinde ölü bulundu. İntihar olarak kayıtlara geçen ölümün infaz olduğu yönünde güçlü deliller ortaya çıktı.  

 

İlk yüzleşme; Temizöz davası

Türkiye’nin faili meçhul cinayetlerle gerçek anlamda ilk yüzleşmesi Temizöz davasıyla başladı. Cizre başta olmak üzere Şırnak ve yöresinin korkulu rüyası, eski Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz, 23 Mart 2009 günü faili meçhul cinayetler sebebiyle gözaltına alındı. 1991-93 yılları arasında yüzbaşı olarak Cizre’de görev yaptığı sırada işlenen 20 cinayetten sorumlu tutulan Temizöz, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor. Korucubaşı Kamil Atağ’la birlikte yargılanan Temizöz hakkında 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

JİTEM’i gündeme getiren bir başka dava ise 2005 yılında yaşanan Şendimli hadisesi oldu. 9 Kasım 2005 günü Seferi Yılmaz’a ait kitap evi JİTEM mensubu olduğu iddia edilen 3 kişi tarafından bombalandı. Olay yerinden kaçmaya çalışan astsubay başçavuş Ali Kaya, Özcan İldeniz ve itirafçı Veysel Ateş halk tarafından yakalanarak polise teslim edildi. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, sanık Ali Kaya için, “Tanırım, iyi çocuktur” ifadesini kullandı. Dönemin Van savcısı Ferhat Sarıkaya tarafından hazırlanan iddianamede, olayın devlet görevlileri tarafından düzenlenen bir terör eylemi olduğu belirtildi. Sarıkaya, iddianamesinde Büyükanıt’ın yargıyı etkilemeye teşebbüs ettiğini, Diyarbakır’da 7. Kolordu’da görev yaptığı sırada suç işlemek amacıyla çete kurduğunu öne sürdü. Ancak Büyükanıt hakkındaki soruşturma talebi Genelkurmay tarafından reddedildi. Savcı Ferhat Sarıkaya da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından meslekten ihraç edildi. Şemdinli Davası, görevsizlik sebebiyle epeyce dolaştıktan sonra Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 10 Ocak 2012 günü sonuçlandı. Tutuklu sanıklar Ali Kaya, Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş, 39 yıl 10 ay 27’şer gün hapis cezasına çaptırıldı.


Güneydoğu’da 941 kemik

Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlere ilişkin olarak son 3 yılda yapılan kazılarda 941 kemik bulundu. Adli Tıp Kurumu, bunların 530’unun hayvanlara ait olduğunu açıkladı, diğer kemiklerle ilgili DNA araştırması ise sürüyor. Güneydoğu’da yapılan kazılar ve elde edilen sonuçlar şöyle:

DİYARBAKIR:

  • Suriçi semtinde, 1993-1999 yılları arasında JİTEM karargâhı olarak kullanılan binanın bahçesinde 11 Ocak 2012’de yapılan kazıda 15 insan kafatası ve çok sayıda kemik bulundu. Kemikler DNA tespiti için Adli Tıp’a gönderildi.
  • Silvan ilçesine bağlı Karaçalı köyü yakınlarında 2009 yılı nisan ayında yapılan kazıda 498 kemik parçası bulundu. Adli Tıp, kemiklerin hayvanlara ait olduğunu rapor etti.
  • 1994 yılından beri haber alınamayan Fethi Yıldırım ve Hakkı Kaya’nın bulunması için kimsesizlere ait 7 mezar açıldı. Ancak alınan numuneler Kaya ve Yıldırım’ın yakınlarının DNA örnekleriyle uyuşmadı.
  • Lice ilçesinde 2009 yılı temmuz ayında yapılan kazıda pantolon, ayakkabı, insan kafatası ve kemik parçaları bulundu. Kemikler, 1997 yılında JİTEM tarafından gözaltına alındıktan sonra kaybolan Sadık ve Seyithan Ulumaskan’a ait olup olmadığının belirlenmesi için Adli Tıp’a gönderildi. Kemiklerin Ulumaskan ailesine ait olmadığı açıklandı.
  • Kulp ilçesine bağlı Düzpelit mezrasında toplu mezar bulundu. Yapılan DNA testi sonucunda kemiklerin bir kısmının, 1994 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybolan Mehmet Selim Örhan, Hasan Örhan, Ali Bulut, Ekrem Bulut ve Ramazan Bulut’a ait olduğu anlaşıldı.

