|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
 
KİTAP

Operasyon: Bağcı dövmek!

30 Ağustos 2010 / SEDAT GÜLMEZ,
Hanefi Avcı’nın “belgesiz hükümlerle” bezeli “Haliç’te Yaşayan Simonlar/ Dün Devlet Bugün Cemaat” kitabı iki haftadır gündemde. Peki, bu iddialar ne kadar berrak ve sade? Yoksa yeni tasarılara zemin mi hazırlıyor?

‘Dün muhafazakârlar baskı görüyordu onların yanında yer aldım, bugün muhafazakârlar baskı uyguluyor onların karşısında yer alıyorum.” Son birkaç yıldır, “mahalle baskısı”, “sivil dikta” ve benzeri ithamlarla başta siyasal iktidar olmak üzere toplumun kahir ekseriyetini “sıkıştıran” statüko sahipleri, adını Susurluk’la duyurmuş Hanefi Avcı’nın tırnak içindeki ifadelerini belli etmemeye çalıştıkları bir sevinçle karşıladı. Buraya kadar zikredilen noktalar dahi bu yazının hangi husus etrafında geliştiğini fark ettirmiştir: Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar/ Dün Devlet Bugün Cemaat” isimli kitabı.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın polisi kamplara ayırdığı gerekçesiyle etik bulmadığı eser hakkında birkaç teknik detaya yer verelim. Angora Yayınevi’nce yayımlanan çalışma 597 sayfalık ve iki ana bölümden müteşekkil: Devlet ve Cemaat. Kitabın yaklaşık iki haftadır Türkiye gündemini meşgul etmesine yol açan asıl ikinci bölümü. 397’nci sayfadan başlayıp 100 yaprağı kapsayan satırlarda ortaya atılan her iddianın müsebbibi tek kapıya çıkartılıyor: Cemaate. Yazarın iddiasına göre emniyet içindeki her türlü operasyonun arkasında aynı “Örgüt” yer alıyor: Cemaat. Peki, yıllarını istihbarat gibi önemli bir sahada harcamış, tecrübe sahibi bir emniyet müdürü, tüm “gözlem ve tespitlerini” hangi delillere dayandırıyor? Kitapta buna dair net bir cevap yok. Çünkü Avcı söylediklerini delillendirmekten ziyade “tespitleri”ni sıralamakla yetiniyor. Belki de eserde işlemediği ama kamuoyu ile paylaşmak istediği cevaplar vardır. Mesela Milliyet gazetesinden Nedim Şener’e verdiği ve 26 Ağustos’ta yayımlanan röportaja bakalım: “Çok iddialı tespitleriniz var, bunları belgeleyecek durumda mısınız?” “Benim yazdıklarımı çok kişi biliyor. Emniyet içinde, basın içinde ama bilmezleri oynuyorlar. Hatta isim isim sayacak kadar bu konuya vâkıflar ama bunlar dillendirilmiyordu, ben bunların bir kısmını dillendirmiş oldum. İkincisi bu konularla ilgili belgeleri koymaya kalksam cilt cilt kitap olurdu. Ben hiç belge koyma taraftarı değildim. Zorunlu olduğunu düşündüğüm bir iki belge dışında da koymadım. Yazdığım konular gerekli makamlar tarafından araştırıldığında rahatlıkla doğrulanabilecek konulardır. Devlet isterse gider yerinden tek tek belgesini bulur. Zaten ben kitap yazmadan Emniyet Genel Müdürü, İçişleri Bakanı ve Başbakan’ın başdanışmanına kadar her şeyi anlattım. Bu makamlar gerekli araştırmayı yapsa zaten söylediğim tüm belgelere ulaşabilecek hatta daha büyük fotoğrafa ulaşacaklardır.”

Avcı’nın sarf ettiği sözler ne yazık ki cevap bulmaktan çok akıllarda yeni soruları filizlendiriyor. Çünkü dillendirdiği iddiaların hiçbirini temellendirmediği gibi şahsî savlarını da devlet yetkililerinin belgelendirmesini istiyor. “Cilt cilt kitap olur.” beyanından “Tüm iddialarımın belgesi elimde.” anlamı çıkarmaya çalışsak da, akıllara iki basit soru takılıyor: “Hanefi Avcı gibi bir isim ortaya attığı ciddî iddiaları temellendirmezse müfteri durumuna düşeceğini bilmiyor mu? Böyle bir pozisyona düşmemek için esere belgeleri eklemesi gerekmez miydi?”

