| KAPAK |
12 EYLÜLCÜLER YARGILANABİLECEK Mİ?
Anayasa değişiklikleriyle ilgili tartışmaların düğümlendiği noktalardan biri 12 Eylül darbecilerinin yargılanıp yargılanamayacağı hususu. Aslında ferdî hakların gelişimi ve bu konudaki kazanımların ön planda olması gerekiyor. Ancak bilhassa muhalefet, tartışmanın ‘12 Eylül’e yargı yolu’ üzerinden yapılmasını istiyor. ‘Güçlü olduklarını düşündükleri alanda mücadeleyi kabul etmek’ diye düşünebiliriz. Zaman aşımından dolayı yargılamanın imkânsız olduğunu ve AK Parti’nin milleti aldattığını ileri sürüyorlar.
Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasına hiç tartışmasız ilerleme diyebiliriz. En azından psikolojik bir kazanım. Fakat bununla sınırlı değil, darbe yönetiminin icraatları için yargılama imkânı getiriliyor. ‘Zaman aşımı dolmuyor’ diyen çok sayıda saygın hukukçu var. Suç sayılan fiil, 12 Eylül 1980 tarihinde başlayıp bitmiş değil; temadi edişi söz konusu. Darbeciler bile Anayasa’nın geçici 15. maddesine “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde” ibaresini koymuş. Yani 24 Kasım 1983’e kadar devam eden cunta yönetimi sırasında işlenen suçlarla ilgili zaman aşımı henüz dolmuyor. Yaklaşık üç yıllık süreye sahibiz.
Mesela 1402’likler diye bildiğimiz Genelkurmay’ın açıklamasına göre yaklaşık 5 bin kişi, 1983 yılında yargısız infazla kamu görevinden atıldı. Mağdur edilenler, darbe döneminin sona ermesiyle yıllar sonra bazı hakları iade edilmiş olsa bile tazminat davası açabilir. Yine askerî cezaevlerinde işkenceye maruz kalanlar için 12 Eylül günü değil, suçun işlendiği tarih esas alınacaktır. 12 Eylülcülerin yargılanmasından sadece 5 cuntacı generali de anlamamak gerekiyor. Asker ve sivil bürokrasi içinde suça bulaşmış binlerce kişi anayasanın koruması altındaydı. Değişiklikler kabul edildiğinde koruma kalkanının altındaki dönemin bütün bürokrasisi yargılanabilecek.
Doç. Dr Mustafa Şentop daha ileri bir tez ortaya atıyor: “Zaman aşımı süresi, hukuken yargılama mümkün olduğu süre içinde işler. Hukuken yargılama yapılmasına engel bir durum varsa, zaman aşımı da işlemez. Zaman aşımının temel mantığı budur. Geçici 15. madde başlı başına bir yargılama engelidir; bu hükmün yürürlüğe girmesinden itibaren zaman aşımının işlemesi durmuştur; madde yürürlükten kalkınca zaman aşımı tekrar işlemeye başlar.” Şentop’un tezlerini yasama dokunulmazlığı ile örneklendirebiliriz. Anayasa, milletvekillerine sağlanan yasama dokunulmazlığı süresi içinde zaman aşımının duracağını, parlamenterliğin bitmesiyle tekrar başlayacağını öngörüyor. Şentop, 15. maddeyi af olarak görenlere de karşı çıkıyor: “Yanıldıkları birkaç nokta var. Birincisi, geçici 15. madde sadece ceza hukuku anlamında bir af içermiyor; hukuki sorumlulukları da yargılama alanı dışında bırakıyor. Hukuki sorumlulukların affı nasıl mümkün olabilir? Devlet, belki kamu görevlilerinin tazminat sorumluluğunu kendisi üstlenebilir; ama bütünüyle tazminat taleplerini ortadan kaldıran, yani vatandaşın talep edeceği tazminatlar için bir af hükmü getiremez.”
Şentop ayrıca, 1982’de yürürlüğe giren anayasanın ileriye dönük bir yıl daha sorumsuzluk öngördüğüne dikkat çekerek, ‘peşin af’ olmayacağını vurguluyor: “En önemli konu, geçici 15. maddenin içeriğiyle ilgili. Bir af hükmüyse, hangi dönemi kapsamaktadır? Bu konuda konuşanlar bir inceliği dikkate almıyor. Söz konusu madde, ‘12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde’ işlenmiş olan bütün fiillerle ilgili yargılama engeli getirmektedir. Yani, 1983 Kasım’ının sonlarına kadar… Peki, bu madde ne zaman yürürlüğe girmiştir? 6 Kasım 1982. Hangi af kanunu, yürürlüğe girdiği tarihten sonraki bir sene içinde işlenecek suçlar için peşinen af hükmü getirebilir?”
