| KAPAK |
Son yılların en ilginç Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) toplantısı gerçekleşti, geçtiğimiz hafta. Alışıldığı üzere, sürekli askerî kesimin teamüllerine uygun sonuçlanan şûra, bu kez çok farklı görüntülere sahne oldu. Şûra başkanı Başbakan Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün istemediği isimler, ya terfi edemedi ya da emekliye sevk edildi. Hükümetin muhalefeti sebebiyle Kara Kuvvetleri’ne yapılacak atama da gecikti. Hükümet sadece Balyoz sanıklarını değil, internet andıcı sebebiyle ifadeye çağrılan Birinci Ordu Komutanı Hasan Iğsız’ı da veto etti. Sürekli askerî teamüllere göre sonuçlanan şûraya bu kez siviller damga vurdu. Peki, bu olay, Türkiye’deki sivil-asker ilişkilerinin geleceği açısından ne anlama geliyor? Bu ilişkileri yakından izleyen gazeteci-yazar Avni Özgürel, YAŞ toplantısında yaşananların ne anlama geldiğini Aksiyon’a anlattı.
-YAŞ toplantısındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Her iki tarafın da tavrını bu kadar net ortaya koymasını bekliyor muydunuz?
Hükümet katında siyasi kararın ne olacağı konusunda fazlaca soru işareti yoktu. Bazı komutanların tayin ve terfilerine karşı tutum takınılacağını, bazıları konusunda da uzlaşmaz tavır içinde görünmemek adına ısrarcı olunmayacağını az çok tahmin ediyordum. Gazeteci olarak bizler sezdiğimize göre hiç şüphe yok ki Genelkurmay karargâhı da bu durumun farkında olmalıydı, ki öyle olduğuna inanıyorum. Ancak TSK komuta katının, hükümetin eğilimleri bilindiği hâlde, kimi olaylar, devam eden soruşturma ve yargılama süreci hiç yaşanmamışçasına tayin ve terfi listesi hazırladığı anlaşılıyor. Buna şaşırmadığımı söyleyemem.
-Size göre hükümet neden böyle bir müdahalede bulundu?
Hükümet kanunların kendisine verdiği yetkiyi kullanıyor. Askerî Personel Kanunu tayin, terfi ve atamalar konusunda çok net. Genelkurmay başkanının atanmasını bakanlar kurulunun yetkisine bırakıyor. Kuvvet komutanlarının atanmasını başbakan, millî savunma bakanı ve cumhurbaşkanının imzalayacağı üçlü kararnameye bağlıyor. Şayet ordunun komuta kademesi tayin ve terfilere kendince karar verir, bu karar Resmî Gazete’de yayınlanır denseydi siyasetin diyeceği bir şey olmazdı ama tatbikatta askerî personelin atamalar konusuna siyasetin tercih yetkisi kullanmasından ve müdahalesinden hoşnut olmadığı söylenebilir. Ne var ki darbe dönemlerinde dahi bu düzenleme değiştirilmemiştir. 12 Mart 1971 muhtırasının verildiği günden bir gün sonra komuta kademesinin bazı askerî personelin emekli edilmesine ilişkin kararın yürürlüğe girmesi için hazırladığı kararname muhtıra dolayısıyla istifa etmiş olmasına rağmen o an için başbakanlık görevi üzerinde olan Süleyman Demirel’e gönderilip imzalaması istenmiştir. AK Parti hükümeti bu defa tayin ve terfiler konusunda tavır belirleyip ısrarcı olmasa, o takdirde hükümetin yapılan onca operasyon, açılan onca soruşturma ve davayı hiçe saydığı, ilkesiz hareket ettiği söylenebilirdi.
-Hükümetin askerin teamüllerine müdahil olmaması gerektiği yönündeki yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?
TSK’nın teamülü emir komuta zinciri ve kıdem temelinde ifade edilir. Hükümet bu teamüle aykırı davranmış değil. Atama kararnamesi imzalanmamak suretiyle emekliye ayrılması söz konusu olan komutanlarla ilgili yasal işlem tamamlandığında doğal olarak bir adım geride olanlar en kıdemli hâle gelirler. 1960’tan bugüne sözünü ettiğim durum defalarca yaşanmıştır. Siyasetin ordunun tayin ve terfi işlerine karışmaması gerektiğini savunan siviller ya akılları bu işe ermediğinde ya da jakoben zihniyetin sürgit devamı gereğine inandıklarından konuşuyorlar. Samimi inancım o ki, şayet askerî atamalara siyaset karışmayacak diye kanun çıkarılsa buna en fazla ordu mensupları itiraz eder. Zira o zaman tayin, terfi ve atamalarda tamamen kişisel dostluklar, ailevi yakınlıklar, şahsi husumetler rol oynar. Kısacası askerî atamalara siyaset karışmazsa, orduda kaos çıkar. Nitekim bu hafta yaşanan olayların bir sebebi pekâlâ Org. İlker Başbuğ’un emekli olduktan sonra orduevine gittiğinde eski komutanlar tarafından nasıl karşılanacağı endişesi olabilir.
