| SAĞLIK |
Dünyada 270, Türkiye’deyse 8 milyon kişi diyabet (şeker) hastası. En az 5 misli insanda genetik yatkınlık var. Hasta sayısının 2025’te 380 milyonu bulacağı tahmin ediliyor. Diyabet ölüme götüren ilk 5 hastalıktan biri. Bu hastalıkların bir numaralı sebebi aynı zamanda. Ülkemize yıllık maliyeti 2 milyar avro. Gerekli tedbirler alınamazsa, fatura 2020 yılında 11 milyara kabaracak. Türkiye Diyabet Vakfı’nın öncülüğünde hazırlanan uluslararası boyutlu “Diyabet 2020 Vizyon ve Hedefler Projesi” bu açıdan büyük önem taşıyor. Nüfusun önemli bir bölümü gizli yani potansiyel şeker hastası. Yakalanıldığında iyileşmeyen diyabet, belirti vermeden teşhis edilebilirse önlenebiliyor. Vakıf Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz ile Tip 1 ve Tip 2 diye ikiye ayrılan hastalığın oluşum süreçlerine dair kritik eşikleri konuştuk.
-Bilinçlenmekten ziyade bazı kavramları kapıp modalaştırmayı daha fazla yeğliyoruz. Genetik de bunlardan biri. Diyabetin oluşumunda genetik aktarımın (kalıtsallık/irsiyet) rolü nedir acaba? Tip 1 ve Tip 2’ye göre değişiyor mu?
Hastalıkları genel anlamda akut ve kronik diye ikiye ayırıyoruz. Akut, birdenbire ortaya çıkar ve biter. Bir yerde iltihap çıkması, travma vs. Kronik ise ömür boyu sürer, hayatı sınırlar ve kısıtlar. Kronik hastalıklar büyük bir çoğunlukla genetik temellidir. Ama bununla beraber, çevresel faktörler de hazırlayıcıdır. Diyabet, hipertansiyon, obezite vs. kroniktir. Genetikleri tıpatıp aynı tek yumurta ikizlerinden biri diyabetse, diğerinin de yakalanma riski yüzde 50’dir. Dünyanın en yaygın hastalıklarından diyabette sorunun yüzde 50’si gen, yüzde 50’si ise çevresel faktörlerdir. Hastalık kuşaklar boyu taşınır.
-İnsanlık bu hastalığın ne zamandır tam manasıyla farkında?
Eski Mısırlıların yazdığı papirüslerinde ve eski Hindu kaynaklarında bilgiler var. Ama modern tıbbın ilk kabulü MÖ 400’lerde. Hastalığı gözlemleyen ve ilk defa ‘diabetes’ diye isimlendiren Kapadokyalı Areteus, “Vücudun eriyerek idrarla dışarı atılmasıdır.” diyor. İnsanlar çok yemek yiyor, sürekli su içip idrara çıkıyor ve zayıflıyor. İdrarlarda karıncaların toplandığını gözlemliyor. Hastalıkta her şeyi genetik belirlemiyor. Yüzde 100 aynı geni taşıyan iki insandan biri diyabetse, diğeri çevresel faktörlerden korunduğunda hastalığa yakalanmıyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu verilerine göre dünyada 270 milyon kişi diyabetli. En az beş katı insanda da diyabet geni var. En yaygın hastalıklardan biri ama son 20 yıldaki artışı istatistik hesapları aşıyor. Bunun sebebi, 21’inci yüzyıldaki yeni hayat modeli. Bilgisayar başında geçirilen uzun saatler, otomobil ve asansör kullanımı, fast food türü beslenme… Tip 1 diyabetten 20 civarında gen sorumlu. Ama buradaki geçiş çok zayıf. Tip 2 diyabetteki genetik zemin, çevresel faktörler artarsa Tip 1’dekinden daha etkin.
-Tip 2’de genetik aktarım da mı çok yüksek?
Evet yüksek. Tip 1 diyabet doğumdan itibaren oluşan otoimmün grubu bir hastalık. Vücudun bağışıklık (savunma, immün) sistemi kendi hücresini herhangi bir sebeple düşman algılıyor ve imha ediyor. İnsülin salgılayan hücrelere virüs giriyor. Beta hücreleri diyoruz. Hücrenin özelliği değişiyor. İmmün sistemi, bu hücreleri düşman koduyla hafızasına kaydediyor ve gördüğü yerde yok ediyor.
-Bu virüs nereden geliyor?