Doç. Şentop, yasama yetkisini tek başına kullanan cuntanın af çıkarmak istese bunu yapabileceğini; ancak yargı muafiyetini tercih ettiğini hatırlatıyor. Cuntanın düşünmediğini düşünenler var, yani.
PAKET FERDÎ HAKLARKONUSUNDA NE GETİRİYOR?
Pozitif ayırımcılık
Anayasa’nın eşitliği düzenleyen 10. maddesi “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.” diyor. Bu, pozitif ayırımcılıkla gözetilmesi gereken kitleleri mağdur ediyordu. İnsani kaygılarla yapılan düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi (AYM) veya Danıştay’a takılıyordu. Yeni düzenleme kadın erkek eşitliği fıkrasına eklediği cümleyle kadınlara ve yeni yazdığı fıkra ile ‘çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle malul ve gaziler’ için pozitif ayırımcılık yapılmasını mümkün kılıyor.
Bu madde, AYM’nin ‘başörtülü öğrencilere öğrenim hakkı getiriyor’ diye iptal ettiği değişiklikle de gündeme gelmişti. Anayasa değişikliğine şekil yönünden bakması mecburi olan AYM, bırakın şekli, esası bile aşan bir niyet denetimiyle maddeye eklenen ibareyi iptal etmişti. İptal edilen ibare şöyleydi: “...ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorundadır.”
Özel hayatın gizliliği
İlgili 20. maddeye eklenen fıkra ile kişisel verilerin korunması anayasa güvencesine kavuşuyor. Daha anlaşılır ifadeyle fişlemeler anayasal suç hâline getirilecek ve başta güvenlik bürokrasisi, kişisel bilgileri keyfî biçimde toplayan ve kullananlar cezalandırılacak.
Fişleme konusunda Türkiye’nin dosyası kabarık. Özellikle 28 Şubat sürecinde ve sonrasında Türkiye’de neredeyse fişlenmeyen kesim ve insan kalmadı. Öyle ki, askerî lojmanlara giden temizlikçi ve bakıcı kadınlar hakkında bile fişler tutulduğu ortaya çıktı. Bunların bir kısmı basına yansımasına rağmen sorumlular hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Anayasa değişikliği ile fişlenen kişiler, hakkını yargı yoluyla arayabilecek. Hatta isteyenler, şüphelendiği yerlerde kendisiyle ilgili bilgi toplanıp toplanmadığını sorabilecek. Hukuka aykırı bir durum varsa silinmesini sağlama hakkı elde edecek.
Seyahat özgürlüğü
Yurt dışına çıkışlar ancak hâkim kararıyla sınırlanabilecek. Mevcut düzenleme özellikle iş adamları için kâbus niteliğindeydi. Bir iş adamı küçük hissedarı olduğu bir şirketin komik sayılabilecek vergi borcu yüzünden idari kararla sınır kapılarından döndürülebiliyordu. Çıkış yasağı, vergi ve il özel idareleri ile belediyelerin talepleri doğrultusunda emniyet tarafından uygulanıyordu. Anayasa değişikliği gerçekleşince mahkeme kararı olmadan çıkış yasağı konulamayacak.
Çocuk istismarı ve şiddete karşı güvence geliyor.
Çocuklarımızın, yani gelecek nesillerin sağlıklı yetişmesi açısından çok önemli bir konu. Sadece terör olayları ve sanal ortamda çocukların kullanılması konularında adım atılması bile hayati rol oynayacak ki, ilgili maddenin alanı bu iki konudan çok daha geniş.
Mesela terör örgütünün toplumsal olaylarda kullandığı 4 bin civarındaki çocuk aylarca cezaevinde kaldıktan sonra yapılan düzenleme ile geçen hafta cezaevinden çıktı. Oysa bu çocukların terör odaklarının eline geçmeden önce tedbir alınması gerekiyor. Değişiklik, tedbir müessesesinin işletilmesini anayasal güvence altına alıyor.