-Sivil hükümetin kuvvet komutanı ve genelkurmay başkanı atamalarında rolü ve etkisi ne olmalı? Bu rolü ve etkiyi, demokrasi açısından nasıl değerlendirebiliriz?
Mevcut yasal düzenlemenin çizdiği çerçeve TSK’nın yürütme organına dâhil olduğudur. Ve bunun sonucu olarak silahlı kuvvetler siyasi otoritenin emrindedir. Bu kabul demokratiktir, doğrudur ve yeterlidir. Zaten sorun yasadaki boşluk veya yorumdan değil, siyasi otoritenin açık yasal hüküm doğrultusunda yetkisini kullanmasını içe sindirememekten kaynaklanıyor.
-Tarihî süreç içinde değerlendirildiğinde atamalarda teamülün bozulması, hükümet ile TSK’nın karşı karşıya gelmesi (veya restleşmesi) bize ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Millî Mücadele’yi vermiş olan TSK büyük rol oynadı. Atatürk’ten bugüne cumhurbaşkanlarımızın sadece beşi sivil ve bunların dördü son 20 yılda Çankaya’ya çıkabildi. Siyasal sistem askerî vesayet üzerine kurulu. 1961’de darbeciler demokrasiye geçiyoruz diye bir anayasa yaptılar, o anayasada cumhurbaşkanının nasıl seçileceğine ilişkin olağan demokrasilerdeki işleyişe benzer hükümler vardı; ama ip parlamenterlerden biri ‘ben adayım’ deyince koptu. Rahmetli Ord. Prof. Ali Fuat Başgil silah tehdidiyle adaylıktan vazgeçirildi. Şimdi bu düzenin değişmekte olduğu bir süreci yaşıyoruz. Rahatsızlığın temelinde yeniye itiraz, değişime direnç var.
-Atilla Işık’ın emekliliğini istemesini nasıl yorumlamak gerek? Bunu TSK’nın hükümete karşı tavrı olarak değerlendirebilir miyiz?
Org. Atilla Işık istifasına ilişkin spekülasyonların ve soruda ifade ettiğiniz şekilde değerlendirmelerin doğru olmadığını söyledi. Kanımca istifasında Org. Hasan Iğsız’la yakın dostluğu, yani duygusal sebepler rol oynamıştır.
-2010 şûrasındaki gelişmeler, TSK’da bundan sonraki süreçleri nasıl etkiler? Bir değişim süreci başlayabilir mi?
Türkiye değişim sürecinin içinde, bunu yaşıyor, değişiyor. Ekonomisi değişti, yargı bürokrasisi değişmenin eşiğinde, askeri, siyaseti, medyası değişecek. Değişeceğiz, aksi takdirde 21. yüzyılın ilk çeyreğini bile mevcut hâlimizde tamamlayamayız. Bu benim söylemim değil, devletin raporu. Herkese MİT’in 40. kuruluş yıldönümü münasebetiyle eski müsteşar Emre Taner’in kaleme aldığı raporu okumasını tavsiye ederim
-Tüm bu gelişmeler ülkenin içinden geçtiği demokratikleşme sürecinden ve Ergenekon yargılamalarından bağımsız ele alınabilir mi?
Değişim bir süreç ve bütündür. Ordu değişecek ama yargı değişmeyecek; yargı değişecek ama siyaset değişmeyecek demek akla ziyan. Kuşkusuz değişim de sebep gerektirir, tetikleyen hadiseler vardır. 28 Şubat ve 27 Nisan süreçlerinde yaşananların, keza bugün Ergenekon başlığı altında ifade ettiğimiz yargı sürecinin değişimi tetiklediği açıktır.
-Bu gelişmeler ışığında, Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor sizce?
Kanımca Türkiye 2020 senesine kadar demokratikleşme ve değişim meselesini halletmiş olacak. Sorunları çözmediğimiz ama tartışmaya başlayıp çözme yoluna girdiğimiz şu ortamda dahi attığımız sınırlı adımlarla bile bölgemizde ve dünyada ne denli etkin konuma geldiğimizi, nasıl ağırlık kazandığımızı görüyoruz. On sene sonrasının Türkiye’si hiç şüphe etmiyorum ki ekonomik bakımdan dünyanın büyükler sıralamasında ilk on arasında, bölge gücü olarak herkesin ittifak yapmak, dostluğunu kazanmak isteyeceği, demokrasisiyle bulunduğu coğrafyada imrenilen bir ülke olacak…
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||