| DOSYALAR |
‘Geçen yıl (2009) sıcak bir yaz günü, üç Türk çift, İstanbul'un sahil semti Arnavutköy'de bir kafeye girdi. Anahtarlarını park görevlilerine verip spor arabalarından çıktıklarını gördüm. Eşlerin üçünün de başı örtülü. Boğaz manzaralı bir masa onlar için hazırlanmıştı; oturup siparişlerini verdiler. Bir süre sonra iki kadın, yüksek topuklu ayakkabılarıyla gürültülü bir şekilde içeriye girdi. Saçları sarı boyalıydı ve yanlarında eşleri vardı. Tek boş masa, bir önceki grubun yanındaki masaydı. Sarışın bayanlar, onların yanına oturmak istemediklerini açıkça ifade ettiler. Garson başka bir masa için barda beklemelerini önerdi; ancak bayanlar sabırsızdı. Biri oturan grubun yanına yaklaştı ve gitmelerini söyledi. Grup itiraz etti. Sarışın bayan ‘Gidin. Siz buraya ait değilsiniz.' dedi. Bağrış-çağrış arasında iki grup da öfke içinde mekânı terk etti. Boğaz'daki bu manzara, modern Türk toplumundaki temel fay hattını açığa çıkarıyor. Bazıları buna İslamcılarla laik kesim arasındaki bir çatışma diyor; ancak bu tahrif edilmiş bir resim. Bu zenginler ve fakirler arasındaki bir çatışma da değil. Bu uzun süredir egemen ve kolay değişmeyen şehirli elit kesim ile içlerinde dinî kurallara bağlı olanların yer aldığı İstanbul'a yeni gelenler arasındaki çatışmadan da öte. Türkiye'yi 80 yıldır yöneten elitler, hâkimiyetlerini kaybediyor. Bu da hiç hoşlarına gitmiyor.”
Bu sözler, Alman gazeteci Michael Thumann'a ait ve ABD'deki düşünce kuruluşu Woodrow Wilson'ın itibarlı ‘The Wilson Quarterly' dergisi için kaleme aldığı makalenin giriş kısmı. 2007'den bu yana yerleştiği İstanbul'da haftalık Die Zeit gazetesinin Ortadoğu Masası Şefliği'ni yürüten Thumann, eşine az rastlanır Türkiye uzmanlarından biri. Berlin, New York (Columbia) ve Moskova üniversitelerinde Doğu ve Güneydoğu Avrupa tarihi üzerine yükseköğrenim gören Thumann, 11 yıldır Türkiye üzerine haberler, makaleler kaleme alıyor. Türkiye'deki dönüşümü 2005'te fark eden Thumann, Die Zeit'in İstanbul'da büro açmasına vesile olmuş: “Türkiye'nin kendi sınırları dışında yankı bulabilecek siyasi ve ekonomik açıdan güçlü bir şekilde yükselebileceğini öngördüm. Son on yıldır bölgede Mısır'ın gerilediğini, Suudi Arabistan gibi bir ülkenin asla merkez olmaya açılmadığını, Körfez bölgesindeki açılım yapan diğer ülkelerin ise önemli bir merkez için küçük olduklarını düşünüp Türkiye'de bir hareketlenmenin olduğunu görmem, İstanbul'u bölgeden haber yapmak için seçmemizde önemli bir rol oynadı.”
‘Turkey's Role Reversals' (Türkiye'nin Rol Değişimleri) başlıklı makalesiyle gündeme gelen Thumann ile Türkiye gündemini konuştuk.
-Avrupa, Türkiye'deki değişim sürecini nasıl okuyor?