Geçen hafta yayımlanan bir istatistiğe göre, Avrupa’da (Türkiye dâhil) 2003’ten bu yana internet üzerinden yapılan çocuk istismarı yüzde 149 oranında arttı. Telefone Arcobaleno isimli kuruluşun verdiği rakamlar çarpıcı: İnternette 20 milyar online hareket, 36 bin 149 çocuğa ait 1 milyon 700 bin istismar ve zülüm görüntüsünün dolaşımına sebep oldu. Bu çocukların yüzde 42’si 7 yaş, yüzde 77’si 9 yaşın altında. İnternette resimleri yayımlanan çocukların sadece yüzde 1’i tespit edilebildi. Bu rakamların ne kadarı Türkiye’yi ilgilendiriyor henüz bilinmiyor; ancak Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı bu konuda kapsamlı bir çalışma başlattı. Anayasa değişikliği, gelecek nesillerin sanal ve fiilî istismardan korunması için de devlet kurumlarına sorumluluk yükleyecek.
Çalışma hayatıyla ilgili iyileştirmeler
‘Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz’ hükmü kaldırılarak çalışanların hem işveren hem de sendikalara karşı pazarlık gücü yükseltiliyor. Çalışanlar tek bir sendikaya mecbur kalmaktan kurtuluyor.
Uzun mücadeleler sonunda sendika kurma hakkını elde eden kamu çalışanları (memurlar), yeni düzenlemeyle toplu sözleşme imkânına kavuşuyor. Mevcut uygulamada memurlar sadece toplu görüşme yapabiliyor ve son sözü Bakanlar Kurulu söylüyor. Değişiklikle memurlar da artık toplu sözleşme yapabilecek. Anlaşmazlık durumunda ise son sözü memurların temsilcilerinin de içinde bulunduğu Kamu Görevlileri Hakem Kurulu söyleyecek. Önemli bir nokta da toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere de yansıtılacak olması.
Grev hakkı verilmemiş olması bu kazanımdan feragat edilmesini makul kılmıyor. Mevcut duruma göre kıyas kabul etmeyecek bir ilerleme olduğu muhakkak. Ayrıca uyarma ve kınama gibi disiplin cezaları da yargı denetimine açılıyor ki bu, memurun kariyerinin, amirin iki dudağı arasından kurtulması anlamına geliyor.
Yine 54. maddedeki iki fıkra iptal edilerek grev ve lokavt hakkı çalışan lehine genişletiliyor, siyasi amaçlı grev meşru hâle geliyor: “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur. Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.”
Kamu denetçiliği kurumu
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlı olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu, idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceleyecek. Herkes kamu denetçisine başvurma ve bilgi edinme hakkına sahip olacak. Aslında yasama kadar denetleme kurumu da olması gereken Parlamento ilk defa bu denetim hakkını Meclis çalışmaları dışında elde edecek. Batı’da ‘ombudsmanlık’ veya ‘halkın avukatlığı’ gibi isimlerle anılan mekanizma, idarenin mağdur ettiği vatandaş için verimli hak arama kapısı hâline gelecek.
İdarenin işlem ve eylemlerinin denetim sınırları mevcut anayasada var olmakla birlikte yüksek yargı tarafından ihlal ediliyordu. Kanunlara uygunluk dışında yerindelik denetimine girişiliyordu. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin amblemine karar vermek, şehir içi taşıma ücretlerini belirlemek ve YÖK’ün meslek lisesi ve imam hatiplerle ilgili katsayı tercihine müdahale etmek akla ilk gelenler. “Hiçbir surette yerindelik denetimi yapılamaz” düzenlemesiyle yüksek yargıya sınırları hatırlatılıyor.
Seçme ve seçilme hakkına yönelik en büyük ihlal kalkıyor.
84. maddenin son fıkrası iptal edilerek milletvekillerinin AYM tarafından ihracı önleniyor. Partinin kapatılmasına eylem ve beyanlarıyla sebep olan vekiller, Yüksek Mahkeme tarafından parlamenterlikten düşürülemeyecek. Bu, hem vekiller hem de seçmenleri açısından önemli bir adım. En son, partileri (DTP) kapatılan Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un vekilliği düşmüştü.