Dışarıdan gelen herhangi bir virüs. Normalde vücudun savunma sistemi kendi hücresini tanır ve dokunmaz. İçine virüs girdiğinde virüslü hücreleri siler atar ve olayı unutur. Bunda öyle olmuyor. Virüslüleri attıktan sonra, RNA ve DNA’sını hafızasına kaydettiği hücreyi düşman görüyor. Bulduğu yerde imha ediyor. Tip 1 diyabette en çok sorulan soru şu: “Hamile kaldığımda çocuğumda Tip 1 diyabet riski oluşur mu?” Risk oranı sıfıra yakın. Baba diyabetliyse de. Anne ve babanın her ikisi de diyabetse, çocuktaki risk yüzde 20-30’a yükselir. Tip 2’de diyabet geni çok belirleyici değil. Gen taşıyan kişi 40-50’li yaşlara kadar hiçbir sorun yaşamaz. Çevresel faktörler kötüleştikçe diyabeti ortaya çıkar.
-Tip 1 ve 2’nin oranları nedir?
Tip 1 diyabet tüm diyabetlilerin yüzde 10’u civarında. Tip 2 diyabet için 20-30 yıl önce 40 yaşından sonra ortaya çıkar derdik. Artık, 20’li hatta 10’lu yaşlara kadar indi. Eskiden çocuklarda sadece Tip 1 diyabet olur diyorduk. Şimdi Tip 2 de görülüyor. Şişman, tombul, fast food’a, çikolata ve ürünlerine meraklı, sürekli açlık atakları olan çocuklar devrindeyiz. Önemli bir noktayı vurgulamak istiyorum. Araştırmalar gösteriyor ki çocuk okula başlarken normal kiloda, 8 yıllık ilköğretimi bitirdiğinde obez. Türkiye Diyabet Vakfı, her semtten bütün katmanları temsil eden İstanbul’daki 100 okulu inceliyor. 98’inde kantin var. Kantinlerin yüzde 100’ünde kola türü gazlı içecek, cips, hamburger ve sosis satılıyor. Ama sadece yüzde 40’ında ayran, yüzde 28’inde süt, yüzde 8’inde meyve bulunuyor. 6-7 yaşında evinde üç öğün yemek yiyen bir çocuğu okula getiriyoruz, devlet eliyle fast food’a alıştırıyoruz. Spor alanları yok, apartmanlarda büyüyorlar, bir yere otomobille gidiyorlar. Hızla şişmanlıyor ve Tip 2 diyabete koşuyorlar. Geleceğimizi emanet edeceğimiz nesil sağlıksız besleniyor.
-Korkunç durum…
Birleşmiş Milletler kendi tarihinde üçüncü kez bir hastalık için toplandı. Birincisi tüberküloz, ikincisiyse AIDS idi. Üçüncüsü de diyabet. 2006 Aralık’taki genel kurulda, dünyadaki bütün sağlık otoritelerinin bu hastalıkla ortak mücadele stratejileri oluşturması gerektiği yönünde karar çıktı. Diyabetin asıl önemi şurada düğümleniyor: Kronik hastalıkların ana hazırlayıcısı aynı zamanda. Bir kere koroner hastalıkların bir numaralı sebebi. Felç ve inmelerin de. Diyalize giren her iki hastadan birinin böbrek yetmezliğinin sebebi de diyabet. Avrupa’da 20 yaş üstü körlük sebepleri arasında birinci sırada. Sadece Amerika’da yılda 120 bin kişinin bu hastalık sebebiyle ayağı kesiliyor. Sonuçta dünyada ölüm sebepleri arasında birinci sıradaki hastalık grubu kalp-damar. Onu kanser ve inme izliyor. Ardından böbrek yetmezliği geliyor. Diyabet beşinci. İlk beş ölümcül hastalığın bir numaralı sorumlusu diyabet.
-Bu hastalık nasıl belirti veriyor ve hangi tıbbi yöntemlerle teşhis ediliyor?
