|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KAPAK

Organ mafyası

11 Ekim 1997 / ERCAN YAVUZ
Organ tacirleri veya organ mafyasının adı, Türkiye'de organ bulamayarak Hindistan ve Rusya yollarına düşen hastalar sayesinde duyuldu.
Hindistan'da sahipsiz çocuklardan çok küçük ücretler karşılığında temin edilen böbrekler astronomik rakamlar karşılığında Türkiye'den götürülen hastalara naklediliyordu. Çaresizliğin mecbur bıraktığı bu yolu aklından geçirmeyen böbrek hastası hemen hemen yok gibiydi. Bir süre sonra hastaneler önünde bu işin tüccarları peydah oldu. Çok insani yöntemlerle böbrek hastalarına yaklaşan kişiler, zamanla bu işi bir sektör haline getirdiler. Ancak organ nakli için yurtdışına çıkış yasaktı. İşte tam bu aşamada turizm şirketleri adı altında organizasyonlar oluşmaya başladı. Öyle ki hac organizasyonu adı altında Hindistan yollarına düşenler bile çıktı. Hindistan'da böbrek naklinin hastaya ilk yıllardaki maliyeti 20 bin dolardı. Bir süre sonra Hindistan güzergahının suyu çıktı. Zaman zaman Hindistan'a götürülen hastalara organ naklinin yapılmadığı, sadece cerrahi yöntemlerle kesilip dikildikleri ortaya çıktı.

Ancak asıl problemi, Hindistan'da sağlıksız koşullarda organ nakli yaptırdıktan sonra Türkiye'ye dönen hastalar yaşadı. Burada yapılan nakiller sırasında doku uyuşmazlığına fazla dikkat edilmediği için Türkiye'ye dönen hastaların bir çoğuna takılan böbrekler yerinden attı. Hindistan yollarına düştükten sonra bir kaç ay içinde ölen hastalara rastlamak sıradan hale geldi. İkinci büyük skandal ise Hindistan'daki sağlıksız koşullarda yapılan ameliyatlardan sonra Türkiye'ye dönen hastaların bir çoğunda tifo, sarılık, kolera, AIDS vb hastalıkların başgöstermesiydi. Bu tür hastalıklara yakalananların Türkiye'de karşılaştıkları bir diğer problem ise hastanelerin bu hastaları kabul etmemesiydi. Bütün bu olumsuzluklar "yaşayan ölüler" diye tabir edilen böbrek hastalarının dünyasında kulaktan kulağa yayıldıkça Hindistan cazibesini kaybetti.

Kornea merkezi Rusya

Sovyetler Birliği'nin dağılması ve ortaya çıkan yeni devletlerde yaşanan ekonomik kriz bu ülkeleri, organ (kornea) bekleyen hastalar için tam bir umut kapısı haline getirdi. Bursa'daki bir özel hastanenin kornea nakli bekleyen bazı hastaları tıpkı Hindistan olaylarında olduğu gibi astronomik ücretler karşılığında bu ülkelere götürmesiyle patlak veren bu yol umut olmaya başladı. Rusya'da organ bulmak Hindistan kadar zor da değildi üstelik; 25—50 dolar karşılığında organlarını satanların bulunduğu dilden dile dolaşmaya başladı. İlk günlerde Rusya'da 1000 dolara kadar kornea bulmak mümkündü. Üstelik Hindistan'da yaşanan doku uyuşmazlığı engeli yönünden Rusya biraz daha cazipti.

Rusya'nın bu özelliği bu güzergahtaki organ naklinin maliyetini bir anda artırdı ve 20 ila 50 bin dolardan söz edilmeye başlandı. Aynı dönemde ABD ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde organ naklinin maliyeti 200 bin dolar olarak düşünülürse Rusya'nın cazibe merkezi haline gelmesi daha kolay anlaşılabilir.