Avrupa'da 11 Eylül saldırısının ardından ‘İslam', ‘İslamcılar', ‘ihtiraslı İslami hareketler' üzerine bir tartışma başlamıştı. Ancak bu tartışmada Türkiye eksikti. Bazı Türk-Alman kökenli yayıncılar Türkiye'de yaşananların ‘İslamlaştırma' ve ‘İslamcılık' tartışması olduğuna dikkat çekmek istiyor. Ancak ben bunu tamamen yanlış buluyorum. 8. yılını doldurmaya hazırlanan AK Parti hükümetinin bir İslamlaştırma programı olduğuna inanmıyorum. AK Parti ajandasındaki din programı, Arap dünyasındaki diğer İslamcı partilerinkinden farklı, ancak Avrupalı normal konservatif bir partinin, mesela Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi'nin (CDU) din anlayışından farklı değil. Burada AK Parti ve İslamcı partiler arasında radikal bir fark ortaya çıkıyor.
-İddia edilen gizli ajandadan bir iz yok yani!
8 yıldır gün yüzünde olan bir ajanda, hâlâ nasıl bir gizli ajanda olabilir? Bununla birlikte ben güçlü bir dönüşüm görüyorum. Yeni bir tabakanın yönetime, iktidara geldiğini görüyorum. Zira AK Parti de bunu destekliyor. AK Parti, fakir bir seçmen tabakası istemiyor. Dinine bağlı veya az bağlı esnafların, tüccarların, liberallerin, muhafazakârların karışık olduğu bir seçmen kitlesi hedefliyor. Bu bağlamda AKP tam bir halk partisi aslında. Dönüşümün odak noktası, AK Parti'nin bazı reformları hayata geçirip Türk kurumlarını liberalleştirmesidir. Bu liberalleşmenin sorun doğurması kaçınılmazdı.
-Dönüşüm beraberinde hangi sorunları getiriyor?
AK Parti, 2007'de cumhurbaşkanlığını elde etti. Bu reform kabul edilirse bir sonraki adımda adalet reformu çerçevesinde parlamento ve diğer siyasiler, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) hâkimlerini belirlemede söz sahibi olacak. Bu prensipte arzulanan bir şey. Ancak eski Kemalist elitler için ciddi bir sorun. Onlar, kuvvetler ayrımı sisteminin bozulmasını ve böylece karşı tarafın ağır basmasını istemiyor. Bundan dolayı AKP ve diğer siyasi partiler, kurumlar yeniden yapılandırılırken Türk demokrasisinde karşı güçlerin olduğunu düşünmeliler. Bu konuda birçok devlet, farklı çözümler buldu. Benim ülkem Almanya, buna federalizm çözümü getirdi. İngiltere, Amerika, İtalya gibi bazı ülkelerde ‘Check and Balance' sistemi, yani devlet organlarının birbirini karşılıklı kontrolü var. Bu ülkelerdeki farklı siyasi formlar bu sistem etrafında çalışabiliyor. Şu ana kadar AKP'den bu yönde herhangi bir adım göremedim.
-Bu noktada sizin çözüm teklifiniz ne?
Yerel yönetimlerin kendi politikalarını daha fazla yürütmeleri sağlanabilir. Bu, gerilimi azaltacaktır.
-Kutuplaşma sadece AK Parti politikaları ile mi ilgili?
Hayır. Burada söz konusu olan 1982 Anayasası'yla yapılan ve daha önce Kemalist devlet mantığıyla oluşan anayasal boyutta sistem yanlışlığı. Bu kuvvetler ayrılığı mantığında bürokrasi ve ordu, seçilen hükümete karşı muhalefet olarak belirlendi. Bugün bu mantık artık işlemiyor. Bundan dolayı bence CHP, MHP ve diğer küçük partiler AKP'nin üzerinde çalıştığı değişiklikleri desteklemeli. Çünkü hâlihazırdaki sistem siyasi rekabet için uygun değil. Türk kurumları eskidi.
-AK Parti değişimin motoru mu, yoksa bir sonucu mu?
Aslında her ikisi. AKP, toplumun yeniden biçimlenmesinin bir sonucu. AKP geniş kitlesi olan bir halk partisi. AKP'nin en önemli elementi, beklentilerinin devlette güçlü bir şekilde temsil edilmesini isteyen Anadolu esnafı. Bu gelişme 20 yılda oldu. Ancak hükümeti kurmasının ardından AKP sadece sürecin sonucu değil, aynı zamanda motoru oldu.
