| SİYASET |
Referandum sonrasında ülkeyi yöneten hükümet değişmeyecek. Bu durum, referandumun Türk siyasetinin temel paradigmalarını sarstığı gerçeğini değiştirmiyor. 27 Mayıs’tan beri seçilen ama yönetemeyen iktidar olgusu değişecek. Seçilmeyen ama yöneten olgusu da tabii… Birçoklarının yargı siyasallaşacak dediği şey, yargının nicedir işgal ettiği alandan geri çekilmesinden başka bir şey değil aslında. Fiilen bir hükümet gibi icraat yapan bir hukuk sisteminde ilk en büyük delik açılacak. Siyasetini devletin bekası ve varlığına adayan siyasi akımların bu durum karşısında defansa geçmesi normal değil ama anlaşılabilir bir şey. ‘Ordu ile el ele’ ya da ‘Yargı ile el ele’ süren siyaset tarzı, yargı reformu ile birlikte işlevsiz kalacak. Bazı partilerin bilerek ya da bilmeyerek temel siyasi dayanakları hâline getirdikleri yapı ortadan kalmış olacak. Bir referandumun Türk siyasi hayatını ikiye bölen varlık-yokluk savaşına dönmesinin nedeni bu. Özgürlükçü bir bakış açısıyla böyle yorumlanan bir anayasa değişikliği paketi, muhaliflerce sinsi bir planın parçasından başka bir şey değil.
Büyük Birlik Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Saadet Parti gibi reforma destek sözü veren partilere rağmen reform dinamiğini tümüyle AK Parti’nin sırtlaması, Erdoğan’a tarihî sorumluluk yüklüyor. Reform yapabildiği ölçüde sorumluluğu da yönetme gücü de artıyor. Kaldırdıkça yeni halkalar eklenen ve artan ağırlığı yeniden var gücüyle kaldırmaya çalışan bir halterci gibi, bir görüşe göre rekora koşuyor, bir görüşe ya da beklentiye göre bu ağırlığın altında kalacak.
AK Parti’nin muhafazakârlık yanında reformcu kimliğinin kuvvetli motivasyonu var; her bir reform partinin ömrünü uzatıyor. Eğer iyi bir lideri ve kadrosu varsa halk reformcu ve yenilikçi partileri destekledi her zaman. Cepheleşme AK Parti’yi daha özgürlükçü olmaya zorlarken, diğer partilerin pozisyonlarını ‘içine düşülen durum’larla izah edilebilir kılıyor. MHP, CHP ve BDP seçmeninin tamamıyla vesayetçi bir anlayışta olmadığı hesaba katılırsa, bu partilerin aldıkları siyasi pozisyonun zorluğu anlaşılabilir. CHP ve MHP’nin son 3-4 yılda parti yönetimleri olarak aldıkları ‘devletçi’ pozisyon referandumla birlikte devam etmekle birlikte, bu kendi tabanlarında artan bir huzursuzluğa yol açmış gözüküyor. Elitler siyasetinin bu sıkı direnişinde pekâlâ acı kayıpları olacaktır. Siyasetleri kendi seçmenleri nezdinde sorgulanıyor. Siyasi harita değişecek tezi, parti seçmenlerinin parti siyasetine rağmen hareket edebilme potansiyeline dayanıyor. Elbette Erdoğan, ‘bitaraf olan bertaraf olur’ demediği sürece…
Peki, meydanlar ne anlatıyor? Parti mitingleri, alıcısı ve satıcısı uyumlu birliktelikler. Orada itirazlar yok, alkışlar var (CHP Bingöl mitingi dışında). Ancak siyaset gözlemcileri için bulunmaz bir fırsat meydan mitingleri. Bu dosya için dört parti lideri, dört ayrı yerde izlendi. AK Parti Kocaeli’de, CHP Muğla’da, MHP Balıkesir’de, BDP ise Mardin’de... Binlerce kilometre yol yapıldı. Herkes kendi seçmen büyüklüğüne göre meydan seçimi yapıyor ve az çok o meydanı doldurabiliyor; MHP hariç. BDP iftar sonrası miting yapıyor. Ramazandan en çok etkilenenler AK Parti ve MHP seçmeni.
AK PARTİ: MEYDAN BOŞ DEĞİL NETEKİM!