ŞIRNAK:

  • Silopi ilçesine bağlı Görümlü Köyü’nde bulunan Jandarma Taburu’nda 18 Ocak 2012 günü faili meçhul kazısı başladı. Kazılarda 3 parça kemik bulundu.  
  • Güçlükonak ilçesindeki Yağızoyman Jandarma Tabur Komutanlığı’nda, faili meçhul cinayetler kapsamında 19 Ocak 2012 günü kazı çalışması başlatıldı.
  • Silopi ilçesindeki BOTAŞ kuyusu ve Sinan Tesisleri’nde 5-11 Mart 2009 tarihlerinde yapılan kazıda 3 kuyudan 19 kemik parçası çıktı. Adli Tıp, kemiklerin insana ait olmadığını belirtti. 
  • Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı’nın 50 metre ilerisinde yapılan kazıda, bir adet kol saati ve kemikler bulundu. DNA karşılaştırma işlemi devam ediyor.
  • 1992’den beri kendisinden haber alınamayan Mustafa Aydın’ın ailesinin müracaatı üzerine 5 Haziran 2009 tarihinde Havuzlu köyünde kazı yapıldı. Kemiklerin DNA incelemesi devam ediyor.
  • Cizre’nin Kuştepe köyünde 16 Mart 2009 tarihinde yapılan kazıda bulunan 20 kemik parçasından 7’sinin insan, 13’ünün hayvan kemiği olduğu rapor edildi. DNA incelemesi sürüyor.

BATMAN:

  • Hasankeyf ilçesine bağlı Yolüstü köyündeki kazıda, 3 kafatası ve kemik parçaları bulundu. Kayıp yakınlarından alınan DNA örnekleri adli tıpa gönderildi. Henüz bir sonuç çıkmadı.
  • Gercüş ilçesine bağlı Yayladüzü köyünde 9 Haziran 2010 tarihinde yapılan kazıda 11 kişiye ait olduğu düşünülen kemikler bulundu. DNA incelemesi devam ediyor.

ELAZIĞ:

  • Kimsesizler mezarlığından çıkarılan kemiklerin, 1996 yılında kaçırılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Hasan Ergül’e ait olduğu tespit edildi.

MARDİN:

  • Kızıltepe ilçesine bağlı Yurteri köyünde 298 kemik parçası bulundu. Adli Tıp, bunların 20 yıl öncesine ait insan kemikleri olduğunu belirtti. Mardin’deki kayıp yakınlarından alınan DNA örnekleri kemiklerle uyuşmadı.
  • Kızıltepe’ye bağlı Katarlı köyünde, betonla kapatılmış 14 metrelik kuyudan çıkarılan kemiklerin insanlara ait olduğu belirlendi. Ancak kemikler Mardin bölgesindeki 35 kayıp yakınına ait DNA testi ile uyuşmadı.

HAKKÂRİ:

  • Şemdinli ilçesinde 1994 yılında 12 korucunun öldürülerek Derecik Taburu’nda gömüldüğüne ilişkin iddialar üzerine kazı yapıldı; ancak herhangi bir bulguya rastlanmadı.

BİTLİS:

  • Mutki İlçe Jandarma Komu- tanlığı’nın bulunduğu tepenin eteklerinde yapılan kazıda 12 kişiye ait olduğu düşünülen kemik ve elbiselere ulaşıldı. Kemikler Adli Tıp’a gönderildi.