YARGIDAKİ ‘YÜKSEK HEGEMONYA’ KIRILACAK
YAŞ mağdurlarına yargı yolu açılıyor
Pakette yargıyı ilgilendiren önemli düzenlemeler var. Anayasa’nın 125. maddesinde yapılan değişiklikle YAŞ kararları yargı denetimine açılıyor. Bugüne kadar 1655 subay ve astsubay YAŞ kararlarıyla ordudan atıldı. Yargı yolu kapalı olan kararların gerekçesi ‘disiplinsizlik ve irticai faaliyet’ diye gösterildi. Ancak disiplinsizlik ve irticai faaliyetlerin neler olduğu hiçbir zaman açıklanmadı. Hakkını arayamayan subay ve astsubayların hayatı karardı. Üstelik dolaylı yollardan başka bir işte çalışmaları engellendi, bu durum çoğunun aile düzenini bozdu. Kendisi de bir YAŞ mağduru olan Prof. Dr. İskender Pala, ‘İki Darbe Arasında’ isimli kitabında ordudan atılma sürecini ve sonrasında yaşadıklarını detaylarıyla anlatıyor.
Hukuk ‘iyi çocuklar’ için de işleyecek
Askerlerin sivil mahkemede yargılanması hukuk kurallarının sağlıklı işlemesi açısından son derece önemli. Zira askerî mahkemelerde, komutanlar aynı zamanda hâkim ve savcıların sicil amiri konumunda. Bunun ne gibi yanlış kararlara sebebiyet verdiğini anlamak için Şemdinli davasına bakmak yeterli. Şemdinli’deki Umut Kitabevi bombalanmasına karıştıkları gerekçesiyle Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş 39,5’er yıl hapis cezası almıştı. İtirazın ardından dosya Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay’ın kararı görev yönünden bozması üzerine dava askerî mahkemeye gitti. Burada, üç sanık da ilk celsede (Aralık 2007) tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Haziran 2009’da CMK’nın 250’nci maddesinde yapılan değişiklikle davanın yeniden sivil mahkemede görülmesinin yolu açıldı. Müdahil avukatlar dosyanın sivil mahkemeye gönderilmesini talep etse de askerî hâkim, askerî savcının sözlü mütalaası doğrultusunda bu isteği reddetti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın Ali Kaya için “Tanırım, iyi çocuktur.” demesi tartışma konusu olmuştu.
Anayasa’nın 145. maddesinde yapılan düzenleme ile askerî mahkemelerin görev alanı, askerlerin yine askerler aleyhine işlediği suçlarla sınırlandırılıyor. Devletin güvenliğine ve anayasal düzene karşı işlenen suçlara ait davalarsa her şartta sivil mahkemelere bırakılıyor. Sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmasına ise savaş hâli dışında son veriliyor.
Aynı maddede askerî yargı organlarının işleyişi, hâkim ve savcıların görev ve özlük işleri ile bağlı bulundukları komutanlıkla ilişkilerini anlatan fıkradan ‘askerî hizmetin gereklerine göre düzenlenir’ ifadesi çıkarılıyor, sadece ‘mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatına göre düzenlenir’ ifadeleri bırakılıyor. Bu düzenleme de askerî yargıda bağımsızlığı temin etmek için önemli bir adım kabul ediliyor. Yani, askerî hâkim ve savcılar, kararlarını emir komuta zinciri etkisinde kalmadan, sicil sıkıntısı yaşamadan verebilecek.
Yüksek Mahkeme’ye halkın iradesi yansıyacak
Anayasa’nın 146. maddesinde yapılan değişiklikle Yüksek Mahkeme’nin üye sayısı değişmekle kalmıyor, milletin iradesinin de bu kurumda temsili sağlanıyor. 17 üyeden 3’ünü TBMM seçecek (Sayıştay Genel Kurulu’nun gösterdiği 6 adaydan ikisi. Baro başkanları arasından gösterilecek 3 adaydan biri). Cumhurbaşkanının doğrudan seçeceği üye sayısı 3’ten 4’e çıkarılıyor; ancak kendi seçtikleriyle beraber Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve YÖK’ün göstereceği adaylardan belirleyeceği üye sayısı toplamda 15’ten 14’e düşürülüyor. Mevcut düzenlemede asil 11 ve yedek 4 üyenin tamamı cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor.
