|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
TERÖR

Sözün bittiği yer!

19 Temmuz 2010 / HIDIR ALA
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, son terör saldırılarını yorumlarken, Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimi’ni uyarmış ve “Artık sözün bittiği yerdeyiz.” demişti. Oysa, sözü ve duyguları sükûta erdiren bambaşka bilgiler ortaya çıkıyor...

 

Acı ama gerçek! PKK baskınlarının ardından ortaya çıkan ‘ihmal’ haberlerine artık kimse şaşırmıyor. Nasıl şaşırsın! Son 3 yılda ağır kayıplar verdiğimiz bütün saldırıların öncesinde ihbar ve istihbarat mekanizmasının çalıştığını, buna karşın her defasında tedbir zafiyeti gösterildiğini öğreniyoruz. Dağlıca, Kemah, Aktütün, Reşadiye, İskenderun, Gediktepe kelimeleri de sadece ilçe veya karakol isimlerini hatırlatmıyor artık. İhmal ve zaafın bizzat yaşandığı yerler buralar.

Bir de ihmal ve zaaf sınırlarını aşan hadiseler var. Mesela, geçen yıl Hakkâri Çukurca’da 7 askerimizin şehit düşmesine yol açan mayın patlaması… Olayın ardından mayınların PKK tarafından döşendiği açıklandı. Fakat iki generalin ortaya çıkan ses kaydından öğrendik ki, mayınlar bizzat 20. Jandarma Tugay Komutanı Tuğgeneral Z.E. tarafından döşenmişti.

Bu olay şaşkınlık katsayımızı olabildiğince yukarı çekmişken, öyle haberler çıkıyor ki, duygular adeta sükût ediyor. Geçen hafta Bugün gazetesinin ‘İşte ihanet’ manşetiyle yayınladığı haber uzun uzun düşünmeyi gerektiriyor. İddialar çok ciddi, dolayısıyla bir kez daha tekrarlanmayı hak ediyor.

2007’de yaşanan olayın başrollerinde iki havacı subay var: Pilot Üsteğmen Fırat Ç. ve Pilot Yarbay Selami Selçuk Ç. 10 Ekim’de Ankara’daki sabit telefondan yarbayın kullandığı GSM numarasını arayan üsteğmen, PKK’lıları tespit etmekle görevli Heronlardan şikâyetçi oluyor ve ‘adamlarımız’ dediği PKK’lıların çok zayiat verdiğinden yakınıyor. Önerdiği çözüm ise “Ya Heronları düşürün ya da koordinatlarını değiştirin!” Üst rütbeli subayın cevabı daha manidar: “Bir çaresine bakarız!” Okuduklarına inanamayanlar için daha açık ifade edelim; Heronlar, PKK’lı teröristleri takip ediyor ve verdiği istihbarat doğrultusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait birlikler operasyon düzenliyor. Yine TSK personeli iki subay ise bundan rahatsızlık duyup operasyonları durdurmanın planlarını yapıyor.

Gazetenin haberinde planın işleyip işlemediğinden bahsedilmiyor; fakat neticenin ne olduğunu yıllardır operasyonlara katılan askerlerin anlattıklarından çıkarmak mümkün. Kısa süre önce bir şehit babası oğlunun telefonda söylediklerini gözyaşları içinde şöyle naklediyordu: “Oğlum bana, teröristleri sıkıştırdıklarını; ama onlarla çatışmaya girmelerinin engellendiğini anlatıyordu.” Şehit askerin sözlerini afakî ya da duygusal bulanlar olabilir. Ya Emekli Tuğgeneral Osman Pamukoğlu’nun itiraflarına ne demeli! Pamukoğlu, Sky Türk Televizyonu’nda yayınlanan ‘Kan Uykusu’ isimli programda 93 yılında yaşadıklarını anlatmıştı. Emrindeki birliklerle İran sınırları içinde 350 kişilik PKK’lı terörist grubu sıkıştıran Albay Pamukoğlu, Ankara’dan gelen emir doğrultusunda tek kurşun atmadan geri çekilir. Olayın asıl vahim yanı daha sonra gelişir. İran yönetimi Türkiye ile başını derde sokacağı gerekçesiyle PKK’lılara bölgeden çıkması için baskı yapar. Bunun üzerine 150 terörist Türkiye’ye girerek bir karakolumuza saldırır. Bilanço ağırdır: 15 şehit.

2007’ye gelelim. Üsteğmen Fırat Ç’nin operasyonların durdurulması talebinden tam 11 gün sonra Türkiye acı bir haberle sarsılır. Dağlıca karakolunu basan teröristler 13 askerimizi şehit ederken, 8’ini rehin alır. Maalesef bu saldırının da ihbarı alınmış ve hiçbir hazırlık yapılmamıştır. Taraf gazetesi bu gerçeği 24 Haziran 2008’de kamuoyuna duyurdu. Dağlıca baskını, Jandarma İstihbaratı tarafından 9 gün önce Genelkurmay Başkanlığı’na gizli bir raporla bildirilmişti. Elbette 14 yıl arayla yaşanan iki olayın taşıdığı benzerlikler çok ilginç. Fakat asıl ibret verici yanı, olayların nasıl olup da her defasında teröristler lehine gelişiyor olması.

