| KAPAK |
Her iktidar sahibinin sınırlarını aşma ve tiranlaşma (gücü kötüye kullanma) ihtimali vardır. Anayasal demokrasilerde bunun çaresi kuvvetlerin ayırımı ve birbirini dengelemesi olarak ortaya çıkıyor. Milletten aldığı yetkiyi kullanan erkler, millete karşı sorumlu oluşlarını, diğer erklerle ilişkilerinde gerçekleştirir. Bu anlamda milletin doğrudan seçtiği ve denetlediği yasama erki, yürütme ve yargının milletle irtibatını sağlama aracıdır. Parlamenter demokrasilerde yürütme üzerindeki bu denetim zayıfladığı için bu durum eleştirilir. Türkiye’de buna bir de yargının milletten bağımsız ve sorumsuz hâli ekleniyor. Yargı, kendi içinde bir döngü kurarak bir negatif iktidar alanına dönüşmüş durumda. Yasama ve yürütmeyi bloke eden denetimsiz bir iktidar alanı bu. Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun AK Parti’nin yüzde 47 oy almasının akabinde açılan kapatma davası hakkında söylediği, “Yüzde 97 alsa bile bu dava açılır.” sözü, pervasız ve sınırsız güç vehminin göstergesiydi. Hukukun temel ilkelerini ve anayasayı açıkça ihlal etmekten çekinmeyen yargı iktidarı, darbelerle oluşan gayrimeşru iktidarlara karşı ise munis ve itaatkâr tavrı ile biliniyor. Fiilî darbe dönemleri dışında bile bu ittibâ devam ediyor.
Yüksek yargı, yerindelik denetimiyle, anayasanın kendine vermediği bir yetkiyi kullanarak, kendini yasama ve yürütme erkinin yerinde konumlandırıyor. Bu da, yasa koyucu olarak Meclis’in ve ülkeyi yöneten hükümetin elini kolunu bağlıyor. Dolayısıyla iktidar, milletten yetki alanların elinden yargı tarafına kayıyor. Milletle bağı olmayan yargı ise bu iktidarı canı nasıl isterse öyle kullanıyor! Elbette istek ele geçirdikleri gücü koruma yönünde tecelli ediyor. Meramımızı daha iyi anlatmak için önce yüksek yargının yetki ve seçim usullerine bakalım.
YARGITAY: Tüm adli yargının temyiz incelemesini yapar. Yani, adliye mahkemelerince (hukuk, ceza, ticaret, aile, iş, tüketici vb...) verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Temyiz işlemleri sırasında ilk derece mahkemelerinde görev yapan hâkim ve savcılara özlük işlemlerinde esas alınmak üzere not verir. Bu sayede adli yargıyı tamamen kontrolünde tutar. Yargıtay kontenjanından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)’na giden üyeleri (asil ve yedek 3’er üye) seçer. Yargıtay üyelerinin tamamı (250) ise HSYK tarafından seçilir.
DANIŞTAY: Yürütmeyi denetler. İdari mahkemelerde görülen davaların temyiz makamıdır. Dolayısıyla idari yargı kendi kontrolündedir. Danıştay kontenjanından HSYK’ya gönderilen üyeleri (asil ve yedek 2’şer üye) seçer. Danıştay üyelerinin (95) dörtte üçü idari yargı hâkim ve savcıları arasından HSYK’ca seçilir, dörtte birini ise cumhurbaşkanı belirler.
YÜKSEK SEÇİM KURULU (YSK): 7 asıl 4 yedek üyeden oluşur. Üyelerin 6’sını Yargıtay, 5’ini Danıştay, kendi üyeleri arasından seçer. Dolaylı da olsa HSYK’nın kontrolündedir. Genel, yerel ve kısmi bütün seçimleri, halk oylamalarını yönetir ve denetler. Partiler ve odaların seçimi dâhil içinde seçim geçen bütün işlemleri denetler. Siyasal sistem üzerinde etkilidir. Kararlarına karşı temyiz yolu kapalıdır.
ANAYASA MAHKEMESİ (AYM): 2 asıl ve 2 yedek üyeyi Yargıtay, 2 asıl ve 1 yedek üyeyi Danıştay, cumhurbaşkanı üzerinden seçer. Dolaylı olarak HSYK’nın kontrolündedir. Yasama faaliyetlerini denetler. Anayasa değişikliklerini şekil, kanunların şekil ve esas bakımından anayasaya uygunluk denetimini yapar. Siyasi partilerin kapatma davalarına bakar, mali denetimi ve diğer denetimlerini yapar. Yüce divan olarak, cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanları yargılar. Siyasal sistem üzerinde etkilidir.