Eskiden diyabeti çok su içme, sık idrara çıkma, ağız kuruluğu ve kan şekeri yüksekliğiyle ortaya çıkan bir hastalık diye anlatırdık. Bu yaklaşım değişti. Bu belirtiler aslında diyabetin 15’inci yılı. Bundan en az 10 ya da 15 yıl önce gizli giden, sessiz giden, hiç belirti vermeyen bir dönem var. Tip 2 diyabet şöyle gelişiyor: Hücre, enerjisinin yüzde 99’undan fazlasını kan şekerinden sağlıyor. Otomobile uyarlarsak vücudun benzini. Hatta Brezilyalılar glikozla çalışan otomobil üretti. Temel enerji sistemi glikoz üzerine kurulan vücut çok sıkı kontrol sistemi işletiyor. Belli değerlerin altına düşürmüyor ya da üstüne çıkarmıyor şekeri. Açlık kan şekeri, 80 ila 100; tokluk kan şekeri de 100 ila 140 arasında seyrediyor. Bu disiplini insülin hormonu sağlıyor. Hücreye insülin girmezse, glikoz da giremiyor. Önce insülin hormonu hücreye giriyor. Glikoz transporterlerini aktive ediyor. Onlar da glikozu alıp hücre içine taşıyor. Aksi hâlde glikoz hücre dışında kanda birikiyor. Kanda bulunmasına rağmen çeşitli sebeplerle hücreye girememesine insülin direnci diyoruz.
-İnsülin hücreye neden giremiyor?
Bozukluğu oluşturan ana neden genetik.
-Bunun çok yemekle ve kilo alımıyla alakası ne?
Bir süre sonra tavuk-yumurta olayı oluyor. İnsülin açlık, insanı acıktıran hormon. İnsülin kanda biriktikçe acıkma atakları artıyor. Glikoz içine giremeyince bu defa hücre açlık sinyalleri veriyor. Acıkma ataklarıyla kişi aşırı yemek yiyor. Şişmanlamaya başlıyor. Şişmanlık da insülin direncini artıran diğer bir faktör.
-Şişmanlık direnci nasıl artırıyor?
Yağ dokusu artıyor. Yağ hücresi de insüline muhtaç. Yeniden dünya kadar insülin ihtiyacı doğuyor. Sinyal veren hücre sayısı artıyor. Kilo aldıkça acıkma atakları çoğalıyor. Hastanın kan şekerini ölçüyorsunuz, çok yüksek. Hücre içine glikoz giremiyor, devamlı açlık sinyali veriyor. Sonuçta ortaya gizli şeker çıkıyor. Öğün araları 4,5- 5 saatten 2- 2,5 saate iniyor. Hücrede sinyaller, glikoz giremediği için daha erken veriliyor. Diyelim ki bir kişide insülin rezistansı (direnci) var, diğerinde yok. İkisi de 08.00’da kahvaltı yaptı. Direnci olmayan 12.30- 13.00’e kadar rahatlıkla işini gücünü yapıyor. Olandaysa, saat 10.30’dan itibaren açlık sinyalleri başlıyor. Bilincine varmayıp 13’e kadar beklerse ciddi oranda kan şekeri düşen, hızlı yiyen, açlığa tahammülsüzleşen, açlıkta şiddetli başı ağrıyan, fenalık hisseden, tatlı krizlerine giren, eli ayağı titreyen, zaman zaman gece uykusundayken yemek atakları geçiren, ağır yemeklerden sonra yorulan ve uyuklayan bir kişi tablosu oluşuyor. Klinik açıdan ifade edersek, gizli şekerde açlık kan şekeri normal, tokluk kan şekeri yüksektir. 10 ya da 15 yıl gidiyor bu süreç. Hiçbir semptom yok, bozukluk yok. Acıkma atakları ve hızlı yemek yeme dışında hiçbir şey hissetmiyorsunuz.
-10-15 yıl sonra ne oluyor kişide?
İnsülin direnci arttığı için kişi şişmanlamaya başlıyor. Yavaş yavaş açlık kan şekerleri de yükseliyor, 125’in üzerine çıkıyor. Hem açlık hem de tokluk kan şekeri yükseliyor. Kişi artık şekerdir, diyabettir.
-Zayıflar da Tip 2 diyabet olabilirler mi?
Mümkündür. Şişmanlardaki oran biraz daha yüksektir. Şöyle düşünün, insülin 100 birim, ihtiyaç da o kadar. Ama bunun hücreye sadece 60 birimi girebiliyor. Eğer şişmanlarsanız ihtiyacınız 150 birime çıkıyor. Hücreye giren insülin oranı yine 60’ta kalıyor. Elinizde 60 insülin var ama ihtiyaç 150. Bu sefer o insülin o vücuda yetmiyor. Kan şekeri insülin yetmezliğine bağlı o noktadan itibaren yükselmeye başlıyor.
-Gizli şekeri ya da insülin direncini başlangıçta saptamak mümkün mü? Belirlendiğinde ne yapılabilir?