Faili meçhuller için DNA bankası kurulsun

Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlere ilişkin kazılarda bulunan kemiklerin kimlik tespitinde zorluklar yaşanıyor. Ailelerin müracaatı üzerine kazı yapan savcılar, çıkan kemikleri DNA testi için Adli Tıp’a gönderiyor. Savcılığa müracaatta bulunan ailelerden kan örneği alınarak DNA karşılaştırması yapılıyor. Örneklerin uyuşması halinde kemikler ailelere teslim ediliyor.

Ancak DNA karşılaştırmasının sadece o olayla ilgili müracaatta bulunan aileleri kapsaması eleştirilere yol açıyor. Örneğin, Diyarbakır’daki kazıda bulunan kemikler için 26 aile müracatta bulundu. Ancak kemikler başka illerdeki kayıplara da ait olabilir. Bunun tespiti için kemiklere ait DNA’nın Türkiye’deki bütün kayıp yakınlarının örnekleriyle karşılaştırılması gerekiyor. Kayıp yakınlarının avukatlığını yapan Tahir Elçi, DNA örneklerinin tek bir merkezde toplanması gerektiğini belirtiyor. Hangi cesedin nerede gömüldüğünün belli olmadığını vurgulayan Elçi, “Kayıp yakınları kendi imkânları ya da herhangi bir itirafçının verdiği bilgi doğrultusunda savcılara başvuruyor, kazı talebinde bulunuyor. Kayıp yakının belirttiği yerde yapılan kazıda çıkan kemikler kendisiyle uyuşmuyorsa ondan sonraki aşama belirsiz oluyor.” diyor.

Özgür-Der Diyarbakır Şube Başkanı Serdar Bülent Yılmaz da Türkiye’deki kayıplarla ilgili bir DNA bankası oluşturulması gerektiğinin altını çiziyor. Türkiye’nin herhangi bir yerinde mezar veya kemik ortaya çıktığında merkezi bir şekilde DNA eşleştirmesi yapabilecek bir yapı bulunmadığını vurgulayan Yılmaz, şu öneride bulunuyor: “Her kemik çıktığında aileler olay yerine koşuyor. Savcılıkların önünde bekliyorlar ve ilgili kurumlara başvuruyorlar. Sonuç alınamayınca da insan hakları örgütlerine başvuruyorlar. İkinci bir acı yaşanmış oluyor. Oysa bütün kayıplarla ilgili bir DNA bankası oluşturulması gerekiyor. Sadece bölgedeki değil, bütün ülkedeki kayıplarla ilgili olarak çalışma yapılmalıdır. Bu, aileleri de rahatlatır, etkili sonuç alınmasını da sağlamış olur.”


Mehmet Emin Aktar (Diyarbakır Barosu Başkanı): Hayat hakkının ihlali

Kazılar, 90’lı yıllarda JİTEM’in kaybettiği insanları akla getiriyor. Soruşturma sonucunda kemiklerin o döneme mi yoksa daha öncesine mi ait olduğu ortaya çıkacak. İçkale bölgesinde kemik bulunmasıyla ilgili ilk şüpheli JİTEM oluyorsa, toplumun bilinçaltındaki bir gerçekliği ortaya koyuyor demektir. Bir fail var ortada. Bu dönemle yüzleşilmesi kaçınılmazdır. O bina yasa dışı olarak kullanıldı. O dönemde oraya götürülen herkes ölü olarak çıkmıştır. Ağzından bir bilgi almak düşüncesiyle insanlar yoğun bir işkenceye maruz bırakılmıştır. Orası bir mezarlık olmadığına göre insanlar yasadışı bir şekilde öldürülerek oraya gömüldü. 90’lı yıllarla yüzleşilmesi gerekiyor. Bir insan öldürüldüğünde onun hukuku yok edilmiş oluyor. En temel hakkı olan yaşam hakkı ihlal ediliyor. Öldürülen insanın yakınlarının da hakkı ihlal edilmiş oluyor. Ceset yok edilerek, kaçırılarak bir şekilde insanların ölülere saygı duyma hakları da ihlal edilmiş olur. İnsanların gidip mezar başlarında dua etmeleri engellenmiş olur. İnsanların acılarını dindirme hakkı var. Ortadaki mağduriyetin aşılabilmesi için de faillerin bir an önce ortaya çıkarılması ve hesap vermesi gerekiyor.