Şener’e verdiği mülakatta bahsettiği ve kitabına aldığı belgelere gelince… Emniyet Genel Müdür Yardımcısı iken adı bir uyuşturucu davasına karışan Emin Aslan’ı müdafaa sadedinde çalışmasına aldığı ve konuyla ilgili savcıların hazırladığı dokümanlar ve yine yakın dostu Aslan’ı savunan ve savcılıkta verdiği ifade ve mahkemeye verdiği dilekçe. Burada asıl dikkat çeken, haksızlığa uğradığına inandığı Emin Arslan, Sabri Uzun, Ahmet İlhan Güler, Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya ve Faruk Ünsal gibi emniyet mensuplarının görevlerinden alınma süreçlerini anlattıktan sonra ihaleyi “Cemaat”e yıkması. Çünkü bu anlamda hiçbir somut belgeye dayanmadan, “Tüm bu işleri kim yapmıştır? Elinde imkân bulunan ve Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) ile İstihbarat Şubesi’ni ele geçirmeye çalışan cemaat.” minvalinde kabataslak bir mantıkla tam manasıyla “Hüküm” veriyor. Sabri Uzun ve Ahmet ilhan Güler’in görevden alınışlarını diğerlerinden ayırmak lazım. Hele Sabri Uzun’u, Şemdinli Davası hakkındaki sözlerinden dolayı Yaşar Büyükanıt’ın hedef aldığını bilmeyen yok. Avcı ilginç bir ikileme de imza atıyor, hem Büyükanıt’ı hem de Uzun’u cemaatin hedef aldığını savunuyor. Aynı anda hem avı hem avcıyı destekliyor. Yine eserde zihne çentik atan noktalardan biri de, “Cemaat” adı altında birilerini açıkça suçlarken, Ergenekon operasyonunun kilit isimlerinden emekli Tuğgeneral Veli Küçük hakkında rahatlıkla, “Veli Küçük suçlu mu masum mu bilmiyorum ama herhalde ilk kez ben Susurluk döneminde ortaya atmıştım.” diyebilmesi.

Sadece Küçük mü, onun “eleştirilerinde” son yıllarda ülkeyi sarsan birçok hadise de var. Avcı’ya göre bilhassa Ergenekon ve benzeri süreçlerde önce bir suçlu ilan ediliyor, sonra da üzerine yoğunlaşılıyor. “Yargılanan insanlar suçlu olabilir. Hatta bildiğimizden daha çok da suçları olabilir.” diyen Avcı yine de suçlamaların ancak belgelere dayanarak yapılabileceğini söylüyor. Bu kapsamda bir savcının (Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’i kastederek) makamında tutuklanamayacağını, devletin millî istihbarat biriminin ve jandarma alayının basılamayacağını dillendiriyor. Fakat kendisi emniyet istihbarat şubelerinin basılmasını istiyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Ayrıca zanlıların delilleri karartma ihtimalinden ve oturdukları koltukların imkânlarını kullanarak haklarındaki çalışmaları sabote edecek adımlar atabilme tehlikesine karşı nasıl davranılması gerektiğinden bahis açmıyor. Bu arada Hrant Dink ve Danıştay cinayetlerinin Ergenekon’la bağlantısını delillere rağmen göz ardı edip adi vakalar kategorisine koyabiliyor.

Mevzunun farklı bir yöne çevrildiğini düşünenler çıkabilir. Bunlara göre asıl mesele Avcı’nın, diğer konulardaki fikirlerinden ziyade “devleti ele geçirme gayretindeki cemaat” ile ilgili sözleridir. Bu yaklaşıma yatkınlara 27 Ağustos’taki yazısıyla Taraf Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan cevap veriyor: “Çok sık duyduğumuz sözler var. ‘AKP’liler devleti ele geçirmeye çalışıyor.’ gibi ya da ‘Fethullahçılar devleti ele geçirmeye çalışıyor.’ gibi. Devlet ‘birilerinin’ sahip olduğu ve ‘birilerinden’ koruduğu bir kale anladığım kadarıyla ve bu ‘kalenin’ ele geçirilmesinden korkuyorlar. Kim bu ‘kalenin’ sahipleri, niye onlar devleti ‘yönetiyorlar’ da ‘diğerleri’ devleti ‘ele geçirmeye’ çalışıyor? CHP ‘devleti ele geçirmeye’ çalışmıyor mesela, ordu da devleti ele geçirmeye çalışmıyor, yüksek yargı da devleti ele geçirmeye çalışmıyor… İnançlarından dolayı insanları suçlayacak mıyız? ‘İnanç’ suç mu? ‘Fethullahçılık’ diye bir suç yok ama Fethullahçı olmak ‘suçlu’ olmak anlamına geliyor neredeyse.”

Madem alıntılardan kapı açtık. Bir tane de Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar’ın 27 Ağustos tarihli yazısından: “Hem kitabından hem de televizyondaki konuşmasından (26 Ağustos’ta NTV’de) anladığım kadarıyla Avcı’nın çok özel işlerinde kullandığı iki gizli telefon hattı var. Tepesini attıran süreç, bu hatlardan birinin dinlendiğini düşünmesiyle başlıyor. Avcı, NTV’de aynen şöyle dedi: ‘Benim dinleme olayım, iki tane öğrenci adına alınmış telefon, bunların isimleri kim oldukları belli ve telefon numaralarını kimse bilmiyor. Ben bile bilmiyorum. Unutmuşum. Bana bilgi veren bir kişiye vermişim diğeri de bende. Bu telefonu hiç kimse bilemez.’ Uzun açıklamanın sonunda şöyle diyor: ‘O numaraya bakıyorlar, o numara bire bir diğer başka bir numarayla görüşüyor sadece. Sadece görüştüğüm numarayı dinliyorlar. Beni de değil onu dinliyorlar.’ Soru şu: ‘Gizlisi saklısı olmadığını söyleyen, yasalara ve devlete kayıtsız bağlı olduğunu vurgulayan Avcı, neden sadece bir kişiyle görüşmek üzere özel bir hat kullanır? O kişi kim? Özel bir ilişki olabilir mi, bilmem. Öyle olsa, amok koşucusu gibi önüne geleni yıkıp devirmezdi diye düşünüyorum. Çünkü kendine ait sürekli kullandığı hattın dinlenme ihtimalinden böyle rahatsız değil. Bir başka ayrıntı, o hattın yasal olarak dinlendiği anlaşılıyor…