İLK DERECE MAHKEMELERİ: Türkiye’nin il ve ilçelerine yayılmış idari ve adli yargı mahkemeleridir. Mensuplarının mesleğe kabul, tayin terfi, nakil, disiplin gibi bütün işlemleri tekel konumundaki yetkili organ HSYK’nın elindedir.
Bu kurumlar, Türkiye’nin en önemli yargı organları arasında bulunuyor. “Ülkenin kaderi onların elinde” dense yeridir. Verdikleri kararlar, sade vatandaştan Meclis’e, ekonomiden moral değerlere kadar her şeyi etkiliyor. Dikkat edilmesi gereken husus, bu kurumların tamamının HSYK ile doğrudan ilişkili olması. Öyle sıradan ilişki değil, hayati önemde bir bağ söz konusu. Yani ‘ülkenin kaderini belirleyen’ kurumların kaderi bir başka kurumun elinde! Daha açık ifade etmek gerekirse; HSYK, yasama, yürütme ve yargı erklerinin üçünü birden kontrol ediyor. (AYM üzerinden yasamayı, Danıştay üzerinden yürütmeyi, yargıyı ise direkt denetliyor.) Bununla sınırlı mı? Hayır. Kurul, ilk derece mahkemeleri üzerinden yargı kürsüsüne tamamen hâkim olma imkânına sahip. Çünkü adli ve idari yargı hâkim ve savcılarının özlük işleri kendi inisiyatifinde. 12 bine yakın hâkim ve savcının akıbeti kurulun iki dudağı arasında. En önemlisi kurul kararları mutlak, hiçbir şekilde yargıya taşınma imkânı yok. Bu, aslında en çok savcı ve hâkimleri etkiliyor. Yargı mensuplarının iddiasına göre, hâkim ve savcılar kurulun uygulamalarına göre hareket ediyor, ‘Aman ters düşmeyeyim, yanlış karar versem de önemli değil’ düşüncesiyle çalışıyor.
Evet, yargı hesap sorulamayan bir kurul eliyle yönetiliyor. Dolayısıyla yargıdaki skandalların ardı arkası kesilmiyor. HSYK, daha çok Ergenekon soruşturmaları başladıktan sonra verdiği veya vermek istediği tartışmalı kararlarla gündeme geldi. Tıpkı son birkaç haftadır olduğu gibi. Basına yansıyan haberlere göre, uzun süredir 2010 yaz kararnamesi üzerinde çalışan HSYK yine Ergenekon, Balyoz, Kafes, Erzincan davalarına müdahale etmek istedi. İddia o ki, referandumdan ‘evet’ çıkma ihtimalini yüksek gören HSYK üyeleri, ‘köprüden önceki son çıkış’ mantığıyla özel yetkili savcıların yerlerini değiştirmeyi planlıyor. HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek, bu iddiayı yalanlasa da kararnamenin bir türlü çıkmaması şüpheleri artırıyor.
Kurulun önceki kararları da son derece tartışmalı. Bilinen bazı kararlar şöyle: Susurluk davasına bakan DGM başkanının değiştirilmesi, banka hortumcularına ceza veren mahkeme başkanının görevden alınması, 12 Eylül darbecileri hakkında iddianame yazan ve Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcıların meslekten atılması...
Basit, sıradan kararlar değil bunlar. Mesela Susurluk hâkiminin değiştirilmesi, ülkenin kaderini doğrudan etkileyen bir karardı. Birçok sanık ceza almadan kurtulduğu gibi ülkedeki derin yapılanmanın da üzeri örtüldü. Bu karar alınmasa belki de Türkiye, Gladyo ve Ergenekon tipi darbeci yapılarla yıllar önce hesaplaşmaya başlayacaktı. 12 Eylül ve Şemdinli olaylarını soruşturan savcıların meslekten atılması sonuçları bakımından aynı amaca hizmet etti. Ve bugün yaşanan Ergenekon savcılarını değiştirme girişimleri. HSYK bu girişimlerinde başarılı olursa ‘hukuk, adalet’ gibi kavramların peşinde koşmaya devam edeceğiz demektir.