Yrd. Doç. Dr. Fuat Tanhan (Yüzüncü Yıl Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Ana Bilim Dalı Başkanı): Travmayı ancak yas bitirir

Biz birey olarak öfkemizi yansıtacak nesne ararız. Eğer bulamazsak olabilecek en kötü senaryoya inanırız. Karanlıkta sokakta bir çıtırtı duysak hep en kötü şeyi düşünürüz. Görünmeyen şey en çok korkutan şeydir. Faili meçhuller insanları en çok korkutan şeydir. Bilinmezlik söz konusu olduğu için insanların hissettiği acı travmaya dönüşür. İnsanın en yakını vefat etse bir süre sonra kabullenirsiniz. Ama faili meçhulde kabulleneceğiniz bir şey yok. Ölümü mü sağ mı belli değil. Öldüyse kimin öldürdüğü belli değil. Bu durumda şiddetli travma yaşanır. İnsanlar, sevdiklerini kaybedince yas tutmak ister. Cesedi görmek, hastalık sürecine şahitlik etmek, kabir ziyareti gibi durumlar yasınızı tutmanıza yardımcı olur. Faili meçhullerde ise travmatik bir yas durumu var. Bu travmayı çözmenin tek yolu insanları tekrar yaslandırmak. Kaybettikleri kişinin mezarı başında ağlamak veya dua etmek, travmayı çözebilir. Faili meçhul yakınlarında umutsuzluk hali, uykudan ani uyanmak, kendini toplumdan izole etmek, çabuk öfkelenmek gibi durumlar oluşabilir. Faili meçhul kazıları, her şeyin normale dönmesi açısından çok önemlidir. İnsanların kayıplarını daha görünür hale getirmek doğru bir davranıştır. Ayrıca, psikolojide kopya davranış diye bir şey vardır. Sevdiğiniz bir insanı kaybettiğinizde onun sevdiği şeyleri yapmak, takip ettiği yoldan gitmek istersiniz. Bunu bir borç gibi hissedersiniz. Ve bir de acılı durmunuzda yanınızda kimi görürseniz ona yaklaşırsınız.

Serdar Bülent Yılmaz (Özgür-Der Diyarbakır Şube Başkanı): JİTEM’le yüzleşme eksik kaldı

Türkiye, Ergenekon ve Balyoz gibi bir takım süreçlerle geçmişiyle yüzleşirken JİTEM konusunda biraz geride kalındı. Cemal Temizöz’ün yargılandığı davanın genişletilmesi ve ciddi manada geçmişle yüzleşilmesi gerekirdi. Şu an bölgede 16 bin kayıp var. Bunlar bir şekilde öldürülüp gömüldüler. Bu cinayetlerin bir kısmı ortaya çıkıyor, Diyarbakır İçkale’de olduğu gibi. Savcılığın soruşturmayı genişleterek Ergenekon’un bir ayağı olan JİTEM’i bölgede deşifre etmesi ve geçmişteki uygulamalarını ortaya çıkarılması lazım. Eğer bu yapılırsa bölgedeki insanlar hem teselli bulmuş olur, hem de kısmen de olsa adalet yerine gelmiş olur. Bu çok önemli bir fırsat. Yargı çevrelerinin etkili bir soruşturma yapması, hükümetin de buna destek vermesi gerekiyor. Gerekli soruşturmaların başlatılmasıyla, bu acı tesadüfün Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesi ve ülkesiyle barışması anlamında fırsata dönüştürülmesini bekliyoruz.

Alaattin Korkutata (Diyarbakır Girişimci İşadamları Derneği (DİGİAD) Başkanı): Karanlık dönemin izi

Doğu ve Güneydoğu’da binlerce faili meçhul yaşandı. Bunun üzerine gidilmesi, en küçük ayrıntısına kadar araştırılması ve açığa kavuşturulması gerekiyor. Kazılarda çıkan kemikler karanlık dönemi gösteriyor. Bu konuda hassasiyet gösterilmesi ve araştırılması lazım. Onlarca aile hala kaybedilen yakınlarının akıbetini bilmiyor. Aileleler her yeni kazıda tedirgin oluyor. Bu kazıların neticesinde ailelerin yakınlarıyla ilgili bilgilendirilmesi lazım. Aileler bir kemiğin ortaya çıkmasını istiyor, en azından bir mezarları olmasını talep ediyorlar.