Şüphesiz referanduma en hazırlıklı parti AK Parti. Belki de zorunlu olarak böyle; neredeyse kendisinden sonra gelen üç partiye karşı meydan savaşı veriyor. Bu, AK Parti’nin Türk siyasetine koyduğu ağırlığı ve aynı zamanda yalnızlığını gösteriyor. Bir de ‘devlet’ merkezli bürokratik muhalefet de eklendiğinde referandumda ‘hayırcı’ cephenin büyüklüğü, AK Parti’nin liderlik ettiği değişim dalgasının büyüklüğü ve şiddeti hakkında fikir veriyor.
Başbakan Erdoğan mitinglerde hiçbir parti liderinin yapmadığı kadar anayasa değişikliğinin içeriğine ve daha çok da ruhuna giriyor. Ne anlam ifade ettiğini anlatıyor. Canlı örnekler sunarak yargının bir tür yürütme pozisyonuna girdiğinden, millet iradesinden rol çaldığından ve artık bunun böyle devam ettirilmesinin mümkün olmadığından dem vuruyor. Anlatıyor da anlatıyor. O alana toplanan topluluğun beklentisinden daha fazlasını anlatıyor. Sesini çok ötelere, herkese işittirmek istiyor sanki. Bazen Kocaeli’deki hükümetin icraatlarına bazen dış politikaya bazen de anayasaya giriyor; ama bir şekilde alana gelen ya da gelmeyene ulaşmak gibi bir amacı var. Alanı dolduran binlerce kişi liderlerinden emin; ama Başbakan, ‘karizmam var, zaten beni seviyorlar’ demiyor, teknik detaylara giriyor, yargı paketinin öneminin bir daha altını çiziyor. Şikâyetleri yok sıcaktan ve yakıcı güneşten gayrı. Başbakan ekonomik verilerden ve gelecek tasavvurundan söz ediyor, ümit veriyor. Kadınlara sesleniyor, “Eşinizin aldığı maaşın alım gücü arttı mı, artmadı mı?” diye soruyor. Yaptıklarının toplulukça takdir edilmesi arzusu var. Erdoğan’ı diğer liderlerden ayıran en önemli özelliği, tek meşruiyet kaynağı olarak halkı görmesi. Halkla iletişimi zannedilenin aksine üstten ve hükmeder pozisyonda değil. Karşılıklı bir güven aktarımı var. O yüzden Erdoğan meydanları seviyor, meydanlardan güç topluyor. Yoruluyor da… Ama bir yerde yorgunluğunu da atıyor. Meydanlar onun halkla baş başa kaldığı yegâne platform. Başbakan, “Evet’ deyin. Çünkü yapmak istediğimiz şeyleri engelleyen siyaset dışı kurumlar, statüko ve yargı mekanizması var. Bunu hep birlikte aşalım.” diyor. Yargının yürütmenin yerine geçmesini eleştiriyor: “Bu ülkeyi siz mi yönetiyorsunuz, biz mi yönetiyoruz? Milletin karşısına Danıştay, Yargıtay mı geliyor, Anayasa Mahkemesi mi geliyor, biz mi geliyoruz? Bunlar birilerinin değil, milletin arka bahçesi olacak.”
AK Parti meydanında zenginleşen yeni sınıf yok. Belki o çok bahsi edilen zenginleşmeyi arzulasa bile kendilerine değer veren ve sevdiğini belli eden bir siyasetçiye güven var. Dün ‘varoşlar’ denilerek küçümsenen kesimler şimdi sınıf atlamakla itham ediliyor. Merkezci kapitalist ve üçüncü dünyacı yaklaşımlarla yapılan bu ithamlar yerli yerine oturmuyor. O meydanda ne yeni kapitalist sınıf ne de varoşlar var. AK Parti döneminde zenginleşmiş mutlu azınlık oldukları söylenemez. Geleceklerini üniversitede okuyan çocuklarına yüklemiş eli nasırlı kişiler çoğunlukta, tıpkı 2002’de olduğu gibi. Hemen hemen bütün parti mitinglerinde sahici halk kitleleri var; liderlerden bir beklentileri var. Sanıyorum bunu en iyi Erdoğan karşılayabiliyor. Erdoğan, onların gözünde yedi başlı ejderha ile savaşan bir kahraman.
