|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
GÜNCEL

Ergenekon Türkiye’yi Ortaçağ’a sürüklemek istiyor

28 Haziran 2010 / MESUT ÇEVİKALP
Uzun süre Alman medya kuruluşlarının Türkiye temsilciliğini üstlenen Dr. Rainer Hermann, Türkiye’deki değişimin dünyaya yeterince anlatılamadığını düşünüyor. Ordunun da değişime ayak uyduracağına inanıyor.

Hayatının 17 yılını Türkiye’de geçirmiş, Türk toplumunun değişim sürecinin şahidi olmuş bir isim Dr. Rainer Hermann. Türkiye üzerine kitaplar kaleme aldı, uzun yıllar Alman medya kuruluşlarının Türkiye temsilciliğini üstlendi. Türkiye’de son dönemde yaşananları yabancı basına aktarırken takındığı tarafsız tavrı dikkat çekiyor. Basel ve Şam üniversitelerinde İktisat ve İslam Bilimleri eğitimi gören Hermann, doktorasını 1989’da ‘Modern Suriye’nin Manevi Tarihi’ adlı teziyle tamamladı. 1991–2008 arasında İstanbul’da yaşadı; Türkiye, Arap dünyası ve İran’daki gelişmeleri yakından izledi. Kasım 2008’den beri Dubai’de yaşıyor. ‘Türk toplumu nereye gidiyor: Türkiye’de Medeniyetler Çatışması’ adlı son kitabı Türk toplumundaki değişimi irdeliyor. Hermann’dan hem Türkiye’deki değişimi hem de Batı’nın bu değişimi ne derece algılayabildiğini anlatmasını istedik. Ergenekon’dan Türk ordusuna, elit-çevre ilişkisinden hükûmete kadar geniş yelpazede, önemli tespitlerde bulundu. Hermann’a göre, Türkiye’de orta yolda buluşması mümkün olmayan uzlaşmaz iki cephe çatışıyor ve içlerinden biri mücadeleyi kazanacak. Hermann ayrıca değişen toplumun orduyu da değişime sevk edeceğini aktarıyor.

-Türkiye’de son birkaç yıldır yaşananları bir cümlede özetlemeniz gerekseydi ne söylerdiniz?

Avrupa’nın beş yüz yılda yapabildiğini Türkiye birkaç on yılda hayata geçirmeye çalışıyor. Bu çaba kenar muhitleri (Anadolu’yu) merkeze (İstanbul gibi büyük şehirlere) eklemleme çabasıdır. Süreç hızlandırılmış bir tempoda ilerlediği için her şey pürüzsüz olmuyor.

-Avrupa, özellikle de Almanya, Türkiye’deki bu değişim çabasını nasıl değerlendiriyor?

İlk zamanlar Almanların ekserisi ve onlarla birlikte diğer Avrupalıların çoğunluğu Türkiye’deki mücadeleyi ‘iyi’ sekülerler (laikler) ile ‘kötü’ İslamistler (muhafazakârlar) arasındaki bir çatışma olarak görüyordu. Daha sonra anladılar ki ‘iyiler’ o kadar da iyi değil, çünkü epey bir baskıcı rejim taraftarılar ve programları sekülerlik üzerine değil, laikliğe dayalı. Sekülarizm din ile siyaseti ayırmakla birlikte dini toplumun bir unsuru olarak muhafaza ederken laikliğin başka bir hedefi var. Siyasi olarak devlet, homojen bir ulus meydana getirmek için dini araçsallaştırır ve aynı zamanda onu toplum hayatından çıkarmak ister. Böylesi bir laiklik anlayışı Avrupai değil. Fransa bile daha 1905 yılında bu anlayışı terk ederek sekülarizmi kabul etmişti. Türkiye’deki eski elitlerin Avrupa’nın değerlerine bağlı olmadıklarının Avrupa tarafından daha iyi anlaşılmaya başlandığına bu sadece bir örnek. Öte taraftan birçok Avrupalı hâlâ AK Parti ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın demokrasiye ve insan haklarına (azınlıkların dâhil) gerçekten ve inanarak bağlı olduğuna ikna olmuş değil.