Şehabettin Aykut (MÜSİAD Diyarbakır Şube Başkanı): Hayat normale dönsün

Devlet, bilinçli ya da bilinçsiz bir hata yaptı. İçkale’de restorasyon esnasında tesadüfen kemiklerin ortaya çıkması geçmişte yapan yanlış olayları ortaya koyuyor. Er ya da geç faillerin ortaya çıkarılması gerekiyor. Acılar unutulmaz ama insanların yapılan yanlışlara katılmaması gerekiyor. Bundan sonrada bölgenin ve Türkiye’nin gelişmesi için normal hayata dönülmesi gerekiyor. İnsanlar artık yakınlarının kemiklerini almak ve mezarını yapmak istiyor. En azından gidip dua edebileceği bir mezar istiyor.

 


17 yıldır mezar başında dua etmek için bekliyorlar

Diyarbakır’daki faili meçhul kazısı, kayıp yakınları için umut ışığı oldu. Silvan ilçesinde yaşayan Besna Üçok, yıllardır eşinden haber alamayan binlerce kişiden biri. Dini nikahlı kocası Ali İhsan Dağlı, 17 yıl önce beyaz bir Toros’a konularak gözaltına alınmış. Yıllardır eşinin ölü ya da diri olduğuna dair hiçbir bilgi alamayan Üçok, nerede kazı yapılsa oraya gidip savcılığa başvurmuş. Diyarbakır’daki kazıları duyduktan sonra İHD Diyarbakır Şubesi’ne koşan Üçok, “Yıllardır eşim olmadan birçok zorluğa göğüs gerdim. Eşim götürüldüğünde en küçük çocuğum henüz 2 aylıktı. Çocuklarım babasız büyüdü. Şimdi eşime ait bir mezar olması için kemiklerini bekliyorum.” diyor.

1995 yılından beri başını yastığa koyduğu her akşam gözyaşı döktüğünü anlatan Üçok, çocukları yetim büyütmenin zorluğuna dikkat çekiyor. Evlatlarının her gün babalarını sorduğunu anlatıyor: “Çocuklarım ‘Babam nerede?’ dediğinde cevap veremiyorum. Onlara ‘Babanız bu mezarda yatıyor’ diyebilmem için bir avuç da olsa kemiklerini arıyorum.”

Eşinin götürüldüğü günü gözyaşları içinde anlatan Üçok, o dönemde Eşme köyünde oturduklarını belirtiyor. Ardından hikayeyi özetliyor: “Bir gün bize 7 misafir geldi. Daha sonra eşimle birlikte dışarı çıktılar. Bir an silah sesleri duyduk. Ardından küçük çocuklarımı uyandırıp sırtıma aldım. En büyük kızım anlayabiliyordu. Ardından olay yerine gittik. 2 tane yaralı bulunduğunu söylediler. Beyaz bir araç gelmişti içinde de eşim vardı. Gözlerini bağlamışlardı. Görünürde yaralı değildi. Sonra kayınbabamla birlikte kimin götürdüğünü sorduk soruşturduk. Götürenler askerdi. Daha sonra öğrendik ki eşimi Diyarbakır’a götürmüşler. Kayınbabamla birlikte Diyarbakır’a geldik. Savcılara sorduk. Bize bir kağıt verdiler. Eşimin ismini de kırmızı kalemle yazmışlardı. Bugün kazıların yapıldığı bölgeye geldik.”