Tayyip Erdoğan’ın söyleminde temel bir Ankara eleştirisi var. 17 Ağustos depremini hatırlatarak ‘Herkes yanınızdaydı, peki Ankara neredeydi?’ diyor. Sıklıkla artık devlet öncelikli değil, insan öncelikli bir siyasetin hâkim olacağını vurguluyor. “12 Eylül’de kaybeden çeteler olacak, mafyalar olacak, hukuksuzluk olacak. Halka bidon kafalı diyenler olacak. Soruyorum size özgürlük mücadelesinin yanında mısınız?” Açıkça ‘hayır’ diyenlerin darbe anayasası taraftarı olduğunu söylüyor, Menderes’in akıbetini hatırlatanlara her seferinde “Biz zaten beyaz kefenimizi giydik.” diyor.
Erdoğan, Kocaeli’den söz ediyor, o anda orada olmayı önemsediğini belli ediyor. İcraatlarını anlatıyor. İktidarda ve yönetiyor olmanın ayrıcalığını atlamıyor. Belki de muhalefetin ‘ülkeyi karanlığa sürüklüyor’ söylemine karşı Türkiye’nin siyasi ve ekonomik gelişmişliğine, yeni yönetim anlayışına dikkat çekiyor. Bir ağaç altında gölgeye sığınmış AK Partili, “12 Eylül öncesinde neler yaşadığımızı çok iyi biliyoruz.” diyor. Doğru ya da yanlış, 12 Eylül mayası tutmuş gözüküyor. Ancak Kocaeli mitinginden bir süre sonra patlak veren PKK tartışmasında her ne kadar AK Parti’nin zor duruma düştüğü konuşuluyorsa olsa bile, giderek kopan doğu ile batı arasındaki vazgeçilmez köprü rolü AK Parti’nin sırtına yükleniyor. Bu az bir güç değil. En büyük güç ise AK Partili olmayan kimselerin bu kadar keskin siyasi ayrışmaya rağmen reform paketine desteğinin alınması. Bütün mesele de bu değil mi?
MHP: 12 EYLÜL’Ü NİYE DESTEKLEYELİM Kİ!
12 Eylül referandumu en çok MHP’yi köşeye sıkıştırdı. Partisiyle ters düşüp de ‘evet’ diyecek belediye başkanlarının istifa haberleri sonrasında gözler hep bu partiye çevrildi. AK Parti seçmenine en yakın seçmen topluluğu, tasada ve sevinçte ortak mazisi olan MHP tabanı. Dolayısıyla partinin seçtiği yol ile kendi seçmeninin genel eğilimi arasında bir karşıtlık oluştuğu, referandum sürecinin en çok bu partiyi etkileyeceği yönünde bir görüş var. Gözden kaçan diğer analiz ise ‘milliyetçilik’ tanımının değişmesi, pek çok eski milliyetçinin AK Parti’de yer alması. Bu, MHP tabanı ile iletişimi artıran bir unsur. Tipik bir Millî Görüşçü-Ülkücü ayrımı değil bu.
Bir süre mitinglere ara veren MHP’nin uzun aradan sonra düzenlediği ilk açık hava toplantısını izlemek için Balıkesir’deyiz. Eski lunapark alanına ulaştığımızda karşılaştığımız manzara partinin içine düştüğü sıkıntıyı özetliyor. Ya teşkilat çalışmamış ya insanlar ‘hayır’da çok gönüllü değil ya da ramazan etkili olmuş: Alanın büyük bir bölümü boş. Kenarda ağaç altında toplanan partililer de sıkça tekrarlanan anonsa rağmen alanı teşrif etmediler. Destekledikleri liderlerini gölgede selamlamayı tercih ettiler. Partinin siyasi politikaları ile ya da en azından meydan tercihi ile seçmen beklentileri arasında bir uyumsuzluk mu vardı acaba?