Rusya'nın bu avantajını farkeden bir inşaat firmasının 1993 yılında Sağlık Bakanlığı'na başvurarak, makina ve elektronik eşya karşılığında Rusya'dan organ getirme ruhsatı istemesiyle bakanlık bu güzergahın ciddiyetini anladı. Dönemin Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna, Rusya'daki hastanelerle temasa geçerek, Türkiye'de organ bulamayan hastaların bazılarının Rusya'ya götürülmesi için girişimler başlattı. Aylarca süren yazışmalar ve görüşmeler çeşitli nedenlerle sonuca ulaşamadan kesildi.

Organ tacirliğinden, organ mafyalığına

İlk günlerde böbrek hastaları için umut olan Hindistan daha sonra karaciğer hastalarının da çare aradığı bir ülke olduysa da kapılan hastalıklar ve Türkiye'deki hastanelerin burada organ nakli yaptıran hastaları kabul etmemesi bu ülkeyi cazibe merkezi olmaktan çıkardı. Hindistan'a gidip de böbrek nakli yaptıran kaç kişinin bulunduğu bilinmiyor. Kaçının hayatta olduğu kaçının öldüğü de tesbit edilemiyor. Ancak bir gerçek var ki bu yola başvuranların büyük bölümü Türkiye'de zor da olsa sürdürdükleri hayatlarını kaybetti. Rusya hâlâ organ ihtiyacı bulunan hastalar için umut kapısı. Ancak organ tacirlerinin her geçen gün artırdıkları fiyatlar bu ülkeye olan rağbeti de bir hayli düşürdü.

Hindistan ve Rusya'nın cazibesini kaybetmesi, ilk başlarda astronomik rakamlarla bu işten çıkar sağlayan organ tacirlerini vahşi bir kimliğe soktu. Organ tacirliğinden organ mafyalığına geçiş işte tam bu aşamada gerçekleşti. Morglarda gözleri oyulmuş cesetlere, yetiştirme yurtları ve sokaklardan çocuk kaçırma olaylarına sıkça rastlanmaya başlandı. Akli dengesi bozuk, uyuşturucu bağımlısı veya kumar borcu bulunan insanların organlarını sattığını duymaya başladık. Bu karanlık dünyanın vahşi insanlarının varlığını organ nakli yapan merkezler arasındaki rekabet sayesinde duymaya başladığımızda artık iş işten geçmişti. Daha 10 yıl öncesine kadar kan ve organ gibi şeylerin parayla alınıp satılabilecek türden şeyler olmadığına inanan toplumumuz, bırakın organ bağışını kan vermenin bile bedeli olduğunu anladı. İşin korkunç tarafı Hipokrat yemini etmiş bazı doktorlar bile, organ piyasasında dönen korkunç paralardan nasipleniyorlardı. Organ dünyasının karanlık işlerine bulaşmış bu doktorların ifadesi alındığındaysa, sektör haline gelen organ nakli konusundaki yasal boşluk ve kavga ortaya çıkıyordu.

Dr. Yusuf Elçin Sönmez olayı Türkiye'deki organ ticaretinin varlığını isbatlayan örneklerden biriydi sadece...

Sistem nasıl işliyor?

Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Organ Nakli Koordinasyon Merkezi'nin dağılmasının altında Organ nakil merkezlerinin buldukları organları kendi özel hastalarına büyük paralar veya menfaatler karşılığında nakletme fikrinin yattığını Sağlık Bakanlığı yetkilileri bile doğruluyor. ONKOS sisteminin kurucusu Dr. Can Polat, organ naklindeki "eşe—dosta uygulanan özel organ tarifesi"ne örnek olarak, Başkent Hastanesi'nde Prof Dr. Mehmet Haberal ve ekibinin bir ay gibi kısa bir sürede Gazeteci Hüsnü Çil'e böbrek nakli yapmasını gösteriyor. Polat, " Bir yanda 5—6 yıl bekleyen hastalar, bir yanda bir ay içinde organ bulan insanlar... Doku uyuşmazlığı sebebiyle şanstır, bakarsınız bir ayda organ bulunduğu da olur, 4—5 yılda da. Ancak uygulamada bu işin şansa bırakıldığı yok. Türkiye'de, bulunan organı haketmeyen hastaya takma olayı var. Büyük paralar döndüğü için eş—dost, tanıdığa daha kolay organ bulunabiliyor elbet" diyor. ONKOS Sistemi sayesinde bir organ nerede bulunursa bulunsun, doku uyuşmazlığının yüzde yüz olacağı hastalara takılmıyordu. Ancak bugün merkezlerin organ sıkıntısı, bir yerde bulunan organı orada değerlendirmekten öteye geçmiyor. Dr. Polat, "Bir organ Adana'da bulundu diye oradaki bir hastaya takılması gibi bir zorunluluk yoktu. En uygun hasta kimse ona takılacaktı. Böylece herkes organa ulaşmada eşit olacaktı. Ancak biz bu sistemi getirdiğimizde Başkent Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi buna karşı çıktı" şeklinde konuşuyor. Dr. Polat, bu yüzden Özel Organ Nakil Merkezleri'nin bugüne kadar organ nakli yaptıkları hastalara ait kayıtları Sağlık Bakanlığı'nın denetimine açmamalarının nedenini korkunç iddialarla dile getiriyor: "Bilimsel konferanslarda neyi nasıl yaptıklarını övüne övüne anlatıyorlar ama ikili sohbetlerde ne suçlar işlediklerini de görüyoruz. Doku tipi uyumuna bakılmaksızın organ naklediliyor. Organ yerinden atmasın diye de hastalara bol bol hap yutturuyorlar. Bu bir cinayettir."

Dr. Sönmez açığa alındı ama...

Türkiye, Dr. Yusuf Elçin Sönmez'in ismini bir televizyon kanalında yer alan organ ticaretiyle ilgili iddialar arasında duydu. İddiaya göre; Dr. Sönmez, 8 bin dolar karşılığında anlaştığı bir Bulgar göçmeninden aldığı böbreği 20 bin dolar karşılığında bir başka hastaya nakletmişti. Gerçekleşen bu nakilden sonra organ nakli yapılan hasta hayatını kaybetti. Hasta yakınları taahhüt ettikleri 20 bin doları vermeyince, çıkan anlaşmazlık ekrana kadar yansıdı. Dr. Sönmez'in daha önce de Fransa'ya gönderilen iki karaciğer olayı ile anılmış olması olayı daha ilginç kılıyordu. Ancak Fransa'ya gönderilen iki karaciğerin öyküsü çok farklıydı ve olay Sağlık Bakanlığı'nın bilgisinde cereyan ettiği için Dr. Sönmez'in hiç bir sorumluluğu yoktu. Ancak canlı veya kadavradan organ alınması konusunda söz sahibi bir uzman olan Dr. Yusuf Elçin Sönmez son olayda suçlu bulunmuş olacak ki, Sağlık Bakanlığı tarafından açığa alındı. Organ Nakli Derneği ve bazı organ nakil merkezleri Dr. Yusuf Elçin Sönmez'in meslekten men edilmesi için davalar açmaya başladılar.

AKSİYON'a yaptığı açıklamada Dr. Sönmez, kendisinin yasal sınırlar dışına çıkmadığını söylüyor. Organ Nakli Yasası gereği canlı donörlerden alınacak organlar için iki kişinin tanıklığının yeterli olduğunu hatırlatan Sönmez, "Bana iki tanıkla geldi, 'Ben böbreğimi bu adama vermek istiyorum' dedi.

