|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
KAPAK

Demokrasinin teamülü

9 Ağustos 2010 / İBRAHİM DOĞAN / NURSEL DİLEK
Yüksek Askerî Şûra atamaları, bir iki istisna dışında her yıl teamül doğrultusunda gerçekleşirdi. Teamülse inisiyatifin askere bırakılmasıydı. 2010 şûrası gösterdi ki, meğer teamülün temayülü  doğru değilmiş!

2006 yılında İspanya Kara Kuvvetleri Komutanı General Jose Mena Aguado, Barselona kentini de içine alan Katalunya bölgesine daha fazla özerklik verilmesi hâlinde ordunun müdahale hakkının doğacağını öne sürmüştü: “Hükümetin yaptığı görüşmeler Katalunya’nın özerkliğini artırıp bu bölgedekileri kendi diline sahip bir millet hâline getirirse İspanya’nın bütünlüğünü tehlikeye sokar. Bu zaten anayasanın 8’inci maddesine aykırıdır. O hâlde ordunun müdahale etmesi bir hak ve görevdir.” Tartışmalardan sonra Kara Kuvvetleri Komutanı 8 gün göz hapsine alındı, ardından emekliye sevk edildi. İspanya Jandarma Komutanı da görevden alınanlar arasındaydı.

İspanya gibi bütün Batı ülkelerinde siyasi alana bir müdahale olduğu anda sivil güçler harekete geçip önünü alıyor. Türkiye’de ise askeri bir siyasi aktör hâline getiren ‘teamüller’ söz konusu. Bu teamüller, yasalardan ve hatta bazı hâllerde anayasadan bile üstün kılınmaya çalışılıyor. Ülkeyi dış tehditlere değil, içerideki düşmanlara karşı ‘koruma ve kollama görevi’ bu üstünlüğün(!) gerekçesi. Genelkurmay Karargâhı, âdeta siyasi parti genel merkezi gibi.

Terörle mücadeleden eğitim politikalarına, cumhurbaşkanlığı seçiminden yargıdaki davalara kadar her konuda mutlaka görüşü olan generallerin görünmez birer dokunulmazlık zırhı vardı. Sivil otorite, iktidarı paylaşmak zorunda kaldığı askerî bürokrasiye karşı yer yer huruç harekâtları yaptı. Aslında hukukun ve demokratik düzenin kendisine verdiği yetkileri kullanma girişimiydi bu. Asker mevzilerini terk etmemek için her seferinde direnmeyi seçti. Sivillerin demokrasi konusunda birlikte duruş sergileyememesi, onların işini kolaylaştırdı. İktidar mücadelesinin en şiddetli sahası askerî terfi ve tayinlerdi. Yüksek Askerî Şûra’da kanunlardan aldığı yetkileri kullanamayan hükümetler, diğer alanlarda da yenilgiye mahkûm oluyordu. AK Parti iktidarı bugüne kadar 6 YAŞ toplantısına katıldı, askerin ‘teamüllere göre’ hazırladığı terfi kararlarını çoğunlukla imzaladı. Ancak 7’ncisinde, yani bu yıl ciddi bir farklılık yaşandı. Başbakan Tayyip Erdoğan, YAŞ’ta Orgeneral Hasan Iğsız’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olmasını engelledi. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Balyoz davasının sanıklarından 11 generale de terfi izni vermedi. Karşı atağı andıran hareketle Iğsız’ın yerine getirilmesi planlanan Orgeneral Atilla Işık, gece yarılarına kadar süren toplantıların ardından emeklilik dilekçesi verdi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un hamlelerinin önümüzdeki 10 yılın komuta kademesini şekillendirmeyi amaçladığı ileri sürülüyor. Kısacası sorun aslında Iğsız’ın bir yıllık Kara Kuvvetleri Komutanlığı ile sınırlı değil.

AK Parti 8 yıllık iktidarında ilk defa YAŞ kararlarına müdahale etti. Bu TSK’da yeni bir dönemin başlangıcı mı? Türkiye’de askerin sivil alana müdahalesi son bulacak mı? Generaller Batı’da olduğu gibi sivil iradeye bağlanabilecek mi?

