| REFERANDUM |
Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR), Kürt sorununa ilk temas eden Türkiye İşçi Partisi’nin devamı niteliğindeki bir oluşum. Yöneticileri, PKK ve şiddete rağmen Güneydoğu’yla ilgili makul açıklamalar yapıyor. Oy oranları ile söylediklerinin toplumdaki karşılığı ters orantılı olsa da yıllardır sürdürdükleri mücadeleyi bırakmıyorlar. Partinin başında Diyarbakır Cezaevi’nde 7 yıl işkence gören Bayram Bozyel var. Aynı cezaevinden çıkan birçok isim PKK’nın açtığı yoldan dağa giderken o siyaseti tercih etti. O sebeple PKK’nın saldırılarına karşı çıkıyor, yeni bir anayasa için 12 Eylül’deki referanduma ‘evet’ diyor. Böylece darbenin lideri Kenan Evren’le hesaplaşmanın kolay olacağını düşünüyor. BDP’nin boykot kararının ise aslında ‘hayır’ diyememekten kaynaklandığını söylüyor: “Boykot, utangaçça bir hayırdır. Toplumun değişimden yana eğilimini ve bunu sandıkta kontrol edemeyeceklerini biliyorlar. Bu yüzden daha denetlenebilir bir yöntem olduğu için ‘boykot’ diyorlar.” Bozyel, Aksiyon’un sorularını cevapladı.
-Açılım sürecine bakışınız nasıl?
Türkiye bir değişim sürecinden geçiyor. Bunda Türkiye toplumunun son 30 yılda yaşadığı deneyimlerin etkisi var. Bu değişim aynı zamanda AKP’yi iktidara getirdi. AKP böyle bir değişimin gereklerini yerine getirmekle yüz yüze geldi. Biliyorsunuz Başbakan’ın 2005 yılında, “Kürt sorunu benim sorunumdur, demokrasinin geliştirilmesiyle çözülecektir” şeklinde açıklaması var. Bu bir milat sayılabilir. 2009 başında önce TRT Şeş’in açılması, Cumhurbaşkanı’nın, “Güzel şeyler olacak” demesi, Temmuz 2009’da İçişleri Bakanı’nın başlattığı açılım görüşmeleri... İlk kez Parlamento’da Kürt sorunuyla ilgili özel oturumun gerçekleştirilmesi çok önemliydi. Yine o dönemde Cumhurbaşkanı’nın Irak’ı ziyareti. Bütün bunlar Türkiye’nin Kürt sorununda 80 yıldır izlediği inkârcı politikadan fiilen vazgeçtiğinin somut göstergesiydi. Bu açıdan parti olarak açılım sürecini çok önemsedik.
-Referandumu açılımların devamı olarak mı görüyorsunuz?
Doğrusu, anayasa değişiklik paketini de değişimin devamı olarak görüyoruz. Aslında hükümetten beklenen 2007’de başlattığı anayasa değişiklik çalışmalarını tamamlamasıydı. Her nedense belki kendi iç sıkıntıları ya da göze alamamadan dolayı yeni bir anayasa çalışması rafa kaldırıldı. Ve böyle bir paket hazırlandı. Çünkü bu değişiklik hem Türkiye hem de AKP açısından kaçınılmazdı. O bariyer aşılmadan ne AKP’nin ne başka bir partinin ciddi bir reforma yönelmesi mümkündü.
-Siz ‘evet’ kararını nasıl verdiniz?
Ciddi bir karşı görüş yoktu. BDP ve CHP’den farklı olarak biz hiçbir zaman toptancı düşünce içinde olmadık. Somut adımlara bakarak değerlendirdik AKP politikalarını. Biz tutumumuzu daha paket Parlamento’da görüşülürken belirledik. Çok ciddi rötuşlar olmazsa bu paketi destekleyeceğimizi kararlaştırmıştık. Parti Meclisi’nde evet çalışmasının nasıl yürütüleceğini kararlaştıracağız. ‘Evet’ kampanyası yürütecek partilerle ortak çalışmaya açığız.
-Siz ‘evet’ çağrısı yaparken aynı seçmen tabanına hitap eden BDP’nin boykot kararı, halkı nasıl etkiler?
Türkiye’de etnik, ideolojik, mezhepsel birçok ayrışma var. Bir de bunların üzerinde temel bir ayrışma var, statükocu güçlerle değişimci güçler arasında. Kürt toplumu değişim cephesinde yer alıyor. Yani Aleviler gibi, dindarlar gibi düzenin mağdur ettiği diğer kesimler gibi. Dolayısıyla Kürt toplumu statükodan, baskılardan, işkencelerden geçmiş bir toplum olarak en çok değişim isteyen kesim. Değişikliklerden olumlu etkilenip rahat nefes alacak, kendisini toparlayacak kesim de aynı. Kürt toplumu bütün bu değişimleri olumlu yorumlayıp lehine gelişmeler olarak görmektedir. Fakat ne yazık ki, her zaman toplumun taleplerini öne çıkarmayabiliyor, kendi özel konum ve statülerinden hareketle pozisyon alabiliyorlar. O nedenle BDP’li arkadaşlarımızın referanduma karşı tutumlarının Kürt toplumunun talepleri ile ters düştüğünü düşünüyoruz. Kürtler demokrasiden, şeffaflıktan, militarizmin tasfiyesinden yana. Anayasa değişikliği paketi de buna hizmet eden bir paket.