-Değişimin ana taşıyıcısı merkeze yaklaşan ‘çevre’ mi?

Türkiye’de yaşanan değişim, gelişmiş toplumların hepsinde gerçekleşmiş toplumsal bir süreçtir. Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet Türkiye’si kırsalın gelişimi ve entegrasyonu ile ilgilenmediği için bu süreç uzun süre bekletildi. Turgut Özal’ın reformları, Avrupa sürecine dâhil olma, küreselleşme ve en son Avrupa Birliği (AB) ile müzakereler nihayetinde bu süreci başlatmış oldu. Yalnız şu da bir gerçek ki, eski şehirli elit zümre daha çok lâdinî idi veya en azından hayatlarında dine önemli bir konum vermezlerken kenar muhitler her zaman dindardı; fakat hiçbir zaman fanatik dinci değildi. Kenar muhitler dindarlıklarını muhafaza etti, fakat oraları artık bir fakirhane değil. Kenar muhitlerin sakinleri, iç göç ile şehirlere yerleştikten sonra varlıklı oldu ve eğitim düzeyleri arttı. Zenginlik ve iyi eğitim eski elitlerin bir ayrıcalığı olmaktan çıktı.

-Türk askerinin değişime temkinli yaklaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eski elitler tepeden doğru çağdaşlaştırma politikalarını ve değişim diktatörlüğünü başarıya ulaştırmak için üç temel unsuru kullanıyordu: asker, bürokrasi ve yargı. Siyasetteki uzantıları Cumhuriyet Halk Partisi’ydi ve hâlâ da öyle. Tek parti rejimi süresince 1950’ye kadar her türlü direnci kolayca aşabiliyorlardı. 1950’den 2002’ye kadar seçimler olsa da Türkiye çok partili bir ‘tek parti’ rejimi ile yönetiliyordu. Zira eski elit zümre öyle bariyerler yerleştirmişti ki, kimse onları yerinden kımıldatamıyordu. Mesela Kürtlere karşı kullanılan Türk milliyetçiliği ya da dinî hayata karşı vazife gören laiklik ve de devlet ile toplumun birliğini öngördüğünden liberaller tarafından kabul edilemeyen halkçılık. Ne zaman birileri bu bariyerleri yerinden oynatmaya yeltense, devletin müesseseleri devreye giriyordu. Türkiye’de yargı Avrupa’nın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar çok siyasi parti kapattı. Bürokrasi reformları uygulamada gevşeklik gösterdi. Bunlar da yeterli gelmeyince ordu müdahale etti. Ordu bunu yaparken savaşmadı, çünkü sadece ‘iç düşman’a karşı eyleme geçti. Fakat asker de Türkiye’nin dışa açılımı ve liberalleşmesi ile oluşan toplumsal süreçten kaçınamadı. 2002 - 2006 arasında ordunun başında âdeta ‘üniformalı bir sivil vatandaş’ (Orgeneral Hilmi Özkök) vardı. Ondan sonra gelenler de 1990’lı yılların genelkurmay başkanlarına göre epey yumuşaktı.

-Askerin bünyesinde hâlâ darbe teşebbüsü içinde olanlar olabilir mi?         

Ordu toplumsal değişime bigâne kalamaz ve değişecektir. Öte taraftan özellikle subay kadrosu uzun süre AK Parti ve toplumun geniş kısmından farklı düşünmeye devam edecektir. İdeolojik çatışma devam edecek gibi gözüküyor. Ben iyimserim ve askeriyenin zamanın getirdiği yeniliğe ayak uydurduğunu görüyorum. Darbeci bir ordu hangi müttefikin desteğini bekleyebilir? Avrupa ve ABD’ninkini alamaz elbette. Herhâlde hiçbir Türkiye vatandaşı ülkesinin Kuzey Kore ile aynı kefeye konmasını istemez.