Bu tabloya kardiyologlar sendrom x, ardından da metabolik sendrom adını verdiler, diyabetçiler gizli şeker diyorlar. Bunların aynı ağaçtan çıktığı görüldü. Buna ‘insülin rezistansı sendromu’ diyoruz. Hastayı kalp-damar hastalıklarına hazırlayan bir numaralı bulgu budur. Glikoz metabolizması bozulunca, diğer metabolizmalar da etkileniyor. Yağ metabolizması bozuluyor. Kan yağları artmaya başlıyor. Kolesterol yükseliyor. Damarın yapısı bozuluyor. Esasen damarın içindeki cidal, endotelin bütünlüğü bozuluyor. Onun altında lipitler ve kolesterol birikiyor. Damar çeperi küçülüyor, daralıyor. Endotel altında lipitler ve kolesterol birikince koronerin çapı daralıyor. 45 yaş altı enfarktüs geçirenlerin, koroner çapı daralanların, yüksek tansiyonluların yüzde 90’ının üzerinde gizli şeker bulunur. Onun için kardiyologlar çok üzerinde duruyorlar. Çünkü kalp damar hastalıklarının ana hazırlayıcısıdır.
-2020 programıyla ne hedefleniyor?
Bundan 10 yıl önce Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Diyabet Federasyonu, Sağlık Bakanlığı, Türkiye Diyabet Vakfı ve Türk Diyabet Cemiyeti İstanbul’da toplantı yapmıştı. İstanbul deklarasyonu adlı uluslararası bir karar alındı burada. Bu kararlar doğrultusunda yola çıktık. Şöyle ki; diyabet 0-90 yaş arasında, yani her yaşta ortaya çıkabilir. İyileşmez, hayat boyu sürer. Hastalığın 10’uncu yılından itibaren kişinin damarlarında, böbreklerinde vs. ağır hasarlar oluşur. Toplumdaki en yaygın hastalıklardandır. Ulusal sağlık politikaları oluşturulmalı. Başbakanlık uzun yıllardır son bir yıl öncesine kadar diyabetle ilgili toplantılar düzenledi. Rafta kaldılar. Türkiye Diyabet Vakfı bu hastalıkla doğrudan ilişkili 34 sivil sağlık kuruluşu ve meslek örgütünü yanına alarak platform oluşturdu. Diyabetle ilgili herkes burada. Sağlık planlamacıları ve ekonomistler de. Türkiye’de diyabetin sorunları ve mücadelede çözümler nedir diye iki büyük çalıştay yaptık. 300’er sayfalık iki büyük kitap çıktı. Şimdiye kadarki sivil sağlık meslek örgütlerinin, hastaların, hastalıkla ilişkili tüm tarafların bir araya gelip ortaya koyduğu, dünyada yapılmış en büyük düşünce fırtınalarıydı. Uluslararası Diyabet Federasyonu, bunu kendi resmî projesi olarak aldı. Toplantılara iki gözlemci gönderip amblemini verdi. Dünya Sağlık Örgütü de. Sağlık Bakanlığı 6 genel müdürlükle izledi. TBMM iki komisyonla hazır bulundu, sağlık-araştırma ve insan hakları. Özetle şu kararları aldık. Diyabet konusunda toplumun duyarlılığı artırılacak. Diyabetle ilişkili riskli grupların hastalığa yakalanmasını engelleyici koruyucu programlar yürütmek. Diyabet ortaya çıktıktan sonra organlara hasarını önlemek, hastanın hayat kalitesini artırmak. 13 komisyon kuruldu. Her biri raporlarını hazırladı.
-0-90 yaş arası ortaya çıkıyor, hayat boyu sürüyor dediniz. Gizli şeker ortaya çıkmadan ne yapabiliriz?
Gizli şeker hastalığın gelişiminin durdurulabildiği ve önlenebildiği tek dönemdir.
-Kimlerde gizli şeker ihtimali söz konusudur?
Önce risk grubu incelenmeli; 45 yaş üstü herkes. Ailesinde birinci ve ikinci, üçüncü derecede diyabet olanlar. 45 yaş altı yüksek tansiyonu, kan yağları yüksek olanlar. Doğumda 20’nin üzerinde kilo alanlar, 4 kilonun üzerinde çocuk doğuran anneler.
-Nasıl belirleniyor peki?