TBMM’nin üye seçmesi yargının siyasallaşacağı eleştirilerine sebep olsa da bu gerçeği yansıtmıyor. Kaldı ki, Meclis seçeceği üyeleri doğrudan kendisi belirlemiyor; ancak bu bile Türkiye için önemli bir demokratik adım sayılıyor. Anayasa mahkemeleri, aldıkları kararlar gereği yarı siyasal, yarı yargısal bir yapı olarak görülüyor. Zaten Batı ülkelerinin çoğunda parlamentolar bu mahkemelere doğrudan üye gönderiyor. Mesela Polonya’da 15 üyenin tamamı, Almanya’da 16 üyenin yarısı, Portekiz’de 13 üyenin 10’u, İtalya’da 15 üyenin 5’i Meclis tarafından seçiliyor. 1961 Anayasası’na göre de 20 üyeden 7’si TBMM’ce seçiliyordu. Düzenleme ile üyelik süresi de 12 yılla sınırlanıyor. Şimdiki hâlde, üyeler seçildikten sonra 65 yaşında emekli olana kadar değişmiyor.
Meclis iradesinin Yüksek Mahkeme’de temsil edilmesi alınacak kararlar noktasında önem arz ediyor. En azından Meclis’in seçtikleriyle cumhurbaşkanının (halk tarafından seçilecek) doğrudan belirlediği üyeler, millî iradeyle dolaylı da olsa irtibatlanmış olacak. Hâlbuki Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar aldığı birçok karar ne halkın vicdanında kabul gördü ne de hukukçular nezdinde itibar buldu. Yakın zamanda AK Parti ve Demokratik Toplum Partisi (DTP) hakkında verdiği kararlar bunun somut örnekleri. Yine dünyanın hiçbir ülkesinde uygulanmayan üniversitelerde başörtüsü yasağını sonlandıran anayasa değişikliğinin iptali toplumun tepkisini çekmişti. 411 milletvekilinin ‘evet’ dediği düzenleme, 9 yargıcın oyuyla iptal edildi. Başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun ve anayasa maddesi bulunmamasına rağmen Anayasa Mahkemesi 20 yıldır bunu dayatıyor.
Yüksek Mahkeme ile ilgili başka bir yenilik bireysel başvurulara açılması. Bu, kişisel hak ve özgürlüklerin peşinde koşan her vatandaşı ilgilendiren bir yenilik. Normal mahkemelerde hakkını alamadığını düşünen bir kişi, yüklü para gerektiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yerine Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edebilecek. Uygulama, Türkiye’nin adil olmayan kararlar sebebiyle AİHM tarafından milyonlarca dolarlık cezalara çarptırılmasının da önüne geçecek (Avrupa mahkemesindeki 120 bin davadan 13 bini Türkiye’ye ait. Mahkûmiyet açısından Türkiye Avrupa Konseyi’nin birincisi).
HSYK demokratik bir yapı kazanıyor
Yargıda en çok eleştiri alan kurumların başında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) geliyor. Kurul yapısı ve uygulamalarıyla hegemonik bir hüviyet kazanmış durumda. YAŞ’ta olduğu gibi HSYK kararlarının da yargıya götürülememesi, toplantı gündemini adalet bakanının belirlemesi, bakanlık müsteşarının katılmaması durumunda toplantı yapılamaması, ilk derece hâkim ve savcıların kurulda temsil edilememesi gibi sebeplerden ötürü kurul hep eleştirilerin odağında oldu. Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişiklik en başta bu eleştirileri karşılıyor. Adalet bakanı ve müsteşarı yine kurulun üyesi oluyor; ancak etkileri öncekine göre sembolik düzeye indiriliyor. Bakanın kurulla ilgili çoğu yetkisi elinden alınırken, müsteşarın konumu diğer üyelerin seviyesine indirilerek dairelerden birinde çalışması öngörülüyor. Bakanın bulunması sadece kurulun millete karşı sorumluluğunu unutmaması esasına dayanıyor.
Kayda değer yeniliklerden biri kurulun kast sistemini andıran yapısını değiştirecek olması. Mevcut durumda HSYK üyelerini Yargıtay ve Danıştay üyeleri seçiyor, sonra da HSYK, bu iki kuruma seçilecek üyeleri belirliyor. İşte birbirini besleyen bu yapı değişiyor ve kurul sağlıklı, demokratik, hukuki bir kimliğe kavuşuyor.
Kurulun üye sayısı 12’den (7 asıl, 5 yedek) 34’e (22 asıl, 12 yedek) çıkarılıyor. Bu 34 üyenin 10’u Yargıtay ve Danıştay genel kurulları tarafından doğrudan seçilecek, 16’sı birinci kademe hâkim ve savcılar tarafından, 2’si Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu’nca, 4’ü de cumhurbaşkanı tarafından seçilecek.