-Avrupalı siyasiler bu süreci nasıl değerlendiriyor?
Avrupa'da son on yılda çok farklı bakış açıları oluştu. Mesela Almanya'yı ele alalım. Bazıları, Türkiye'yi pozitif olarak değerlendiriyor. Bunlar, “Bakın, AKP uzun süredir görevde, herhangi bir şikâyet yok. Türkiye bölgesinde başarılı bir faktör hâline geldi, ekonomik açıdan başarılı.” diyor ve hatta muhafazakâr parti CDU'lu Federal Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı Ruprecht Polenz böyle bir Türkiye'nin AB için bir kazanım olacağını söylüyor. Eleştirenler de “Doğru, bizde şikâyet tespit edemedik, ancak biz büyük bir güç hırsı gözlemliyoruz. AKP, rakiplerini köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Aynı zamanda Türkiye'de ve bölgede en güçlü olmaya çalışıyor.” diyor. Bunun yanında AKP'nin ülkeyi İslamlaştırdığını kimse ciddi olarak iddia etmiyor.
-Peki, AB süreci neden bu kadar yavaş ilerliyor?
Yavaşlama, Türkiye'nin nasıl algılandığı ile alakalı değil. Bu daha çok AB'nin sindirim süreci ve iç politikada yaşanan mücadele ile ilgili. Mesela Türkiye'nin üyelik süreci Fransa ve Avusturya'da iç politika malzemesi olarak kullanıldı. Almanya'da bu durum biraz daha farklıydı. Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller, Liberal Parti (FDP) ve Sol Parti, üyelik sürecinin seçim malzemesi yapılmasına karşıyken, sadece Muhafazakâr Birlik partileri CDU/CSU, Türkiye üzerinden oy avlamaya çalıştı.
-Türkiye'deki dönüşüm üyelik sürecini nasıl etkiler?
Gelişen Türkiye, AB için büyük bir kazanç olacak. Türkiye ürkek bir ülkeden bilinçli bir ülke hâline geldi. Artık etrafında sorun ve kaos gören bir ülke olmaktan çıkmaya çalışıyor. Bunu başararak komşularıyla işbirliği yapar hâle geldi. İşte ben bu Türkiye'nin Avrupa'da istendiğini düşünüyorum. Yakındoğu ve Ortadoğu'da bu işbirliği becerisine Avrupa'nın özellikle ihtiyacı var.
-Referandum sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Referandum şaşırtıcı bir şekilde anayasanın sadece küçük bir kısmının değiştirilmesi için yapılacak. Oysa AKP, 2007'de bu anayasayı değiştirmek istediğini belirtmişti.
-AK Parti, anayasayı değiştirmede yavaş mı davrandı?
AKP, üç alanda siyasi bir mücadele içindeydi. Genelkurmay'ın e-muhtırası, Anayasa Mahkemesi'nin kapatma davası ve muhalefet partilerinin bitmez tükenmez tartışmaları… Her reformu boykot ettiklerini hatırlıyoruz. AKP de gerekli çoğunluğa sahip olmadığı için hatalar yaptı. Bu yanlışlardan biri; üniversiteye kılık kıyafet serbestliği getirmek için MHP ile uzlaşı arayışına girmesiydi. Bir diğer hata ise AKP'nin küçük şeylerle uğraşmasıydı. Yani anayasayı komple değiştirmek yerine, yasaları tek tek değiştirmeye çalışarak asıl reform için gerekli olan atılımı gözden kaçırdı. Erdoğan, 2011 seçimlerinin ardından anayasayı tamamen değiştireceğini söyledi. Seçimi kazanırsa bu tarihî görevi yerine getirerek anayasayı mutlaka tümden değiştirmeli.
-Son dönemde bir de asker-sivil gerilimi yaşanıyor Türkiye'de. Yurt dışına nasıl yansıyor bu durum?