Prof. Dr. Mehmet Haberal

(Başkent Hastanesi Rektörü)

"Organ ticaretini belgeledik"

Organ Nakli Yasası'nın 3. Maddesi "Herhangi bir çıkar karşılığında organ alınamaz ve satılamaz", 4. maddesi "Organ nakli konusu bilimsel yayınlar dışında kesinlikle reklam konusu yapılamaz" diyor. Bu yasa çalışmayınca kazalarda ve doğal afetlerde ölen ancak yanında yakınlarından biri olmayan hastaların organlarının alınmasına dair yeni bir yasa hazırladık. 1983 yılında Milli Güvenlik Kurulu bu yasayı kabul etti. Bu yasa gerçekten çok önemlidir. Dünyanın hiç bir ülkesinde böyle bir yasa yok diyebilirim. Her ülkede organ yönünden sıkıntı var. 1994 yılında Türkiye'de Organ Nakli Derneği'ni kurduk. Organ ticareti konusunda birtakım organizasyonlar yapıldığını belgeledik. Organ Nakli Derneği olarak bunları adalete intikal ettirdik. Birtakım ülkelerde umut arayan hastaları kullananlar çıktı. Parasal konular zikredilmektedir. Bunlar yasaktır ama maalesef Türkiye'de de bu işe karışanlar çıktı. Dünyanın hiç bir ülkesinde hastalık az, organ çok değildir. Nasıl oluyor da o ülkelerdeki organlar aynı ülkenin insanlarına takılmıyor da Türkiye'den giden hastalara takılıyor? Bunun açıklaması yoktur. Organ Nakli Derneği olarak nakil merkezleri arasındaki yakınlaşmayı sağlamaya çalışıyoruz. Merkezler arasında problem var. ONKOS'u çalıştırmak zorundayız. Organ nakli konusunda bir sistem oluşmadı. Ama oluşmak zorunda. Çünkü organ nakli ülkemizde sosyal, ekonomik ve psikolojik bir zorunluluktur.

Ben de 'Noter'e gidip, bu işi hiç bir menfaat karşılığı yapmadığınızı beyan edin' dedim. Gittiler. Ellerinde belge, geldiler ve ben de nakli gerçekleştirdim. Ben polis değilim, dedektif değilim ki nasıl ve kaça anlaştıklarını bileyim. Yasa iki tanığın yeterli olduğunu söylemesine rağmen ben bir de Noter'e gönderdim. Kendi aralarında anlaştıklarını nereden bileyim? Burada yasanın yargılanması gerekiyor ama yasayı yargılayamadıkları için beni yargılıyorlar" diyor.

Sağlık Bakanlığı'nın başlattığı soruşturmada, operasyonun neden çalıştığı özel hastenede yapıldığına ilişkin savunmasıyla Türkiye'deki korkunç bir gerçeği de ortaya çıkarıyor Dr. Sönmez: "Neymiş efendim organ nakli merkezi ruhsatımız yokmuş. Şimdi soruyorum, Türkiye'de hangi merkezin organ nakli ruhsatı var? Türkiye'deki organ nakil merkezlerinin hiç birinin ruhsatı yok. Buna devlet ve üniversite hastaneleri dahildir. Dünyada organ nakli merkezi ruhsatı diye bir olay yok üstelik."

Prof. Haberal: "Organ ticareti ayyuka çıktı"

Bir dönemler organ nakline muhtaç insanları yurtdışına götürerek milyarlarını alanlar bu kapıların birer birer kapanmasından sonra içe dönmek zorunda kaldılar. Ancak öylesine korkunç vahşet iddiaları ortalıkta dolaşıyor ki, Türkiye'nin son on yıl içinde geçirdiği evrimi anlamakta zorlanıyorsunuz. Organ mafyasının veya organ tacirlerinin varlığını doktorlar kabul etmiş durumdalar. Türkiye'de ilk böbrek naklini gerçekleştiren Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal bile son 10 yılda ortaya çıkan bu karanlık sektörün varlığını çekinmeden söyleyebiliyor: "Türkiye'de organ ticaretinin yapıldığına dair duyumlar ayyuka çıkmış durumda. Yıllar önce İngiltere'de böyle bir olay oldu ve bu olaya bir Türk vatandaşının da katıldığı haberleri geldi. Bu olay bizi öyle sıkıntıya soktu ki anlatamam. Artık Türkiye'de organ ticaretinin yapıldığı her yönüyle belgelendi. Televizyonlar da belgeledi üstelik. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim."