Danıştay’ın imza attığı kararlar farklı değil. Hükümetin yaptığı özelleştirmeler hakkında verdiği iptal kararlarının haddi hesabı yok. TÜPRAŞ, TEKEL, Kardemir, İGDAŞ, limanlar, şeker fabrikaları gibi çok sayıda kamu ve belediye iktisadi teşekkülünün satışı Danıştay’a takıldı. Özelleştirmelerle devlet, zarar eden kuruluşların yükünü atmakla kalmayıp kasasına milyarlarca dolar para koyacaktı; ama olmadı. Danıştay’ın diğer idari kararları da hep yasaklardan yana işledi. YÖK üniversitelere girişte uygulanan katsayı adaletsizliğini kaldırmak için attığı her adımda karşısında bu yüksek yargı kurumunu buldu. Yükseköğretimde kız öğrencilere uygulanan eğitim eşitsizliğinin kaldırılmasını engelleyenlerden biri de Danıştay’dı.
AYM’nin kararları artık herkesçe biliniyor. Bugüne kadar 27 siyasi parti kapatan mahkeme, AK Parti hakkında açılan kapatma davasında başsavcının tartışmalı iddianamesine rağmen para cezası verdi. Ekonomi çevrelerine göre, iktidar partisi hakkında açılan kapatma davasının ülkeye doğrudan ve dolaylı maliyeti 20 milyar doları buldu. Yüksek mahkemenin meşhur 377 kararı, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlayan düzenlemeyi iptal etmesi, Meclis’in üniversitelerde eğitim özgürlüğü getiren kararlarını geri çevirmesi ülkenin dengesini bozan adımlardı.
Aslında yıllardır farkında olmasak da yaşadığımız birçok tartışmanın temelinde bütün tasarrufları yargıya kapalı olan bu kurul var. Peki, kurul nasıl ve kimlerden oluşuyor? Anayasa’nın 159. maddesi gereği HSYK, adalet bakanı, adalet bakanı müsteşarı ile birlikte 5 asil, 5 yedek üyeden oluşuyor. Asil ve yedek 3’er üye Yargıtay Genel Kurulu; 2’şer asil ve yedek üye ise Danıştay Genel Kurulu’nun seçtiği isimler arasından cumhurbaşkanınca atanıyor (cumhurbaşkanı sadece atama yetkisi kullanabiliyor). İlginçtir, Yargıtay ve Danıştay içinde HSYK’ya gönderilecek üyelerin her biri için ayrı ayrı seçim yapılıyor. Oylamalarda nispi temsil yerine basit çoğunluk sistemi kullanıldığı için her seferinde, çoğunluğu elinde bulunduran grubun işaret ettiği isimler seçiliyor. Hâliyle bu oylamalardan objektif sonuçlar çıkmıyor. Seçimler daha çok ‘taraflı’ ve ‘ideolojik’ bulunuyor. Yargıtay ve Danıştay üyelerini ise HSYK seçiyor. Tam anlamıyla ‘ben seni seçeyim, sen de beni seç’ durumu. Birbirini seçen kurumların oluşturduğu bu döngü ciddi eleştirilere maruz kalıyor. Farklı yargı organlarından toplum vicdanını tatmin etmeyen kararlar çıkıyor; fakat hepsi ortak bir paydada buluşuyor: statüko ve yasak. Bu da gösteriyor ki yüksek yargı atamalarında belli bir zihniyeti temsil eden insanların seçilmesine özen gösteriliyor. HSYK’nın meslekten çıkarma ve görevden alma kararları ise bu zihniyete uymayanların bünye dışına atıldığının açık delili gibi.
Hâkimlerin yine hâkimler tarafından seçilmesine teknik tabirle ‘kooptaspon’ deniyor ve bu yöntem son derece sakıncalı bulunuyor. Başbakanlık’ın uluslararası hukuk belgelerine dayanarak yaptırdığı ‘Yargı Sistemleri Mukayesesi’ isimli çalışmada sakıncalar şöyle sıralanıyor: “Hâkimlik mesleği kalıplaşır, belli içtihattaki kişilerin tekeline girebilir. Halkla kurul arasında temsil bağı kalkar. Kurul parlamentoya karşı sorumlu değildir. Oysa demokraside tüm erklerin halka ya da temsilcilerine karşı sorumlu olması gerekir. Halka karşı sorumluluğun olmaması şeffaflığı ortadan kaldırır. Zümre egemenliğine yol açar. Özelliği olan hâkimlik ve savcılık belirli ailelerin, görüşlerin ve kişilerin tekeline girebilir.”