AK Parti ile generalleri karşı karşıya getiren en önemli olay, şüphesiz 27 Nisan’daki e-muhtıra idi. Bir gün sonra AK Parti bildiriye sert bir cevap verdi; fakat açıklamayı okuyan Cemil Çiçek’in tedirginliği kimsenin gözünden kaçmadı. Ve Çiçek o gerilimli günde hiç soru almadan ayrıldı salondan. AK Parti’nin askere karşı ilk dik duruşuydu bu. Ancak bu bile 22 Temmuz seçimlerinde kendisine yüzde 47 destek olarak döndü. Bu oyların altında askerî bürokrasiye direnen bir parti görüntüsü önemli yer tutuyordu.

AK Parti, 27 Nisan imtihanını geçmesine rağmen, askerî müdahale süreçlerine ilişkin ne bir idari soruşturma açtı, ne de konuyu Meclis’e taşıdı. Tabii İstanbul’daki özel yetkili savcıların Ergenekon soruşturmasını başlatması, ‘asker hata yapmaz, suç işlemez’ bakışının değişmesine yol açtı. Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Kafes, İrtica ile Mücadele Eylem Planı gibi girişimler artık gizlenemez oldu. Sadece siviller değil, üniformalılar arasında da demokrasiye bağlı kesimler bazı bilgileri kamuoyu ile paylaştı. Genelkurmay, ordu içinde sessizce yaşanan bu demokratik dönüşüme karşı hâlâ ‘saygınlığımız zedeleniyor’ diyerek belgeleri sızdıranları arasa da kendisi köşeye sıkıştı.

Askerî alanda gizlenen yasa dışı olaylar artık hasıraltı edilemez noktalara ulaştı. Dağlıca, Aktütün, Gediktepe, Hantepe baskınlarının yanı sıra PKK mayınıyla öldüğü iddia edilen askerlerin aslında TSK mayınıyla şehit olduğunun anlaşılması, Heron skandalı bunlardan sadece birkaçıydı.  Ordunun PKK ile mücadelesinde büyük zaaflar olduğu ortaya çıktı. Asli vazifesini aksatan generallerin, üzerlerine vazife olmayan konulara ilgisi daha çok tepki çekmeye başladı. Gazeteci Şahin Alpay’ın ifadesiyle ‘artık TSK güçlü bir ordu manzarası çizmiyordu!’

AK Parti içinde bile bu planlara inanmayanlar vardı. Eski Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat bunlardan biriydi. Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarına ilişkin kendilerine o tarihlerde bir subaydan mektup geldiğini; ancak ciddiye alıp inanmadıklarını açıklamıştı. İstanbul’daki savcılar Susurluk soruşturmasının aksine bu konuları yüzeyde bırakmayarak derinlemesine araştırmaya geçince toplum gibi iktidar partisi de inanmaya başladı. Hem soruşturmada ortaya çıkan gerçekler hem de AK Parti hakkındaki kapatma davasında askerin baskısı olduğu iddiası, söz konusu süreci hızlandırdı. AK Parti sivil bir anayasa girişiminde bulundu, mahkemeden dönse de askere sivil yargı yolunu açan kanun değişikliğini yaptı. Hükümet, son YAŞ toplantısında önemli bir adım daha atarak teamülleri değil, kanunları öne çıkardı. Ergenekon soruşturmalarının akabindeki 2008 ve 2009 yılı YAŞ toplantılarında herhangi bir tavır konmamış, askerin teklifleri aynen kabul görmüştü. Bu yılki YAŞ’ta ise kamuoyunun öğrendiği gerçeklere paralel iktidarda da değişim yaşandı. Savunma Uzmanı Lale Kemal, “Bugün kriz yaşansa bile çok önemli bir gelişme oldu, hükümet ve cumhurbaşkanı siyasi iradeyi ortaya koydu. Yasal müdahale haklarını ilk kez kullandılar.” diyor.

Peki bundan sonra ne olacak? TSK son 50 yıl içinde 3 askerî darbe yaptı ve defalarca siyasete müdahalede bulundu. Meclis’i kapatan, siyasetçileri idam eden, muhtıra veren, hükümet deviren isimler ceza görmek bir yana kendilerini ödüllendirdi ve dokunulmaz kıldı. Gazeteci Oral Çalışlar TSK’da yeni bir dönemin başlayabileceğinden söz ediyor: “Belki de 50 yıllık bir teamülün sona ermesi açısından kritik bir dönemece giriliyor.”