Böylelikle 10 binden fazla hâkim ve savcı kendisini yöneten kurulda temsil hakkı kazanıyor. İlk derece mahkemelerinde görev yapan hâkim ve savcıların meslek ve özlük haklarıyla ilgili her şey yüksek kurulun iki dudağı arasında. Bu da mahkemelerde verilen kararları doğrudan etkiliyor.
Aslında HSYK’nın aldığı tartışmalı kararlar her şeyi anlatıyor. Sadece birkaçını hatırlamak bile bunun için yeterli olabilir. 12 Eylül darbecileri hakkında iddianame hazırlayan Adana Savcısı Sacit Kayasu, 2003 yılında HSYK tarafından meslekten atıldı. 2008’de AİHM’de haklılığı tescillenen (Türkiye 41 bin avro ceza aldı) Kayasu, avukatlık hakkını bile iki yılda zor aldı. Şemdinli İddianamesi’ni hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya da aynı akıbete uğradı. Üstelik Sarıkaya’nın hazırladığı iddianame mahkemece kabul edildi, sanıklar 39,5 yıla mahkûm oldu. İşin hazin tarafı Sarıkaya ileri sürüldüğü gibi Büyükanıt hakkında iddianame hazırlamamış, kendisine gelen belgeleri tefrik ederek Askerî Savcılığa göndermişti. Kaldı ki, hazırlasaydı da bu cezalandırılmasını haklı gösteremezdi. Erzurum özel yetkili savcıları ise hükümeti yıkma planlarına destek verdiği gerekçesiyle Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’i tutukladığında karşısında HSYK’yı buldu. Cihaner’i tutuklayan savcılar görevden alınırken, Cihaner ‘şüpheli, sanık’ sıfatlarına rağmen özel çabalar sonucu görevine iade edildi.
‘Yüksek Mahkeme CHP’nin aynası’
Anayasa değişikliği ile yargının siyasallaşacağı iddia ediliyor. Oysa araştırmalar gösteriyor ki yüksek yargı organları zaten fazlasıyla siyasallaşmış durumda. İtirazlar daha çok bu düzenin bozulacak olmasından kaynaklanıyor. Ceren Belge isimli bir araştırmacının yaptığı inceleme Anayasa Mahkemesi ile CHP arasındaki ilişkiyi ortaya koyması bakımından çarpıcı. Eylül 2006’da ‘Law & Society Review’da yayımlanan araştırmaya göre, Anayasa Mahkemesi, kurulduğu tarihten itibaren hep CHP’nin aynası olmuş. CHP sola kaydığında solcu, statükoculuğa kaydığında statükocu kararlar vermiş. Mesela, 1971 sonrası kararlar Bülent Ecevit ve ‘ortanın solu’ anlayışına yatkın. Çünkü o dönemde CHP-ordu ilişkisi sarsılmış, CHP militarizmi reddetmiş. Aynı CHP, 1978’de sıkıyönetim ilan ettiğinde kararlar hemen ince ayardan geçmiş. CHP’nin Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SDHP) döneminde ise mahkeme, Güneydoğu siyasetinin hukuk dışı unsurlarını denetlemeye yatkın olmuş. Yani SDHP, 1991’den itibaren antiterör kanunlarını götürdüğünde, mahkeme, ‘antiterör önlemi’ kisvesi altında insan haklarını ihlal eden pek çok yasayı iptal edebilmiş. Fakat Kürt toplumunun temsilcileri olan partilerin açtığı davalarda aynı korelasyon gözlenmemiş. Üstelik, neredeyse aynı davayı CHP açtığında başka, Kürt temsilcisi partiler açtığında başka karar vermiş.
Hukukçu Dr. Öykü Didem Aydın, Belge’nin araştırmasına hak verirken AYM’nin son kararının da bunu kanıtladığını ifade ediyor. Aydın’a göre AYM’nin referendum kararı yine CHP’ye endeksli alınmış: “CHP’deki değişimin ne yöne evrileceği tam olarak belli olmadığı için mahkeme iki arada bir derede karar verdi. Yani bu karar ‘siyaseti ferahlatıyorum, önünü açıyorum’ kararı olmaktan ziyade ‘du bakalım CHP’deki dönüşümden ne çıkacak’ kararı olabilir.”
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||||