HSYK, bu yapısı ve tutumuyla Avrupa Birliği’nden de sık eleştiri alıyor. AB Komisyonu’nun Ekim 2009’da yayımlanan ilerleme raporu ile Şubat 2010’da kabul edilen Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporunda, HSYK’nın bir an evvel tekrar yapılandırılması çağrısı yapılıyor. İlerleme raporları, Türkiye-AB ilişkilerinin en önemli değerlendirme belgesi olarak kabul ediliyor. Geçen yılın ilerleme raporunda Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihraç edilmesine atıf yapılarak HSYK’nın bağımsızlığına ilişkin şüpheler dile getirilmişti. Bu yıl kabul edilen ve Hollandalı Hıristiyan Demokrat Ria Oomen Ruijten tarafından kaleme alınan Avrupa Parlamentosu Türkiye raporu da benzer eleştiriler getiriyor. Türkiye’de yargının bağımsızlığına ilişkin endişelerin vurgulandığı raporda, “Avrupa Parlamentosu, tarafsızlığı, şeffaflığı ve temsilî keyfiyetini teminen hükümeti HSYK’nın tekrar yapılandırması için teşvik eder.” deniyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Savcı Sacit Kayasu hakkındaki kararında yine HSYK’ya ciddi eleştiriler getiriliyor. (Bkz. 24 Kasım 2008 tarihli Aksiyon, 729. sayı)
İşte bu hegemonik yapı, 12 Eylül’deki referandumda ‘evet’ çıkarsa değişecek. Yeni düzenleme ile kurul, demokratik ve hukuki bir kimliğe kavuşacak. Mevcut hâlde, HSYK kararları yargıya götürülemiyor, toplantı gündemini adalet bakanı belirliyor, müsteşar katılmazsa toplantı yapılamıyor, ilk derece hâkim ve savcıları kurulda temsil edilmiyor. Bütün bu yanlışlar yeni paketle ortadan kaldırılıyor. Adalet bakanı ve müsteşarı yine kurulun üyesi oluyor; fakat etkileri sembolik düzeye indiriliyor. Bakanın kurulla ilgili çoğu yetkisi elinden alınırken, müsteşarın konumu diğer üyelerin seviyesine indirilerek dairelerden birinde çalışması sağlanıyor. Bakanın bulunması kurulun millete karşı sorumluluğunu unutmaması esasına dayanıyor. En önemlisi kurulun kast sistemini andıran yapısı ve seçim usulü (kooptasyon) değişiyor. Üye sayısı 12’den (7 asıl, 5 yedek) 34’e (22 asıl, 12 yedek) çıkıyor. Bakan ve müsteşar dışındaki 32 üyenin 10’u Yargıtay ve Danıştay genel kurulları tarafından doğrudan, 16’sı birinci kademe hâkim ve savcılarınca, 2’si Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu’nca, 4’ü de cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Böylece 12 bine yakın hâkim ve savcı kendisini yöneten kurulda temsil hakkı kazanıyor.
Yeni düzenlemeye getirilen eleştirilerden biri adalet bakanının kuruldaki yerini koruması. Kurulun siyasallaşacağı, Avrupa’da örneği olmadığı iddia ediliyor. Oysa gerçek böyle değil. HSYK’nın Avrupa’daki muadillerinde ya devlet başkanı ya adalet bakanı ya da hükümet temsilcisi etkili konumda bulunuyor, parlamentolar ciddi oranda üye seçiyor. Fransa’da tabii üye konumundaki cumhurbaşkanı kurula başkanlık ederken yardımcılığını adalet bakanı (tabii üye) yürütüyor. Senato ve meclis başkanlarının birer üye seçme hakkı var. İtalya’da devlet başkanı (tabii üye) kurula başkanlık ediyor, 16 üyenin yarısını Meclis belirliyor. İspanya’da 21 üyenin 20’sini kongre ve senato seçiyor ve kral tarafından ataması yapılıyor. Polonya’da adalet bakanı kurulun tabii üyesi, 23 üyenin 6’sı parlamento (4) ve senato (2) tarafından seçiliyor. Portekiz’de 17 üyeden 9’unu devlet başkanı (2) ve parlamento (7) belirliyor. Hollanda’da 5 üyenin tamamını adalet bakanı teklif ediyor ve devlet başkanı atamasını yapıyor. İsveç’te ise 11 üyenin tamamını hükümet atıyor, kurulun başkanlığını yine hükümetin atadığı genel müdür yürütüyor.