Türk Ordusu'nun Batı'daki örnekleriyle karşılaştırıldığında benzersiz bir konumu vardı. Ordu âdeta siyasi bir merciydi. Politikaya devamlı müdahale etti, generaller siyasete dair görüşlerini beyan etti. Hükümetleri değiştirecek kadar muazzam bir ağırlığa sahiptiler, darbeler yaptılar. Olması gereken ise siyasi konularda görüş beyan etmemeleri ve sadece askeriye ile ilgili görevlerine konsantre olmalarıydı. Şu an Türkiye, olması gereken duruma geçiş döneminde. Adım adım giden bir süreç var. Türkiye'nin küreselleşmesi, uluslararası ekonomik ve siyasi rekabette iddia sahibi olması için bu değişime ihtiyacı var.
-Almanya'da orduda tenkisata gidiliyor, zorunlu askerliğin kaldırılması konuşuluyor bugünlerde…
Almanların kendi içinde Türkiye'deki gibi bir çatışma söz konusu değil. PKK gibi... Biz ordumuzun devlet içinde devlet gibi davranan orduya dönüşmemesi, içinde demokrasi karşıtı unsurları barındırmaması için askere gitme zorunluluğunu bir garanti olarak gördük. Modern dünyada işler sürekli olarak daha ihtisas gerektiren bir boyut kazanıyor. Birkaç hafta temel eğitim alan bir erin birden üstün askerî meziyetler gerektiren bir alana sürülmesi uygun değil.
-Peki, Türk Ordusu kendini tartışmalı mı?
Sanırım Türkiye de aynı soruyu kendine soracaktır. Çünkü zorunlu askerlerin bulunduğu büyük bir ordu, Türkiye'nin bugün karşı karşıya olduğu tehdit karşısında yetersiz kalmakta. Zorunlu askerlerden oluşan ordu nihayetinde Anadolu'yu işgal eden ve Sevr Anlaşması'nı Türkiye'ye zorlayan Batılı güçler karşısında geliştirilmiş bir fikirdi. Ama bunun üzerinden çok zaman geçti. Türkiye'ye 1923'ten bu yana komşu ülkeler tarafından tek bir saldırı gerçekleşmedi. O zaman bu korku niye? Türkiye sinirlerini yatıştırıp tamamen özel tehdit ve sınavlarla karşı karşıya olduğunun farkına varabilir aslında. Ülke toprakları içindeki PKK bir tehdittir. Uzun vadede özel eğitim almış, PKK gibi örgütlerle nasıl savaşıldığı konusunda uzman askerler olmazsa askerliğini zorunlu olarak yapan genç ne yapsın?
-Açılım politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP, bir Kürt sorunundan bahseden ilk parti oldu. Demokratik açılım da bunun bir sonucu olarak ortaya çıktı. Erdoğan bence milliyetçi çağrıları dikkate almayıp doğru gördüğü şeyleri tutarlı bir şekilde uygulamalı. Bu kolay olmasa da sonunda meyvelerini toplayacak.
-AK Parti çözüm için tüm unsurlarla görüşmeli mi?
Eğer bir çözüme varılmak isteniyorsa PKK ve BDP'yi pas geçmesi imkânsız görünüyor.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||
| Ali Bayramoğlu | ![]() |
||
| Kemikler, askerler, süpürgeler… | |||
| Ahmet Turan Alkan | ![]() |
||
| Muktedir bir Türkiye, Batı’yı korkutuyor | |||
| Ahmet Taşgetiren | ![]() |
||
| Hangi Türk, hangi Kürt? | |||
| Selim Savaş Genç | ![]() |
||
| Mısır’ın demokrasi adımları | |||
| Adem Güneş | ![]() |
||
| Ne padişah olsanız anlayabilirsiniz ne vezir... | |||
| M. Nedim Hazar | ![]() |
||
| Aksan kurban olsun sana! | |||
| Melda Bekcan | ![]() |
||
| Hepimiz ‘yalancı emzik’ ile aldatıldık | |||