Fehmi Koru da YAŞ toplantısından sonra TSK’da yeni bir döneme girildiğinin sinyalini veriyor. Ona göre, asker-sivil ilişkileri doğru bir zemine oturuyor ve TSK daha da güçleniyor. Turgut Özal 23 yıl önce TSK’nın sivil iradeye bağlanması için hamleler yapmıştı. Ancak bu hamleler devam etmediği için yarım kaldı, o yüzden ordunun şeffaflaşması ve sivil iradeye bağlanması gecikti. Hükümet internet andıcında imzası olan ve bu sitelerden AK Parti kapatma davasında (irtica.org gibi) delil üretilmesine yol açtığı öne sürülen Hasan Iğsız’ı Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirmedi. Emekli Yarbay Şenol Özbek, Turgut Özal’ın yaptığının (Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ ve Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun’u görevden alması) daha önemli olduğunu düşünüyor. Kenan Evren gibi birinin cumhurbaşkanı olmasına rağmen bunu yaptığını hatırlatıyor: “Şimdi AK Parti’nin elinde mazeret var, savcılık çağırıyor. Yakalama emri, sorgu emri var. Özal’da mazeret yok, ‘keyfim öyle istiyor, onu beğenmiyorum’ dedi. İktidarın ağırlığını hissettirmede Özal’ın tavrı daha netti.”

Özal döneminde yaşananları ‘münferit’ diye niteleyen Lale Kemal ise, “Sivil asker ilişkilerinin sivilleşmesi yaşanıyor. Demokratikleşme yaşanıyor, siviller lehine denge oluşuyor. Sancıların olması o yüzden.” diyor. Daha atılacak çok adım olduğunu söylüyor Kemal ve son yaşananları bir viraj olarak görüyor.

Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde Millî Güvenlik Kurulu’nun yapısında önemli değişikliklere gidildi, sivilleşme yönünde bazı adımlar atıldı. Sivillerin sayısı artırıldı, genel sekreterlik sivillere geçti, MGK kararlarının tavsiye niteliğinde olduğu vurgulandı, her ay yerine iki ayda bir toplanmaya başladı, psikolojik harekât planlama görevi MGK’dan alındı, çeşitli gizlilik hükümleri kaldırıldı. Ancak tüm bu değişikliklere rağmen MGK’nın siyaset üzerindeki etkisi hâlâ devam ediyor. Millî Güvenlik Siyaseti Belgesi’ni sivil iradenin temsil edildiği Meclis değil, atanmış generallerin yoğunlukta olduğu bu kurul hazırlıyor.

Genelkurmay Başkanı’nın Millî Savunma Bakanı’na bağlanması, terörle mücadelede sivil iradenin öne çıkması gerektiğini söyleyen Lale Kemal, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Hükümetin yaptığı hareket, yasal hakkını kullanmasıdır. Ordu içinde darbe heveslilerini önemli ölçüde engelleyecek bir girişim. Ve subaylara da bu tür hareketlerin bir suç olduğunu göstermesi açısından önemli. Askerin dokunulmayan alanlarına dokunmaya başlıyorsun. ‘Söz sahibi benim’ diyor sivil irade.”

Balyoz sanıklarından eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın emriyle Harekât Daire Başkanı Albay Süha Tanyeri tarafından hazırlanan 2003 tarihli fişleme listesinde komutanlara artı ve eksiler veriliyor. Hükümet bu belgeye göre Balyoz’un merkezinde yer alan isimlere geçit vermedi. Balyozculardan eksi (-) alanlar bugün TSK’nın en üst makamlarında bulunuyor. 2010-2013 dönemi Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, Jandarma Genel Komutanı ve 2013-2017 arasının muhtemel Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu ve 2. Ordu Komutanı Orgeneral Servet Yörük bunlardan bazısı.