12 Eylül’de oylanacak paket, iktidar partisince bir tür 12 Eylül 1980 darbesiyle hesaplaşmaya dönüştürüldü. Paketin önemli bir kısmı 27 Mayıs’la başlayıp 12 Eylül’le devam eden ‘vesayet sistemi’ aygıtlarını hedef alsa bile 12 Eylül sürecinde yaşanan hazin tablo vardı. Büyük insan kitleleri ancak duygularla hareket edebilirlerdi; nitekim soldan ve sağdan 12 Eylül insan manzaraları ortalığa döküldü. Ülkücülerin hikâyeleri ilk elden Başbakan Erdoğan tarafından dile getirildi. Hâlen dillendiriliyor. Bu, MHP’yi çok rahatsız etmiş gözüküyor. Eski ülkücüleri kullanmakla itham ediliyor AK Parti. Devlet Bahçeli, geçmiş dönemde kendilerinin de olduğu hükümetlerde 12 Eylül anayasasının 15 kez olmak üzere 85 maddesinin değiştirildiğini, yine kendilerinin de başta olmak üzere, seçim beyannameleri ve parti programlarında 12 Eylül Anayasa’sının değiştirilmesi vaadi bulunduğunu söylüyor. ‘Eski ülkücülerimize dokunmayın’ diyor. Öyle anlaşılıyor ki hayır cephesinin temel argümanı, yargı paketinin Meclis istişare kültürü içinde, uzlaşma içinde değil, AK Parti’nin kendi parlamento gücüne dayanak hazırlamasına, onların deyimiyle dayatmasına dayanıyor. Bahçeli, Meclis’te bulunan her partinin ya seçim beyannamelerinde ya da parti programlarında 12 Eylül anayasası ile ilgili bir reform vaadi olduğunu, dolayısıyla ilkesel olarak ortak bir çalışma yapılsaydı böyle bir değişikliğin içinde olabileceklerini söylüyor. Yani AK Parti’nin “onlar 12 Eylül’cü” suçlamasına karşı çıkıyor.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile ilgili düzenlemeleri ‘sinsi bir gizli ajanda’, son kale olan yargıyı ‘yandaş’ hâle getirme olarak niteliyor. Bir de 8 yılın hesabını vermekten kaçma, Yüce Divan’dan kurtulma manevrası olarak görüyor. Bu, aslında Meclis’te bir çaba olsa bile paketin bugünkü içeriği ile MHP’nin uzlaşmasının pek mümkün olmadığını gösteriyor.
MHP lideri, belediye seçimlerinde başarı kazanmış belediyeleri ziyaret ve seçmeni selamlama çalışması sırasında referandum bahsini açma zarureti olarak açıklıyor, hâlihazırda yaptığı mitingi. Genel seçimmiş gibi bir hava estirilmesinden rahatsız, bunu açıkça da izah ediyor. Bahçeli, AK Parti’yi PKK’nın ruh ikizi olmakla da suçluyor; gizli gündemi olmakla, okyanus ötesinin ve AB’nin talimatlarını yerine getirmekle, ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmekle de... Çok sert sözlerdi, her zaman olduğu gibi. Ancak daha mitingin başında neredeyse temel bir siyaset değişikliği fikri veren yumuşak tonla kurduğu cümleler kısa süreli bir kafa karışıklığına da yol açmıyor değil. Şöyle ki: Bahçeli, referandum sonuçlarının vebalinden ve bunun yeni bir dönem, bilhassa da 2011 seçimleri için bir yol haritası olabileceğinden söz etti. ‘Evet’ ve ‘hayır’ oylarının sadece bir yargı reformunu değil, Türkiye’nin yeni siyasal haritasını oluşturacağı fikri de vardı kurduğu cümlelerde. Herkesin bu nedenle sorumlu davranması ve sandığa gitmesi gerektiğine vurgu yaptı. Birkaç kez vurguladığı cümlelerden biri şöyle: “Mutlaka sandığa ulaşmalısınız, vicdanınızdan gelen sesi net olarak değerlendirmelisiniz, ister evet deyin, ister hayır, demokratik bir katkı sağlamalısınız. Bunu yapmaz isek halk oylaması sonrası gelişmelerden hepimizin vebali olacağını unutmamalıyız.”
Bütün konsepti hayır üzerine kurulu, her tarafa ‘hayırlı’ sloganlar asılan meydanda bir hayli şaşırtıcıydı, “İster evet, ister hayır deyin; ama sandığa gidin, vicdanlarınızın sesini dinleyin.” demek. Eğer bunlar taktik laflar değilse keskin bir hayır kampanyasının partiyi sarstığı genel başkanlıkça idrak edilmiş de yeni bir politik değişiklik mi gündeme girmiştir? 12 Eylül sonrası ‘hayır’ demenin ağır yükünden kurtulma manevrası mıdır, onu zaman gösterecek. Ancak şu var ki liberal özgürlükçü kesimlerin normalleşme dediği şeyler, MHP cenahında ‘sinsi bir plan’ olarak okunmaya devam ediyor.
Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Tunceli’de sarf ettiği ‘genel af’ içerikli sözleri ‘gaflet’ ile açıkladı. Öte yandan, PKK ile anlaşma, görüşme polemiği, 12 Eylül sürecine damga vurmaya aday. Aslında bu tartışma, Öcalan’ın 1999’da yakalanması sonrasında Öcalan-devlet görüşmelerinin niceliği ve niteliği üzerinde yeniden düşünme gerekliliği doğuruyor. Bahçeli’nin mitingin ilk 5-10 dakikasında yaptığı konuşma ile sonrası arasında hem içerik hem üslup olarak çok büyük fark var. Yerinde bir nezaket ve yüksek duyarlılıkla başlayan bir konuşma, 12 Eylül’de ölen bir ülkücünün arkasından ağlayan bir başbakan ve yardımcısıyla alaycı bir üslupla dalga geçmeye kadar varan sert ve yaralayıcı bir şeye dönüşebiliyor. Hırsızlık, yolsuzluk, Yüce Divan’dan kurtarma hamlesi, yargıyı yandaş yapma argümanları CHP ile ortak. Sivil dikta ya da darbe söylemi Bahçeli’nin konuşmasının içinde yer ediyor. CHP ile temel siyasi düşünce farklılıkları, temel ‘hayat tarzı’ farklılıkları olmasına rağmen belki devletçi yaklaşım belki de AK Parti karşıtlığı onları yan yana getiriyor. Ya da gelecekte bir koalisyon fikri… Bahçeli’nin, bazen iyi bir siyaset bilimi analizi tadı veren konuşmasının özellikle ilk bölümünü uzatması temennimiz. MHP, temel hassasiyetlerini sürdürürken, ‘hayır’ demenin ülke için olduğu kadar, kendileri için neye yol açtığını görüyor mu? Belki… Meydanda görülen o.
BDP: KARANLIKTA MİTİNG, KARANLIKTA BOYKOT
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ne istiyor? Bu cümle, yakın bir zamana kadar ‘Kürtler ne istiyor?’ şeklinde kurulurdu. Bölgede iki eğilim vardı; AK Parti’yi destekleyenler ve BDP’ye oy verenler. AK Parti’ye yakınlığı ile bilinmeyen sivil toplum temsilcilerinin BDP’nin üçüncü yol olarak tutturduğu ‘boykot’a muhalefet etmeleri, yeni bir durumu gösteriyor. Paket ile ilgili ‘boykot’ kararının verilmesi, Kürt siyasetine yakınlığı ile bilinen Batılı kalemleri ve aydınları bile şaşırtmış durumda. Partinin kendi seçmeninin bile yarıdan fazlasının ‘evet’çi olduğu da kamuoyuna yansıdı.
BDP’nin ortaya koyduğu bir siyasetin bölgeden sivil bir reddiye ile karşılanması tarihsel nitelik taşıyor. Tıpkı Diyarbakır’da olduğu gibi… Mardinli şehir sakinlerine yeri ve saatini öğrenmek için müracaat ettiğimizde alamadığımız cevabı, telefonda parti ofisinden öğreniyoruz. Akşam 9’da, Saraçoğlu Mahallesi’nde... Miting, Mardin’in kenar mahallesinde ve karalıkta gerçekleşiyor. İftar sonrası yol aldığımız mahallede, yol kenarında bekleyen çevik kuvvet otobüsü miting yerini tespit etmemizi sağlıyor.