1992 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Organ Nakli Koordinasyon Merkezi'nin Kurucusu Dr. Can Polat, Türkiye'de organ ticaretinin yapıldığını anlatıyor: "İzmir'de bir şirket insanları kandırıp Hindistan'a götürüyordu. Bornova'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin karşısında yapıyorlardı üstelik. O şirketin faaliyetlerine son verildi. Şunu söyleyebilirim ki bugüne kadar 18 organ nakli merkezinde böyle bir olay yaşanmadı. Türkiye sınırları dışında yapılıyor olabilir. Böylesine büyük bir yasal boşluğun olduğu ortamda mafya da olur, vatandaş yurtdışında da çareyi arayabilir."

Yakınlarını Kaybetmiş Aileler Derneği Başkanı İsmet Özbilici, Hikmet Karademir adlı kayıplarıyla ilgili yaptıkları araştırmada, bazı çocukların Rus bandralı bir gemiye bindirildikten sonra uluslararası sularda organlarının parçalanıp satıldığına dair ipuçu bulduklarını söylüyor. Özbilici'nin iddiaları ile Dr. Can Polat'ın "Türkiye sınırları içinde bu iş yapılmıyor" sözleri yan yana konduğunda kaçırılan çocukların akibeti bir ölçüde anlaşılabiliyor. Özbilici, bu çocukların yurtdışında iş vaadiyle kandırılıp gemilere bindirildiğini sözlerine ekliyor. Daha önce organ mafyası üzerine çalışmalar yapan gazeteci İhsan Uygur'un sırra kadem basması organ mafyasının faaliyetleriyle ilgili iddiaların ciddiyetini artırıyor. Uygur'un Tuzla'da demir atan Rus bandralı bir gemi hakkında topladığı bilgiler sonucu ortadan koybolduğu iddia ediliyor. Uygur'un ailesi oğullarının bu gemide yapılan organ ticareti üzerine çalışma yaparken ortadan kaybolduğunu söylüyorlar.

Sokak çocukları ilk hedef

Organ mafyası veya tacirlerinin varlığı, organ nakli yapan merkezler ve doktorlar tarafından kabul edilen bir gerçek artık. Ancak doktorlar kara sektörün nasıl işlediği konusunda fazla bilgiye sahip değiller. Bilinen bir gerçek var ki, mafyanın organ bulma konusundaki yöntemleri insanları hayrete düşürecek cinsten. Mafyanın hedef kitlesini sokak çocukları, özellikle uyuşturucu, kumar ve alkol bağımlıları oluşturuyor. Akıl hastaları ve spastik çocuklarsa onlar için bulunmaz bir nimet. Sokak çocukları için organ mafyası tam bir şantaj unsuru. Dilenci çocuklar, bazı kişilerin dilenmemeleri halinde kendilerini organ mafyasına vermekle tehdit ettiklerini söyleyebiliyorlar. Kazandıklarını bu kişilerle paylaşmayan arkadaşlarının nasıl sırra kadem bastıklarını uzun uzun anlatabiliyorlar. Aynı çocuklar bu tip korkularını polise verdikleri ifadelerde de dile getirdiklerini ancak kimsenin kendilerini ciddiye almadığını da söylüyorlar. Yakınlarını Kaybetmiş Aileler Derneği(YAKAD) Başkanı İsmet Özbilici, özellikle varoşlarda yaşayan ve sakat çocuğa sahip ailelerin organ mafyasının ilk hedefini oluşturduğunu belirterek buna 7 ay önce kaybolan Kürşat Özer olayını örnek gösteriyor.