-Peki, BDP’nin boykotu hayır mı evet mi anlamına geliyor?
Boykot, utangaçça bir hayırdır. Aslında tutumları hayırdır. Öcalan’ın çağrısı da o yönde. Değişikliğe karşı ret cephesi oluşturma yönünde. Toplumun değişimden yana eğilimini biliyorlar, bunu sandıkta kontrol edemeyeceklerini biliyorlar. Bu sebeple daha denetlenebilir bir yöntem olduğu için ‘boykot’ diyorlar. Zaten referandumlara genel olarak katılım düşük olur. Normal koşullarda toplumun yüzde 30, 40’ı referanduma ilgi göstermiyor. Sandığa gitmeme oranını dikkate alarak, ilave taktik avantaj kullanılmak isteniyor. Doğru olmadığı gibi bu bir politikasızlıktır. Bu Türkiye’nin, Kürtlerin önünü açan bir tutum değildir. Değişim süreciyle, ile Kürt toplumunun talepleriyle çelişen bir tutumdur. Bir de MHP ve CHP ile aynı kulvarda görünmeme adına boykota yöneldiler ama nihayette bu sonucu değiştirmiyor. Sebep olacağı hayal kırıklığı ile iyice yalnızlaşacakları için kendilerince ara çıkış olarak boykot kararını buldular.
-Boykotta halkın sandığa gitmesi mi engellenecek?
Partinin militan kesimi bunun gereğini yerine getirecektir, bunda şaşılacak bir durum olmaz. BDP için de MHP için de böyle. Ancak baskı ile sandığa gidilmesini engellemenin şehirlerde çok etkili olacağını zannetmiyorum. Batıdaki Kürtler etkilenmez. Diyarbakır merkez de etkilenmez. El altından baskı mekanizması ne kadar ileri götürülebilir bilmiyorum.
-İnsanlar böyle bir baskıda sandığa gitmeyebilir mi?
Bu çok doğal bir şey. Hiç kimse canını tehlikeye atma pahasına referandum sandığına gitmez. Güvenlik kaygısı her zaman insani ve en temel bir duygudur.
-Şehit sayısı artıyor, hayır oyları için gerilim yükseltilebilir mi?
Bu onların ne kadar risk algıladıklarına bağlı. Şiddetin arttığı atmosferde oyunun kurallarına göre oynanması mümkün değildir. Çatışmanın arttığı, şiddetin yaygınlaştığı atmosferde halkın iradesini sandığa yansıtamayacağı, özgür bir tartışma ortamının olmayacağı çok açıktır. Silaha karşı ancak silahlı güçler mukavemet sağlayabilir. Sivil güçler, vatandaşlar silahlı çatışma ortamında müdahale edecek pozisyonda olamaz. Türkiye’de demokratik mekanizmaların işlemesini engelleme isteği olduğu çok açık. (Çatışma) Çözüm arayışlarını da olumsuz etkiliyor. Siyaseti tıkıyor, halkın özgür iradesinin ortaya çıkmasını engelleyerek demokratik mekanizmaların işlemesini engelliyor. Birçok yönden demokratik siyasetin alanını işgal ediyor. Bu çatışmalar hangi amaçla başlatılmış olursa olsun Türkiye’nin demokratikleşme, normalleşme çabalarına darbe vuran olumsuz bir gelişmedir. Dolayısıyla bunlar Türkiye’ye zaman kaybettirmektedir.
-Bunları halka nasıl anlatacaksınız?
İşin özü şu; Türkiye’de 28 yıldır darbe ürünü bir anayasa var. Sırtımızda bir deli gömleği gibi duruyor. Bu 12 Eylül rejimi ve anayasasıdır ki, PKK’yı doğurmuştur. Binlerce köyün yakılmasına, binlerce Kürdün kaybolmasına, yüz binlercesinin yerini yurdunu terk etmesine sebep olmuştur. Toplum bunu biliyor. Anayasa paketinin içeriği madde madde bilinmese bile toplum Kürt halkına kasteden 12 Eylül ile hesaplaşacağını biliyor. Sorunun kaynağı 12 Eylül askerî darbesidir. Onun kaynağı anayasasıdır. Çözüm de, kurtuluş da bu anayasadan kurtulmaktan geçiyor. Bu referandum sivil bir anayasanın yolunu açacak. Her yerde bunu anlatacağız. Kürt halkının politik gelişmelere ilgisinin Türkiye ortalamasının üzerinde olması da işimizi kolaylaştıracaktır.
-Nasıl kolaylaştırıyor?