Dağlı’nın lise son sınıfta okuyan kızı Cennet Üçok ise babasının eve geleceği hayaliyle yaşadığını belirtiyor. Okulda ‘Baban ne iş yapıyor’ diye her sorduklarında boynunun büküldüğünü vurguluyor. Gözyaşlarını tu tamayan genç kız, babasının beyaz araba içerisindeki halinin her gün gözlerinin önüne geldiğini ifade ediyor. Babasına duyduğu özlemi ise şöyle dile getiriyor: “Arkadaşlarımın babası onları okula getirirken benim yüreğim yanıyor. Onlar babalarıyla geziyorlar, alış veriş yapıyorlar. Babalarına sarılıyorlar. Ama ben yalnızım. Her gün bir kez daha babasızlığın acısını yaşıyorum.”

Ailenin en küçük çocuğu İsmail de ablası Cennet gibi baba özlemi çekiyor. Hiç göremediği babasının hasretiyle ağlıyor. Uzun süre dedesini babası zanneden İsmail, “Onun ayakkabısını babamın ayakkabısı zannederdim. Sonra onun dedem olduğunu öğrendim. Anneme ‘Babam nerede?’ diye her sorduğumda gözleri dolardı. Yıllar geçti, babamdan ne bir iz var ne bir haber. Annem tek başına bunca zorluğu göğüsleyip bizi büyüttü.” diyor.

Diyarbakır’daki JİTEM karargahında yapılan kazılar 19 yıldır kocalarından haber alamayan Saliha ve Dilber Bulut’u umutlandırdı. 1993 yılında gözaltına alınan iki kardeş, Fahri ve Mustafa Bulut’un eşleri o günden beri gözyaşı döküyor. Diyarbakır’daki kazılar üzerine savcının yolunu tutan acılı iki elti, ‘Kemikler bizim kocalarımıza ait olabilir’ diyerek DNA tespiti için kan örneği vermek istedi.

Eşi gözaltına alındıktan sonra, JİTEM binasının bodrum katında işkence gördüklerine dair kendilerine haber geldiğini anlatan Dilber Bulut, “Orası şu an kazı yapılan yer olabilir” diyor. 4 çocuğunu babasız büyüttüğünü anlatan Dilber Bulut, her kazı yapıldığında savcılara başvurduklarını; ancak bir sonuç alamadıklarını söylüyor. Acılı eş, “Bunu bize neden yaptılar, bu acıyı bana neden çektirdiler? Eşimin zerre kadar suçu yoktu. İnşallah sorumlular bulunur ve hesap verir.” ifadesini kullanıyor.

Diyarbakır’da 27 Şubat 1997 tarihinde gözaltına alındıktan sonra kayıplara karışan Fikri Özgen’in oğlu Nevzat Özgen de, kazıların hemen ardından savcıya başvuranlardan biri. 15 yıldan beri ölü ya da diri babasına ulaşmaya çalışan Özgen, “Babamın dua okuyacağımız bir mezarı olsun yeter.” diyor. Bugüne kadar çalmadık kapı bırakmadıkalrını söyleyen Özgen, yaşadıklarını gözyaşları içinde anlatıyor: “Babam Kulp ilçesinin Yeşilköy Mahallesi’nde 20 yıl muhtarlık yaptı. 73 yaşında kendi halinde bir insandı. Koşuyolu’ndaki evimizden ilaç almak için eczaneye gittiği sırada sivil kıyafetli 4 kişi tarafından beyaz bir Toros’a konularak götürüldü. Bütün kurumlara başvurduk ama ‘bizde değil’ cevabı aldık. Babamın Zahit Engin isminde Çanakkaleli bir grup komutanı tarafından alındığı ve götürülüp infaz edildiğiyle ilgili itirafçı beyanı var. İtirafçı Abdülhakim Güven ile Abdulkadir Aygan’ın babamın öldürülmesiyle ilgili söyledikleri örtüşüyor. JİTEM binasında öldürüldüğünü söylüyorlar. Bir kardeşim dağa çıkmıştı, sanırım onun için götürüp öldürdüler. Dağdaki kardeşim de babamın öldürülmesinden 2 yıl sonra Sason’da hayatını kaybetti. İzlenmesi gereken yol bu olmamalıydı.” (Mehmet Şükrü Ocak)