Diğer parti mitinglerine göre en az güvenlik çemberine alınan miting bu. Kimsenin üstü aranmıyor. Dar ara sokaklardan ilerleyerek meydana varıyoruz. Miting otobüsünün konuşlandırıldığı yere meydan bile denilemez; bir köşesinde camiinin olduğu, çocukların top koşturduğu bir mahalle meydanı ya da sokağın ortası. Etrafta hepsi yarıda kalmış izlenimi veren ikişer, üçer katlı gecekondu tipi evler. Meydanda gençler, çocuklar ve kadınların ağırlığı ile birlikte azımsanmayacak bir kalabalık var. Uzunca sokak doluyor, çatılardan insanlar sarkıyor. Havai fişekler aynı çatılardan atılıyor. Alelade aydınlatılmış meydanda ‘devrim’ müzikleri çalıyor. Elle yazılmış bazı pankartlar dikkat çekiyor: “Demokratik Türkiye, Özerk Kürdistan”, “Öldükçe çoğalıyoruz” gibi… Öcalan’lı sloganlar havada uçuşuyor. Doğrusu her meydanda görülmeyen, Mardin merkezde de hissedilmeyen bir coşku var burada. Doğu ve Güneydoğu’da şehir merkezi ile 25 yıllık terörle şekillenmiş kenar semtler arasında giderek farklılaşan siyaset tercihinin bir göstergesi olabilir mi bu? Bir tarafta genel kabul görmeyen ama bir kesimde heyecanla karşılanan talepler, bir tarafta normalleşme için sivil toplumun kendini ortaya atması…
Miting öncesi bütün anonslar ve konuşmalar Kürtçe yapılıyor. Bir cümle hariç: “Bütün baskılar bizi yıldıramaz.” BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, birkaç cümle dışında tamamen Türkçe konuşuyor. Bu geceyarısı mitingi Kürt siyasetinin karanlıkta yol alma çabasını tedai ettiriyor biraz da. Demirtaş, “Kan akmasın, analar ağlamasın, bu savaş dursun.” diyor. En çok da Başbakan’a sesleniyor; CHP’ye ve MHP’ye teslim olmamasını ve kendileriyle, Öcalan’la, PKK ile diyalog kurmaktan korkmamasını istiyor. “Ateşkesler büyük emek sonrasında sağlanır. Bunu heba etmeyelim. Türkiye’ye, gençlere yazıktır. Türkiye, 93’ten beri ateşkes fırsatlarını kaçırdı. Savaş taraftarlarının sesi bütün seslere hâkim oldu. Mardin halkı da, Sivas meydanı da barışa ses versin.”
Demirtaş’ın konuşması, her şeyin Başbakan’ın elinde olduğu izlenimi veriyor. Ancak ‘kırıtıyorsun’ gibi hakaretamiz sözcükler kullanmayı da ihmal etmiyor Demirtaş. Halk oylamasını sonuna kadar boykot edeceklerini, seçim günü gençler tarafından sandıklara sahip çıkılması gerektiğini söylüyor. Boykot dışında bölgeden çıkacak ‘hayır’ oylarının azlığı hesaba katılırsa aslında yersiz bir çağrı değil mi? Üstelik hâl böyleyken AK Parti ile nasıl bir anlaşma olabilir ki!
CHP: MUSTAFA MUĞLALI’DAN SELAMLARLA!
Türk siyasi hayatının en çok tartışılan partisi, mitinglerde renkli, renkli olduğu kadar da çelişkili fotoğraflar veriyor. Parti lideri doğuda öyle şeyler söylüyor ki batıda büyük kıyametler koparması beklenir, ancak öyle olmuyor. Bodrum-Muğla minibüsünde karşılaştığımız, miting vesilesiyle eski arkadaşı Kılıçdaroğlu’nu görmeye giden emekli müfettişle sohbet sırasında konu bir şekilde CHP ve siyasete geldiğinde, ilk tepkisi ‘siyaset bizim işimiz olmaz’ oluyor. Bu refleks anlaşılabilir bir şey. ‘Memur Kemal’in bir gerçekliği var elbette. Ancak ‘siyaset’siz CHP ile bu kimliğin uyuşması gerekirdi değil mi?
Anayasa Yargı Reformu, hiç beklenmedik bir hâlde ana siyasi konuya dönüştü. Referanduma giden anayasa değişikliği giderek belirginleşen iki akımı billurlaştırdı. Bir tarafta devletçi ve devletin önceliklerini savunanlar, diğer tarafta bireyin ve sivil toplumun taleplerini savunanlar… Tunceli’de ‘genel af’ vadeden Kemal Kılıçdaroğlu nerede duruyor peki?