Doç. Dr. Mustafa Şentop*:
Yargıçlar iktidarının bir aracı olarak HSYK
Rivayete göre, bir hâkimin işlemleriyle ilgili görüştüğü HSYK üyesi, “Biz sadece kadını erkek, erkeği kadın yapamayız; bunun dışında her şeyi yapabiliriz.” demiş. İngiltere’de parlamentonun gücünü ifade etmek için kullanılan bu sözün HSYK iktidarını göstermesi bakımından anlamlı olduğunu söyleyebiliriz. Kararlarına karşı yargıya başvurulamayan bir kurulun kendisinde sınırsız bir iktidar vehmetmesini tabii karşılamak da gerekir.
Yüksek yargı uzun bir zamandır, devletin diğer fonksiyonlarını kullanan merciler üzerinde bir üstünlük tesis etmeye çalışmaktadır. Yasama organı üzerinde Anayasa Mahkemesi, yürütme organı üzerinde de Danıştay, her konuda son kararı söyleyen, kanunların çizmiş olduğu sınırları aşmaktan kaçınmaksızın karar veren kurumlar hâline gelmiştir. Bu durum, literatürde “yargıçlar iktidarı” olarak isimlendirilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın bu minval üzere olan kararlarını zikretmeye ihtiyaç yok aslında. Anayasa Mahkemesi’nin, anayasada açık olarak, tartışmasız bir şekilde çizilen denetleme sınırlarını aşarak anayasa değişikliği hakkında kısmi iptal kararı vermesi; Danıştay’ın, Sağlık Bakanlığı’nın sitesinde yer verilen, dava konusu olabilecek bir işlem mahiyetinde olmayan bir duyuru hakkında yürütmeyi durdurma kararı vermesi açıklamaya çalıştığımız durumun son parlak örnekleridir.
Yüksek yargı açısından bağımsızlık konusunu tartışmak lüzumsuzdur; tartışılması gereken konu “sorumsuzluk”tur. Yüksek yargının, adına egemenlik yetkisi kullandığı millet dâhil, hiçbir mercie karşı sorumluluk taşımadığını, böyle bir meselesinin bulunmadığını ifade etmek gerekir. Peki, böyle bir durum nasıl ortaya çıkmaktadır? Yüksek yargının oluşumuna bakarak bu durumu açıklamamız mümkün olabilir. Danıştay ve Yargıtay üyeleri HSYK tarafından, yerel mahkemelerde görev yapan hâkimler arasından seçilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 4 asıl ve 3 yedek üyesi ise Yargıtay’dan ve Danıştay’dan gelmektedir. Böylece Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunda da sivil yüksek yargının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu tablo, yüksek yargı üyelerinin belirlenmesinin önemini ortaya koymaktadır.
HSYK, doğrudan ve dolaylı olarak Yargıtay ve Danıştay’la Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini belirleyen kurumdur. O hâlde HSYK’nın çok merkezî bir noktada bulunduğunu belirtmeliyiz. Ancak şu soru önemlidir: HSYK bizatihi bir güç müdür, yoksa bir vasıta mıdır? Kanaatimce, HSYK, kendi başına güç kullanan bir organ olmaktan ziyade, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin kontrolünde, onlar adına hareket eden bir kuruldur. HSYK’nın kararlarda belirleyici sayıya sahip 5 üyesinin 3’ü Yargıtay’dan, 2’si Danıştay’dan gelmektedir. Bu üyelerin profillerine bakıldığında, Yargıtay’da ve Danıştay’da bizatihi bir güç kullanması muhtemel üyeler olmadıkları, daha çok, yüksek mahkemelerde oluşan iradelerin icracısı konumunda bulundukları tahmin edilebilir. O hâlde, HSYK bizatihi bir güç merkezi değil, asıl güç merkezlerinin bir icra mekanizmasıdır. Yargının oluşumu bakımından asıl güç merkezleri ise Yargıtay ve Danıştay’dadır.
HSYK’nın sadece bir güç kullanım vasıtası olduğunu söylemek de tam olarak doğru değildir. Sözünü ettiğimiz bu durum, HSYK’nın oluşumundaki bozukluğun ortaya çıkarttığı bir durumdur. Yargıtay ve Danıştay’ın hâkim olduğu HSYK bir vasıtaya dönüşmektedir. Hâlbuki, bütün yargı camiasının belli ölçülerde temsil edildiği bir HSYK sorumluluk ve bağımsızlık bakımından önemli bir teminata dönüşecektir. Türkiye’deki “yargıçlar iktidarı”nı tasfiye etmek, HSYK’yı bir vasıta olmaktan çıkartmak ve gerçekten bağımsız hâle getirmekle mümkündür.
(*) Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||