Silahlı Kuvvetler, terörle mücadele ve YAŞ kararlarında olduğu gibi askerî harcamalar ve denetimler konusunda sivil iradeye hesap vermeye yanaşmıyor. Askerî harcamalar ülkenin en önemli gider kalemlerinin arasında yer alıyor. TSK’nın 2010 yılı savunma harcamaları 23 milyar lirayı aşıyor, bütçe içindeki payı yüzde 2,29. Örtülü ödenekten ne kadar aktarıldığı ise bilinmiyor. Askerî harcamaların örtülü harcamalarla birlikte Millî Eğitim bütçesinden daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

TSK, diğer konularda olduğu gibi harcamaları konusunda kimseye hesap hakkı vermiyor. Her yıl TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda bütün kurumların harcamaları basına açık yapılıyor. Ancak askerî harcamalar gizli tutuluyor. Kararlar ise hiç tartışılmadan kabul ediliyor. AB’ye uyum çerçevesinde, hükümetin önündeki çözüm bekleyen problemlerden biri de bu sürecin gizlilikten çıkarılması konusu.

TSK’nın harcamaları konusunda bu yıl hazırlanan iki rapor var. Birisi Bilgi Üniversitesi, diğeri TESEV’e ait.  İki raporda da dikkat çekilen en önemli husus TSK’nın harcamalarının şeffaf olmaması ve denetime tabi tutulmaması. Eleştirilen en önemli noktalardan biri, ordudaki vergi muafiyeti. OYAK’a bağlı şirketler vergilerini ödemekteyken OYAK’ın kendisi her türlü vergiden (gelir, kurumlar, veraset ve intikal vergileri, damga vergisi) muaf tutuluyor. Ayrıca üyelerin maaşlarından yapılan zorunlu kesintiler sıcak para kaynağı oluşturuyor. Yasa gereği OYAK mallarının devlet malı statüsünde olması haczedilmeyecekleri anlamına geliyor. Harcamalarının bir diğer ayağını bütçe dışı harcamalar oluşturuyor. Ancak burada da gizlilik esas alınıyor. Türkiye’nin askerî harcamaları konusunda, başta NATO olmak üzere çeşitli uluslararası organizasyonların ve (SIPRI gibi) konuyla ilgili uzman kuruluşların web sayfalarında ve yayımlanan yıllık raporlarında Türkiye’nin resmî olarak sunduğu veriler bulunurken, yetkililer bilgileri kamuoyundan ve toplumdan ‘gizli’ tutmak konusunda özel çaba sarf ediyor.

Bilgi Üniversitesi Kamu Harcamaları İzleme Platformu’nun hazırladığı rapora göre, Türkiye hâlâ yüksek askerî harcama yapan ülkeler kategorisinde. Türkiye’nin askerî harcamalarının GSYH’ya oranı 2009 krizinden önce yüzde 2,0 civarında iken, daha sonra rakam yüzde 2,3’e çıkmış. Köy korucu maaşları ise düzenli olarak artış gösteriyor. Bu artışın ne kadarının personel artışıyla ilgili olduğu belli olmadığı gibi köy korucularının kamuya getirdiği yük, maaşlar dışında ödenen sosyal güvenlik primleri ve köy korucuları tarafından kullanılan silahlara yönelik harcamalar bilinmediği için tam olarak hesaplanamıyor. Ancak köy korucularının maaşlarının karşılandığı İçişleri Bakanlığı bütçesinin toplam personel harcaması, 2008 için 942 milyon 341 bin TL iken köy korucularının maaşlarının 331 milyon 246 bin TL olması dikkat çekici.

Bütün kamu kurumlarının harcamaları Sayıştay denetiminden geçerken TSK bundan muaf tutuluyor. Önce 12 Mart’ta, ardından 12 Eylül ve sonrasında yapılan değişikliklerle, askerî malların ve harcamaların denetlenmesi engellenmiş. Sayıştay’ın askerî malları denetlemesine engel teşkil eden bu durum uzun yıllar devam ettikten sonra, AB’ye uyum reformları çerçevesinde bazı değişikliklere uğramış. AB Komisyonu tarafından hazırlanan ilerleme raporları çerçevesinde, 2002 İlerleme Raporu’nda ilk defa savunma bütçesi gündeme gelmiş ve TSK’nın savunma bütçesinin hazırlanmasındaki özerkliği ve askerî amaçlara yönelik bütçe fonları vurgulanmış. Bunun üzerine, Sayıştay Kanunu’na Ek-12’nci madde eklenmiş, TSK’nın elindeki malların denetiminin Genelkurmay Başkanlığı ve Sayıştay’ın görüşü alındıktan sonra Millî Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanacak ve Bakanlar Kurulu’nda kabul edilecek bir yönetmelikle düzenleneceği belirtilmiş. Ancak hem denetimin hem de denetime ilişkin yönetmeliğin ‘gizli’ olmasına hükmedilmiş! Savunma Uzmanı Lale Kemal, TSK Vakfı’na ait 18 şirketin denetlenmediğine dikkat çekiyor. Sayıştay yasasının çıkmadığı; ancak askerî amaçlı denetim yasası çıkmasının beklendiğini ileri sürüyor. 