İbretlik hadiseler silsilesi bunlarla sınırlı değil. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Üsteğmen Fırat Ç. ile Yarbay Selami Selçuk Ç’nin konuşmalarını tespit edip ‘suç delili’ olarak Genelkurmay Başkanlığı’na iletiyor. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, askerî soruşturma başlatılması için emir veriyor. Askerî Savcı Naci Dalkılıç, söz konusu isimlerin İP/Karargâh Evleri soruşturmasında da şüpheli olarak geçtiğini tespit edince, yetkisizlik kararı veriyor. Dosya Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde görevli Hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok’un önüne geliyor. Ancak Üçok, dava dosyalarını birleştirmiyor ve ayrı bir dava olarak gördüğünü Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bildiriyor. Daha önce Karargâh Evleri soruşturmasını kararttığı iddiasıyla Ergenekon davasında ifade veren Üçok’un Temmuz 2009’a kadar ses kaydıyla ilgili yalnızca Üsteğmen Fırat Ç’yi tanık sıfatıyla dinlediği ve bir gün nezarette tuttuğu ileri sürülüyor. Davanın seyri Üçok’un, ‘sahte çürük raporu temin eden bir çeteye üye olmak’ suçlamasıyla tutuklanması üzerine değişiyor. Üçok’un yerine atanan Hakim Albay Hakan Özbek, davanın sanıklarından birinin amiral olması ihtimaline binaen mevzuat gereği dosyayı Genelkurmay Askerî Savcılığı’na gönderiyor. Bir başka yetkisizlik kararı Nisan 2010’da Genelkurmay Askerî Savcılığı’nda görevli, Hâkim Binbaşı Yaşar Yüce tarafından veriliyor. Bu kez gerekçe, amiralin kimliğinin belirtilmemiş olması.

İhtilafın çözülebilmesi için dosya, Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Adalet İşleri Başkanlığı’na intikal ettiriliyor. MSB’nin bu konudaki kararı daha öncekiyle aynı oluyor; dosyaya Genelkurmay Askerî Savcılığı’nın bakması gerektiği vurgulanıyor. Bu sırada Karargâh Evleri soruşturmasında Yarbay Selami Selçuk Ç. ile ilgili bir gelişme yaşanıyor. MİT’in ‘gizli belge’ statüsünde gerekli birimlere ilettiği İP/Karargâh Evleri raporu, yarbayın bilgisayarından çıktığı için tutuklanmasına karar veriliyor. Ancak avukatların itirazı neticesinde, Genelkurmay Askerî Mahkemesi Hâkimi Albay A. Rıza, sanığı tahliye ediyor.

Bütün bu olaylar yaşanırken şüphelilerin görev yaptığı birliklerde bazı dedikodular dolaşmaya başlıyor. Üstlerine mektup yazan bir personelin ifadeleri olayın boyutunu gözler önüne seriyor: “PKK’lı olan Üsteğmen Fırat Ç. birliğimizde huzursuzluk sebebidir. Birçok kişi Heronların PKK’lılarca düşürülmesi için casusluk yapmaktan Üsteğmen Ç. hakkındaki soruşturmadan haberdar. Aramızdaki bu haine tiksinmeden bakmak imkânsız. Yüz binlerce şehit verilerek kurulan Cumhuriyetimizin ordusu bu hainlere tahammül etmeye devam ettikçe bizim inancımız sarsılmakta. Üstününe üstlük bu kişinin gördüğü destek ile gittikçe artan şımarık ve pişkin tavırları sinirleri germekte.”

MİT’in raporu ve TSK personelinin mektubuna, Ergenekon’un TSK’ya sızma girişimi olarak adlandırılan Karargâh Evleri soruşturmasını ekleyelim. Ergenekon tutuklusu Albay Cengiz Köylü’nün yönettiği Karargâh Evleri yapılanması, iddianamelerde ‘askerî liseler ve harp okullarına yetişmiş eleman temin etmek üzere Hava Kuvvetleri bünyesinde kurulan hücre tipi oluşum’ diye tarif ediliyor.

Farklı üç kanaldan dile getirilen iddia çok açık ve bir o kadar ağır: “Ordu içinde PKK’lı subaylar var.” İddianın ağırlığı ölçüsünde deliller ortaya konmuş. Acaba, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bu iddialar ve bizzat başlattığı soruşturmanın akıbeti hakkında ne düşünüyor? Başbuğ, geçen ay Aksiyon’da benzer bir iddiayı gündeme getiren haberle ilgili ağır ifadeler kullanmıştı. Ergenekon soruşturmasında ele geçen Panzehir isimli belgeye dayanarak yaptığımız haberde TSK’dan ayrılan/atılan subayların PKK yönetimini ele geçirdiği ileri sürülüyordu. Başbuğ, haberin yayınlanmasından bir hafta sonra Star Tv’de Uğur Dündar’ın konuyla ilgili sorusunu cevaplarken “Bunu yazanların Türk kanı taşıdığına inanmıyorum” dedi. Şimdiki iddia ise çok daha ileri boyutta; tam anlamıyla bir ‘ihanet soruşturması’ olarak kayıtlara geçmiş durumda. Eğer bu soruşturma tamamlanır ve konuşmaların iki subaya ait olduğu kesinleşirse, ordu içindeki bazı subaylarla PKK’nın irtibatı ispatlanmış olacak. Bu durumda cevaplanması gereken daha büyük bir soru ortaya çıkacak: TSK, içindeki çürükleri temizlemeden teröristle nasıl mücadele edecek?