CHP hem kadro hem lider hem de siyaset bakımından zannedilenin aksine parlak bir dönem yaşamıyor; artan oy oranına rağmen. Baykal sonrası küskün CHP’lilerin ve Alevilerin geri dönüşü, ahenkli ve yeni bir siyasetin varlığına dayanmıyor. Bu nedenle Kılıçdaroğlu büyük bir siyasi mücadele ile halka giden bir liderden ziyade, televizyon tartışmasında rakibini ‘tek başına’ alt etmiş, tartışmalı bir lider değişimi evresinde kadrosuz, ekipsiz, ‘tek başına’ liderliği elde etmiş bir havada meydanlara geliyor. Sorun da burada başlıyor.
Alandayız. Muğla’da Kılıçdaroğlu bekleniyor. Seçmen heyecanlı ve ilk defa yeni lideriyle yüz yüze gelecek. Çok büyük olmasa bile meydan kalabalık. Türk bayrağının çokluğu cumhuriyet mitinglerini anımsatıyor. Yazlığından çıkıp gelen de var, köyden inen de… İki ayrı sosyal taban bu sefer yan yana ama kaynaşmış değil. Cebelitarık Boğazı gibi tuz oranı farklı iki ayrı deniz sahasının buluştuğu yer. Sahnede sazıyla miting meydanını coşturan sanatçı, ‘Halkın sanatçısı burada, burjuva sanatçısı nerede?’ diyor. Kimi kastediyor; hayır diyen Fazıl Say’ı mı, yoksa burjuva olduğuna kanaat getirdiği ‘evet’çi sanatçıları mı?
Seçmen hazırlıklı; ellerde karakalem yazılmış pankartlar parlak şeyler söylemese bile bir çabayı ve heyecanı yansıtıyor. Bir kalemden çıkmamış ama Kılıçdaroğlu’nun söylemine uygun. Birinde ‘Eski muhtıracıların anayasasına hayır’ yazıyor. Belli ki Kılıçdaroğlu’nun akla ziyan, 27 Nisan e-muhtırasını AK Parti’nin kendi kendine yaptırdığı iddiası bir CHP’li seçmende kabul görmüş. Liderler ve partiler, seçmen için bir siyaset öğreticisi aynı zamanda. Fikirler aşılıyor. Hırsızlık, yolsuzluk, kalpazanlık, vatan satıcılığı, çeşitli tişörtlerde ve pankartlarda yer bulmuş. Görünüşünden hareketle Gandhi denilen bir liderin, toplumda ‘müfteri’ denilen skalaya kolayca girebilecek bir karalama söylemiyle çıkmış olması ve aynı anda Gandhi etiketini sahiplenmesi ilginç. Meydandakiler nicedir süren Kılıçdaroğlu efsanesi ile mülaki olmanın heyecanı içindeler. Ne var ki saatlerdir yolculuğun ve beklemenin sonrasında gerçekleşen bu buluşmada, Kılıçdaroğlu, daha ilk andan itibaren televizyonda ya da bir camın arkasında konuşuyormuş gibi duruyor.
“Camdan okuma Başbakan” diyor ama aslında kendisi tamamen camın öbür tarafında gibi. Dağınık, daldan dala atlayan bir kahvehane üslubu, ‘keşke camdan okusa’ dedirten bir tarzı var. Bir kısım gazetelerin yazdığı gibi halkla kaynaşmış, ‘artık tamam’ denilebilecek bir liderlik söz konusu değil.
Televizyon tartışmalarındaki soğukkanlılığı, meydanın sıcaklığında da sürüyor. Bir yerde, meydanın coşkusu kocaman bir duvara tosluyor. Sanki biraz önce televizyonda izlemekte olan seyirciler için yarıda bıraktığı konuşmasını sürdürüyor; “Nerede kalmıştık? Bugün size anayasadan söz etmek istiyorum biraz.” diyor. Selamlaşma faslı, kavuşma anı kısa oluyor. Liderler televizyonlarda düşüncelerini uzun uzadıya ifade etme imkânı buluyor; mitingler ise partilere gönül vermiş kişilerin liderleriyle yaptıkları bir tür ‘musafaha’ gibi. Bu es geçiliyor. Kavuşma anı ne kadar kısa sürüyorsa ayrılık da o kadar hızlı gerçekleşiyor. Tadı damakta kalan bir ayrılık, son bakış, ‘beni bekleyin, yine görüşeceğiz, sevgili halkım’ yok. Deniz Baykal’ı yeniden harekete geçiren şey bu mu acaba?