Ordu içinde yavaş da olsa yaşanan değişim siyasi partilere de yansıyor; MHP ordu içindeki darbeci subayların temizlenmesi çağrısında bulunuyor, CHP ise geçmişe göre askerî bürokrasiye verdiği desteği Kılıçdaroğlu döneminde bir nebze yumuşattı; 27 Mayıs, 28 Şubat ve 27 Nisan’a artık karşı olduklarını söylüyorlar. Buna rağmen Kılıçdaroğlu eski kalıplardan kurtulamıyor; YAŞ kararlarıyla ilgili olarak “Öteden beri askerlerin terfilerinde ve emekli sistemlerinde teamüller var. Kurumları kurum yapan da bu teamüllerdir. Buna siyasetin çok fazla burnunu sokmaması gerekiyor.” diyor. Ordunun kendi başına hareket etmesini istiyor.

AK Parti, işin ciddiyetini anlamış olacak ki bu yıl içinde sivil bir anayasa yerine 26 maddelik bir paket hazırladı. Önce Meclis’ten sert tartışmalar eşliğinde geçen bu paket, Anayasa Mahkemesi engeline takılmadan 12 Eylül’de halkın önüne gidiyor. Tabii birçok isim bu anayasa değişikliğini bile yeterli görmüyor, zaten ‘yeni anayasa’ AK Parti’nin hedefleri arasında duruyor. Diğer siyasi partiler de bu yönde sözler ediyor. Yarbay Şenol Özbek “Anayasada garanti altına almazsan bir şeyin değiştiğini kabul etmeyeceksin. Değişti mi değişmedi mi? Her şey hâlâ yerinde.” ifadelerini kullanıyor. Lale Kemal’e göre bu sürecin sonunda TSK saygın ve güçlü hâle gelecek.  Türkiye gibi bir coğrafyada bulunan ülkede ordunun kendi başına buyruk olması, sivil iradeden kopuk olması geçmişte yaşanan sorunlar göz önüne alındığında yeniden yaşanabilir. O nedenle Türk ordusu tıpkı yargı gibi değişiyor, YAŞ kararları da buna göre şekilleniyor.

 

BAŞKA BİR YAŞ HİKAYESİ

 

Aslında bu yıl Yüksek Askerî Şûra’da (YAŞ) yaşanan olayların bir benzeri 2002’de yaşanmıştı. Ancak bugün konuşulan yetkinin gerçek sahibi sivil müdahalenin aksine o gün de Genelkurmay’ın müdahalesi konuşuluyordu. “İrticayla mücadelede daha iyisi gelmeliydi, gerekçesiyle Özkök’ü istemedim.” diyen Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, kendi görev süresinin uzatılması işi olmayınca veliaht olarak seçtiği Aytaç Yalman’a yatırım yapmıştı. O dönem başbakan Bülent Ecevit’ti. 1998’de Genelkurmay Başkanı olan Hüseyin Kıvrıkoğlu ise 2002’de görevi devredecekti. O yılın ağustos ayındaki YAŞ toplantısında 4 yıllık Kıvrıkoğlu dönemi kapanacak, komutan koltuğuna Hilmi Özkök oturacaktı. Komuta kademesi de yeni komutan ve teamüller çerçevesinde şekillenecekti. Kıvrıkoğlu giderayak hem Özkök’ü hem de Kara Kuvvetleri Komutanı olmasına kesin gözüyle bakılan Edip Başer’i ekarte etmek istiyordu. Kendisinin görev süresinin uzatılması MHP’nin vetosuna takılınca komuta kademesi için planladığı atamalara odaklandı.