Kürt halkı bu sürecin bütün yönlerinden etkilendi. Yargıdaki siyasallaşmanın, kast sisteminin ne demek olduğunu kendi hayatlarından çok iyi biliyor. 12 Eylül mahkemelerinden, partilerinin kapatılmasından, ifade ve düşünce özgürlüğü sıkıntılarından, yargılamalardan, gazete kapatmalardan biliyorlar. Statükonun en önemli kalelerinden birinin yargı olduğunu biliyorlar.
-BDP’nin ‘Evren anayasasına da, Erdoğan anayasasına da hayır’ sloganı tutacak mı?
Hayır, hayır! BDP’li arkadaşlar kendileriyle çelişiyor. ‘Doğrudan Kürt halkıyla ilgili bir madde yok’ diyorlar. Biz biliyoruz ki, Türkiye’de demokrasi Kürt sorunu başta olmak üzere bütün sorunlarla doğrudan ilgili. Mutlaka demokrasiden kastımız, adıyla Kürt sorununu anmak değildir. Partilerin kapatılmasının zorlaştırması, 12 Eylülcüleri koruyan geçici 15. maddenin kaldırılması, direkt Kürt sorunu ile ilgili değildir ama demokrasi yönünde atılan bütün adımlar, yakından ilgilidir. Onun çözümünü kolaylaştıracak sonuçlar doğurur. Sorunu Kürt başlığı altında madde bulunmamasına indirgemek çarpıtmadan başka bir şey değildir. Demokrasi geliştikçe, özgür tartışma ortamı geliştikçe bütün sorunlar gibi Kürt sorununun çözümü de kolaylaşır. Bu arkadaşlar bugüne kadar parlamentoda birçok yasa teklifine evet demişlerdir. Bunların çoğu da direkt olarak Kürt sorunu ile ilgili değildir.
Başbakan gelseydi çözüm önerilerimizi anlatacaktık
-Başbakan parti turlarında yüzde 1’in altında olduğunuz için sizinle görüşmedi.
Türkiye’de siyasetin meşruiyetini sadece alınan oylarla değerlendirmemek lazım. MHP, BDP bu kadar oy alıyorlar; ama Türkiye’nin geleceğine, normalleşme sürecine ne kadar uygun davranıyorlar! Fikirlerin gücü partilerin nicel güçlerinden daha önemlidir. Türkiye geleceğini partilerin oy oranları değil; vizyon, program, ufuk belirler. Bu sürece ilişkin katkımız vardı, ziyaret etselerdi sunacaktık.
-Neler sunacaktınız?
Şu anda AKP’yi de içine alan demokrasi ve değişimci güçlere karşı bir tuzak geliştiriliyor. Militarizmin dili daha çok hâkim kılınmaya çalışılıyor. Sınır ötesi operasyon, OHAL çağrıları ile demokrasi dışı yöntemlerle bir yandan demokrasinin altı oyulurken AKP’nin de altını oymaya çalışıyorlar. Demokrasi için, Kürt halkı için olduğu kadar bu durum AKP için de ciddi bir tuzaktır. Öncelikle Başbakan’ın bu tuzağa karşı uyanık olmasını söylerdik. Şiddet söylemlerine teslim olmamasını, uzlaşma adına teslim olmamasını önerirdik. Son dönemde güvenlik kaygıları çok ön plana çıktı. Demokratik açılımda düşünülen adımlardan çok güvenlik öne çıktı. Hükümetin tümüyle bu tuzağa düşeceğini zannetmiyorum. Demokrasi de AKP de büyük zarar görür. İkincisi, Kürt halkının demokratik temel hakları hiçbir koşulda pazarlık konusu olmaz. Şiddetin sonlandırılmasına endekslenemez. Hakları pazarlık konusu yapmak, demokratik bir çözüm dili olamaz. PKK ve şiddet ortamından bağımsız olarak, Kürt sorununda daha seri adımlar atıp demokratikleşme konusunda daha kararlı durmasını isterdik. Kürt halkı Türk halkının sahip olduğu bütün haklara sahip olsun istiyoruz. Tam eşitlik sağlanmalı. Türkiye’nin sınırlarına dokunmadan, iç idari ve siyasi yapısını Türkiye’nin çokkültürlü, etnisiteli gerçeğine göre yeniden yapılandırmak. Bu nasıl olur, bizim bir federal çözüm önerimiz vardı.
-Bu öneriniz olmazsa olmaz öneri mi?
Hayır, bu bir dayatma değildir. Bu tartışılır, demokratik özerklik tartışılır, kültürel haklar tartışılır, bütün bunlar tartışmaya açıktır. Bunların bir zaman sorunu olduğunu biliyoruz. Altı ayda çözüm gelmesi elbette kolay değil. Ama bu sorunların çözümünü sağlayacak temel adımlar atılabilir. Şiddeti durdurmak için, PKK’nın söylemlerini boşa çıkarmak için çok güçlü dönüşümler sağlamazsanız, dağa çıkışın sebeplerini ortadan kaldırmazsanız, sorunları çözemezsiniz.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||