Kürşat Özer, 18 yaşında doğuştan spastik, yürüyemeyen, kendi ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan fakir bir aile çocuğu. Onun hikayesini ilk önce YAKAD Başkanı İsmet Özbilici anlatıyor. Organ mafyası tarafından kaçırılarak organları için öldürülen çocuklara örnek olarak anlatıyor üstelik. Kürşat, 7 ay önce kaybolduğunda ailesi, YAKAD'a başvurarak çocuklarının bulunmasını istiyor. YAKAD olayı araştırırken birden bire ailesi çocuğun sanki bulunmasını istemezcesine dernekle olan ilişkilerine son veriyor. Dernek Başkanı Özbilici, "Kürşat Özer, spastik, yürüyemiyor. Elleri üzerinde durabiliyor. Hiç bir işe yaramıyor. Sarası var, zeka özürlü. Altına pisliyor. Ama bu çocuk 9 aydır kayıp. Böyle bir hasta kimin işine yarar? Kimse böyle bir çocuğu bakmak için kaçırmaz. Bu çocuk kaçırılsa kaçırılsa organları için kaçırılmıştır. Ailesi, derneğimize bir kere başvurdu ama sonra pişman oldular. Kürşat Özer'in ailesi olayı deşmek istemiyor. Çocuklarını biz arıyoruz, kendileri aramıyor. Bir şey var ama anlamıyorum. Annesi hâlâ arıyor ama babası olayın deşilmesini istemiyor. Çeşitli duyumlar alıyoruz ama ispat edemiyoruz" diyerek akıllara bin bir soruyu getiriyor.

Kürşat Özer'in babası medya ile konuşmamaya büyük özen gesteriyor. Ancak annesi Zülbiyar Özer, kocasının bu konuda "sus" talimatına rağmen oğlunun akıbetini AKSİYON'a anlatıyor: "Beyim de ben de çok hastaydık. Ameliyat olmam gerekiyordu. Kürşat, yatalak bir çocuktu, eve bırakıp hastaneye gidiyorduk. Karşımızda Z. hemşire vardı. Kürşat'ı bir gün balkonda görmüş. Bana dedi ki, 'Siz hastasınız, bu çocuğa bakamazsınız; devlet sizden daha iyi bakar. Siz benim nöbetçi olduğum bir gün getirip hastanenin bahçesine bırakın, ben alırım.' Ben olmaz dedimse de beyim, 'Bırakalım, sen ameliyat ol, çıktıktan sonra alırız' dedi. İnandık ama aklıma şimdi kötü şeyler gelmiyor da değil. Komşu Z. hemşire 'En fazla iki ay burada kalır' dedi. Hemşirenin nöbetçi olduğu bir gün Kürşat'ı alıp bize söylediği Çocuk Yuvası'nın bahçesine bıraktık. 10 dakika bekledikten sonra oradan ayrıldık. Bize '10 dakika bekleyin ben gelir alırım' demişti çünkü. Daha önce nereye verdiysek yaşı büyük diye almadılar. Eve döndüğümüzde Z. hemşire bizi aradı ve çocuğu teslim aldığını söyledi. Meğer yaşı tutmadığı için polisler gelip çocuğu almış. 3 gün karakolda kalmış. Biz pişman olup çocuğumuzu geri almaya gittiğimizde bulamadık. Z. Ö. hemşire benim adımı orada burada vermeyin, beni bu olaya karıştırmayın işimden olurum dedi. Biz de vermedik. Komşular organlarının satıldığını söyleyince yuvaya gidip araştırdık. Şevket Bey diye bir ahçı vardı, o çocuğu bahçeden kendisinin taşıdığını ve bir hafta yuvada kaldığını söyledi. Diğerleri ise bir gece kaldığını söylüyordu. Şevket Bey bir hafta deyince oradaki bir görevli ona bağırıp yemekhaneye gönderdi. Daha sonra üç dört kere gittik bir daha ahçıyı bulamadık. Hastanenin kayıtlarına geçmemiş bile. Çocuğu bahçeye bıraktıktan sonra koybolacağı aklımızın ucundan geçmiyordu. Çünkü Z. hemşire beynimizi öyle yıkadı ki, inanıp bıraktık. Hemşire hanımla fazla samimi değildik ama kayınvalidesini iyi tanıyorduk. Hemşireye inanmıştık ama şimdi aklıma kötü şeyler geliyor. Organları için aldıklarını söylüyorlar. Yuvadakiler yaşı tutmadığı için biz polise teslim ettik diyor. Polis bizde iki gün kaldıktan sonra onlara verdik diyor. İkisinin arasında koybolduğu için kimseyi de suçlayamıyorum."