Açlık kan şekerinde bunu saptamak mümkün değil. Tokluk kan şekeriyle bulabiliriz. Şeker yükleme testi yapılıyor. Hastaya iki saatlik açlıktan sonra glikoz verilerek öğün modeli oluşturuluyor. Kan değeri alınıyor. Ortaya çıktıktan sonra bir numaralı tedavi yöntemi, hastanın hayat şekliyle alakalı. Finlandiya araştırmasında gizli şekerliler ikiye ayırıyor. İlk gruba günde 30 dakika yürüyerek kilonuzun yüzde 5’ini vereceksiniz deniyor. Bu grupta diyabetin gelişme riski yüzde 50 daha azalıyor. Her bir saat yürüyüş ve ideal kiloya dönüldüğünde de risk ortadan kalkıyor neredeyse.
-Alternatif, tamamlayıcı tıp yöntemleri, örneğin ozon terapisi için neler söyleyeceksiniz?
Bunların bir anlamı yok. Tip 1’de insülin yok zaten; vermezseniz, o çocuk üç hafta sonra ölür.
-Tedaviyle hasta insülin üretir hâle getirilemiyor mu?
Pankreasın yüzde 99’u harap olmuş artık. 1921’de insülin bulunana kadar Tip 1 diyabette ölüm kaçınılmazdı. Tip 2’de iki mekanizma var. İnsülin mevcut ama hücre içine giremiyor. İkincisindeyse insülin miktarı yetersiz. Sıkı diyet ve egzersiz yaptırarak ya da alternatif tıp yöntemleriyle ideal kilosuna döndürürseniz, hasta düzelir. Ancak kekik suyu vereyim de şekeri düşüreyim diye bir şey yok.
-Tip 2’ye insülin verilebilir mi?
Verilebilir ama buradaki ana faktör şu: İnsülin hücreye giremiyor. İnsülin rezistansını önleyemiyorsanız.
-Kök hücre çalışmaları diyabette de umut verici mi?
Çok umutluyuz. Kök hücreden çeşitli farklılaşma yapılarak insülin salgılayan hücre üretildi. Vücudun kendi hücresi, reddetmiyor. Ama hücrelerin çoğalmasını durdurmak bir mesele. İnsülin fazlalığından insanları kaybedebiliriz. Sofistik çalışan bir hücre; kanda belli bir düzeyi var insülinin. Gerektiğinde salgılanıyor, örneğin yemeklerden sonra. Akabinde azalıyor. Kontrollü gidiyor. Kök hücreden elde edilen hücrenin de böyle çalışması sağlanırsa büyük çözüm.
İhtiyacından fazla yiyen tek canlı insan
-Diyabetliler oruç tutabilirler mi?
Diyabette üç ana, üç de ara öğün mutlak suretle alınmalı. Ani şeker düşmeleri olabilir. Oruç uzun açlıktır. Ani şeker düşme sendromuna çok rastlıyoruz. Açlık hissi, fenalık hissi, el ayak titremesi, konsantrasyon bozukluğu, daha ilerleyen durumlarda şuur kaybı, hastanın kaybına kadar giden tablo. Gerek Tip 1, gerekse Tip 2’de beslenme modeli sebebiyle oruç tutmayı önermiyoruz. Tip 1 diyabette bu kadar aç kalınamaz zaten. Tip 2 diyabetli kişi aynı zamanda potansiyel kalp hastasıdır. 10 yıllık hastaların yüzde yüzünde az ya da çok vasküler hasar bulunur. Böbreği, nörolojik sistemi de hasarlıdır. Yüzde 80’i de yüksek tansiyonludur. Bu durumdaki insanlarda uzun süreli açlıklar organlara hasar verebilir.
-Oruç sağlıklı insana fayda sağlar mı?
Günümüzde insanların çok önemli bir bölümü ihtiyacının fazlasında yiyecek tüketiyor. Doğada ihtiyacından fazla yiyecek alan tek canlı insandır. Sonuçta kan yağlarında artma, damar sertliği vs… En doğrusu, gün boyunca dengeli yemek. 40’ına kadar can boğazdan gelir, 40’ından sonra can boğazdan çıkar. Bunlar yapılamıyorsa haftada bir gün en azından vücut sistemlerini dinlendirmekte büyük yarar var. İsmet İnönü, hayatı boyunca haftada bir gün perhiz yapıyor. O gün sadece su ya da süt içiyor. Birkaç meyve yiyor. Orucun sağlıklı insana -üst üste 30 gün iftar sonrası dengeyi kurabiliyorsa- yararı var. 13 saat açlıktan sonra ağır iftar sofraları, bünyeye birdenbire yüklenme korkutucu. Oruç sonrasında da hafif ve bol sulu gıdalar yemeli.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||