CHP’nin yeni lideri yukarıdaki manzaraya rağmen halka inmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun talihsizliği, lider değişimindeki garabetle birlikte, liderliğini parti içindeki sosyal demokrat kesime değil, Önder Sav’ın başını çektiği Kemalist kanada borçlu olması. Sosyal demokrat tavırlarına rağmen, tıpkı türban meselesinde olduğu gibi, ‘biz başaracağız ama nasıl onu ben de bilmiyorum’ şeklinde bir tavır sergiliyor. Ortodoks Kemalist zümreye karşı bir siyaset geliştirebileceği şüpheli. Bu da meydanlarda söyleyebileceklerini sınırlıyor. Öte yandan açıkça bir politik değişiklik var, kavga laiklik üzerinden yürütülmüyor. “Bakın memlekette üniversite öğrencileri için yurt sıkıntısı var. Devlet niye yurt yapmıyor biliyor musunuz?” diyor. Burada ‘gençlerimizi cemaatlerin, tarikatların kucağına itiyor’ demesini bekliyoruz. O beklenen cümleyi pas geçerek eğer iktidar olurlarsa bol bol yurt yapacağı sözünü veriyor. Meydandan ayrılmakta olan bir dağ köylüsü ise buna bozulduğunu açıkça söylüyor: “Biz tütüncüyüz ama hiç bundan söz etmedi.” Suçu Muğla’daki parti yöneticilerine atıyor, ‘Biz size gösteririz!’ diyor giderayak. Nasıl tütünden bahsetmez! Erdoğan’ın ‘yemek kitabı’ söylemi tutmuş demek ki…
Kılıçdaroğlu’nun bir görüşe göre yaptığı fakirlik edebiyatıydı ve bu ‘havuz’ problemlerini beraberinde getiriyordu. Zengin ve yazlıkçı CHP’liler bu söylemin kenarında kalıyorsa bile bir zamanlar Aleviler için işleyen ‘elde var bir’ politikası onlar için de geçerli. Varlıklı ya da varlıksız Kemalist seçmenin gidebileceği çok adres de yok, gitme niyeti de... O yüzden ‘genel af’ vaadine rağmen kendi partisince linç edilmemesi (başkaları söylediğinde linç ediliyor çünkü) bundan. Bir taraftan “AK Parti, PKK ile anlaştı” derken, PKK’nın en temel ve birinci isteği olan ‘genel af’ argümanını savunmak yeni olmasa bile CHP’nin temel çelişkisi. Kürt raporlarına, liderlerin bu söylemine rağmen değişmez bir ulusalcı siyaset var CHP’de. O yüzden referandumun en tabii hayırcı kesimini, CHP’nin her zaman imtiyazlı olmuş kesimleri teşkil ediyor.
Muğla’da, miting alanına çok yakın büyükçe binanın üzerinde Mustafa Muğlalı İşhanı yazıyor. Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylüyü kurşuna dizdirdiği için idama mahkûm olan, cezası yaş haddinden 20 yıla indirilen ve hapisteyken ölen bir orgeneral Muğlalı. Kılıçdaroğlu haklı olarak Van Özalp’te hâlâ Mustafa Muğlalı Kışlası’nın olmasını eleştiriyor. Peki, Muğla’daki sivil Mustafa Muğlalıcı duruma ne demeli? Kılıçdaroğlu’nun işi zor; batıdaki sivil Muğlalıcılığı ne zaman sorun edecek, merak konusu...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||
| Ali Bayramoğlu | ![]() |
||
| Kemikler, askerler, süpürgeler… | |||
| Ahmet Turan Alkan | ![]() |
||
| Muktedir bir Türkiye, Batı’yı korkutuyor | |||
| Ahmet Taşgetiren | ![]() |
||
| Hangi Türk, hangi Kürt? | |||
| Selim Savaş Genç | ![]() |
||
| Mısır’ın demokrasi adımları | |||
| Adem Güneş | ![]() |
||
| Ne padişah olsanız anlayabilirsiniz ne vezir... | |||
| M. Nedim Hazar | ![]() |
||
| Aksan kurban olsun sana! | |||
| Melda Bekcan | ![]() |
||
| Hepimiz ‘yalancı emzik’ ile aldatıldık | |||