Ebru Gönül vakası

8 yaşındaki Ebru Gönül'ün kayboluşunun perde arkasında da organ mafyasının olduğu söyleniyor. YAKAD Başkanı İsmet Özbilici, kaybolan çocuklarla ilgili bugüne kadar elde ettikleri bilgiler doğrultusunda Ebru Gönül'ün organ mafyasından başka hiç kimsenin işine yaramayacağını söylüyor. 4 yaşına kadarki çocukların evlatlık vermek için kaçırılma ihtimalinin yüksek olduğunu ancak 8 yaşındaki bir çocuğun ailesiyle ilgili bilgilere sahip olduğu için evlatlık verilmeyeceğini belirten Özbilici, "Ebru çok zeki bir öğrenci, öğretmeni sınıfın en iyi öğrencisiydi diyor. Dilendirilmeye gelmez, evlatlık verilemez, çünkü annesini babasını tanıyor, biliyor. 5 aydır kayıp. Akla bir tek şey geliyor: Organ mafyası.." şeklinde konuşuyor. Ebru'nun annesi Feride Gönül, kızının organ mafyasının eline düştüğünü doğruluyor: "Böyle bir çocuğu kim ne yapsın? Niye kaçırsın? Bir kaç ilginç telefon aldık. Ataköy'de bir kadın çocuğumuzu gördüğünü söyledi. Buluşmaya karar verdik, gelmedi. Polisleri alarak evine baskın düzenledik, bizimle dalga geçtiğini söyledi. Benim çocuğumu ciğeri için çalan ciğersizler gelsin, ben onlara ciğerimi vereyim" diyerek gözyaşlarını tutamıyor. Baba Adem Gönül ise, polisin garip telefonlar eden bu kadınla ilgili ciddi bir soruşturma yapmadığını belirterek, "Yasal yönden elim kolum bağlı. Ben şimdi bıçağı o kadının boğazına dayayıp mı konuşturayım? Ne yapmam lazım? Adalete başvurduğumuzda bize eşyası veya parası kaybolmuş insan muamelesi yapıyorlar" diyerek isyanını dile getiriyor.

Türkiye buraya nasıl geldi?

27 Temmuz 1979 yılında 2238 sayılı Organ Nakli Yasası çıkarıldı. Organ bulma sıkıntısı sebebiyle 1983 yılında bu yasaya ilaveten 2594 sayılı ek bir kanun çıkarıldı. Bugün ülkemizde böbrek nakli yapan 18 merkez bulunuyor. 5 kalp, 4 karaciğer, 2 pankreas, 24 kornea ve 6 kemik iliği nakil merkezi faal durumda. Ancak ülkemiz dünya ile kıyaslandığında organ nakli merkezi bakımından yeterli düzeyde değil. Türkiye'nin dünya standartlarını yakalayabilmesi için yılda 200 böbrek, 450 kalp, 500 karaciğer, 560 kemik iliği, 30 pankreas nakli gerçekleştirmesi gerekiyor. 5 olan kalp nakli merkezi sayısının 15'e, karaciğer nakli merkezlerinin 13'e, kemik iliği nakli merkez sayısının 19'a ve pankreas nakli merkez sayısının da 7'ye ulaşması lazım. Türkiye'de son yıllardaki atılımı dikkate almazsak, ilk böbrek naklinin yapıldığı 1979 yılından 1996 yılına kadar sadece 2750 böbrek nakli gerçekleştirilmiş olması bu konudaki geri kalmışlığımızı göstermesi bakımından bir hayli ilginç.