Hilmi Özkök’ün terfisini engelleyemeyince etrafını kuşatmakla yetindi. Kişisel husumetlerin de rol oynadığı bir tercihle, Edip Başer’i emekliye sevk etti. Yerine bavulunu toplayıp lojmanını boşaltarak şafak sayan Aytaç Yalman’ı getirdi. Jandarma Genel Komutanı’nın kuvvet komutanlığına kaydırılması, eşine çok az rastlanan bir istisnaydı. Ayrıca Başer sadece en kıdemli orgeneral değil, ilk doktoralı üst düzey komutandı. Başer Irak’ın yanı başındaki 2. Ordu’da görev yapıyordu. Yaklaşan savaşta Kara Kuvvetleri’ne onun komuta edeceği öngörülüyordu. Ve belki hepsinden önemlisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nde en sevilen komutan denilebilecek itibara sahipti. Yeni Genelkurmay Başkanı’yla çalışacağı ekip konusu istişare bile edilmemişti. Kıvrıkoğu’nun müdahalesi istemediği sonuçlar doğurdu. Kişisel hesaplarla liyakat ve hakkın devre dışı bırakılması ordu içinde, bilhassa alt kademelerde soru işaretleri oluşturdu. Teamüller çiğnenerek atanan özel misyonlu komutanların yaptırım gücü zayıfladı. Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde ifade edildiği üzere, kuvvet komutanları ve Jandarma genel komutanının destek verdiği planlar, alt kademelerde yeterli desteği bulamadığı için akamete uğradı.

O dönem YAŞ kararlarına göre Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ve 2. Ordu Komutanı Edip Başer emekli oldu. Genelkurmay Başkanlığına Orgeneral Hilmi Özkök, ondan boşalan koltuğa Aytaç Yalman, onun yerine ise Şener Eruygur geldi.

 

DARBELER ‘YAŞ’ ÇIKTI

 

Türkiye’nin adli sicil raporuna baktığımızda birçok askerî müdahalenin olduğu görülüyor. 27 Mayıs 1960 darbesi bu müdahalelerin çıkışını oluşturuyor. 27 Mayıs’tan sonra yargı, aydın diye sınıflandırılan kesim ve bir siyasi partiyi de yanına alan bu ittifak, etrafta muhalif istemiyordu. Çünkü 1923’te Atatürk’ün ilan ettiğini ‘1. Cumhuriyet’ diye kabul ediyorlardı, 27 Mayıs sonrasına ise ‘2. Cumhuriyet’ diyorlardı. O yüzden 27 Mayıs bir devrimdi, devrimlerin demokratik olması onlara göre beklenmemeliydi, dolayısıyla muhalif ses istenmiyordu. Bu kutsal ittifakta askerî kanat zaman zaman diğerlerine ihtiyaç duymasa da bağ hiçbir zaman tam manasıyla kopmadı. 12 Mart muhtırasının ardından ‘mükemmel bir organizasyon’ diye nitelenen 12 Eylül darbesinde asker hiç kimseye ihtiyaç duymadı. Ancak zaman içinde gücünü kaybetmeye, idareyi sivillere kaptırmaya başladı. Turgut Özal’ın başbakan olduğu dönemde Kenan Evren’e rağmen birçok ‘ilk’ yaşandı. Özal’ın şortluyken askerlerle tokalaşma fotoğrafı, Necdet Öztorun ve Necdet Üruğ’un girişimlerine karşı Necip Torumtay’ı Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna getirmesi bunlardan birkaçıydı. Ancak Özal ile başlayan askerin sivil idare altına girmesine 1990’lı yılların başından itibaren darbeler vuruldu. Asker 27 Mayıs ittifakını yeniden kurup 28 Şubat’ı gerçekleştirdi, postmodern müdahale ile Refah-Yol iktidarını alaşağı etti.  AK Parti’nin iktidarda olduğu 2003-2004 yıllarında ise birçok siyasete müdahale planı yapıldı. Bu girişimler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök tarafından akim bırakıldı. Özkök’ün bu karşı çıkışı şüphesiz münferitti, ordu içinde hükümete diş geçirmek isteyen birçok general vardı.