Türkiye'nin organ nakli konusundaki en büyük sıkıntısı kadavradan nakil konusunda ileriye gidememesi. Bugün Avrupa'da yapılan organ nakillerinin yüzde 85'i kadavradan alınırken, Türkiye'de yüzde 80 canlı donör kullanılıyor. İnsanlarımızın Hindistan ve Rusya kapılarına düşmesi burada başladı. Organ sıkıntısı, büyük bir kara sektörün oluşmasına kadar uzandı.

Türkiye'de gücü olanlar için organ bulmak diğer ülkelere göre daha kolay. Senelerce hastane hastane dolaşıp organ arayan binlerce hasta dururken, özel bir organ nakil merkezine başvurarak bir ay içinde organ bulan özel insanlar da var elbet. Kısa zamanda organ bulmanız için bugünkü rakamlarla 20 milyardan az bir paranız olmaması lazım. Bu parayla, hastane önlerinde bekleyen karanlık insanlarla temasa geçtiğiniz an size kısa zamanda organ temin edilebiliyor. Üstelik ameliyatın hangi merkezde ve hangi doktor eliyle yapılacağına dair her türlü yardıma da kavuşmuş olabiliyorsunuz.

Dr. Can Polat (ONKOS Sistemi'nin kurucusu)

"Göçmen işçilerden organ satın alıyorlar"

Türkiye'de her yıl 6 bin kronik böbrek hastası aramıza katılıyor. Bunların yüzde 45'ine diyaliz imkanı götürebiliyoruz. Böbrek hastalarının yüzde 50—60'ını kaybediyoruz. Organ nakli konusunda, merkezler bu işi en iyi ben yapıyorum yarışına girdiler. Biraraya gelip organları paylaşmıyorlar.Yaptıkları işi denetlemeye açmıyorlar. Kaç hastaya nakil yaptıkları belli de, kaçının yaşadığını söylemiyorlar. Kadavradan organ almadıktan sonra Türkiye'de organ nakli yapıyorum diyemezsiniz. Organların yüzde 85'i ana —baba ve kardeşlerden alınıyor. Türkiye'de kimse organ bağışlamıyor. Organ bağışını eğitimle artırmanız mümkün değil. O zaman bunu yasal yoldan bulmak zorundasınız. Yasa koyalım dedik ama uzlaşma sağlanamadı. Şu anda organ bağışı kilitlenmiş durumda.

ONKOS çalışırken her şey iyi gidiyordu. Çünkü bakanlığın girdiği yerde herkes kendine çekidüzen veriyordu. Rusya, Hindistan olayları kesilmişti. Kornea naklini yüzde yüz artırdık. Ama ondan sonra bozuldu. Eğer Organ Nakli Yönetmeliği uygulansaydı organ nakli konusunda illegal yollara başvurulmazdı. Organ kime en uygunsa ona takılacaktı. Böylece herkes organa ulaşma açısından eşit olacaktı. Şimdi herkes bulduğu organı kendi istediğine takıyor. Doku uyumuna baktığınız zaman felaket bir tablo ile karşılaşıyorsunuz. Yüzde yüz uyum yoksa organ nakli cinayettir. Türkiye'deki organ nakillerinde yüzde yüz uyum oranı yüzde 10'la yüzde 20 arasında değişiyor. Şimdi göçmen işçilerden faydalanıyorlar. Bulgaristan'dan gelen beş parasız insanların bir böbreğini alıp büyük paralar karşılığı satıyorlar. Böylesine yasal boşluğun olduğu ortamda mafya da olur, yurtdışındaki yollar da denenir.