-Türkiye’de yıllardır ordunun mali yönden denetlenip denetlenmemesi tartışılıyor…

Ordunun hesap verme mecburiyeti ile ilgili ilk adımlar mevcut. AB’ye katılım sürecine bağlı reformlar, Meclis’in savunma bütçesini, gizli oturumda olsa da, görüşmesini mümkün kılıyor. Ayrıca Sayıştay savunma harcamalarına muttali olabiliyor. Bu ancak ilk adım olabilir; savunma bütçesinin kamuoyundaki konumunun İçişleri veya Ulaştırma Bakanlığı’nın bütçelerinden farklı olmak zorunda olduğu kabul edilebilir değil. Ordu şeffaflaştıkça yapması gerektiğinin dışında bir şey yapmasının ihtimali azalır. Bir ordunun yegâne görevi ülkeyi dış düşmanlara karşı korumaktır.

-Kısa süre önce NATO konsepti ile alakalı bir kavram tartışıldı Türkiye’de: Kozmik oda. NATO’nun diğer üyelerinde bu tür odalar hâlâ mevcut mu? NATO, üyelerine demokratik standartlar getirtemez mi?

Kozmik odanın var olup olmadığını ve varsa içerisinde nelerin muhafaza edilmiş olabileceğini bilmiyorum. Soğuk Savaş sona ereli çok oldu ve Batı bu savaşı kazandı. Çünkü özgürlük kapalı sistemler ve diktatörlükleri yendi. Soğuk Savaş esnasında komünizm ile mücadele adına cürüm işlendiyse, buna karşı mücadele edilmeli. Bugün Ebu Gureyb ve Guantanamo’daki mezalimlerin mahkeme önüne çekilmeye çalışıldığı gibi karşı çıkılmalı. Hukuk devletinin içi gizli görev peşindeki askerler tarafından oyulmamalı. Çünkü geçerli olabilecek tek düstur vatandaşın devlet için değil, devletin vatandaşı için var olduğudur.

-Türkiye’de geçerli protokole göre genelkurmay başkanı dördüncü sırada geliyor. Bu bize neyi anlatır?

Bu her şeyden önce reformların tamamlanmış olmadığına işaret eder. Batı dünyasında savunma bakanı protokolde elbette genelkurmay başkanının önünde yer alır. Ordu buna alışmalı. Bağımsızlık mücadelesinin sürdürüldüğü savaş yılları çoktan gerilerde kaldı. Türkiye’de bugün bir demokrasi isteği var, olmak da zorunda. Ankara’ya, İstanbul’a bakın; protokol kurallarına göre Ankara’nın veya İstanbul’un bölge komutanı ve valisi –ki ikisi de merkezden atanmıştır– seçilmiş olan büyükşehir belediye başkanının önünde gelir. Bu demokrasi ile bağdaştırılamaz.

-Türk askeri, son günlerde ‘asimetrik ve psikolojik saldırılara’ maruz kaldığını iddia ediyor…

Ordunun içindeki bazıları Psikolojik Harekât Daire Başkanlığı’nın eskisi kadar başarılı olmamasından ızdırap duyuyor. Bu artık kendini manipüle ettirmeyen Türk toplumunun olgunlaşma süreci adına iyi bir puan.

-Ergenekon örgütünün yargı sürecini AK Parti’nin ‘gizli ajandası’ ile açıklayanlar var. Siz böyle bir gizli ajandanın varlığına inanıyor musunuz? Ergenekon’un ajandasında neler var?

AK Parti’nin ajandası açık; Türkiye’nin liberalleşmesi ve modernleşmesi ve toplumun devletin vesayetinden kurtarılması. Ergenekon ise gizli bir ajanda takip ediyor, birazı gün yüzüne çıktı. Ergenekon Türkiye’yi yeniden kapalı ve totaliter bir ülkeye dönüştürmek istiyor. Türkiye’yi Ortaçağ’a sürüklemek isteyen AKP değil, Ergenekon içinde çalışanlar ve bu çeteye sempati besleyenler. Ergenekon’u sadece orduda aramak yanılgı olur. Kemalist elitlerin bütün kesimlerinden üyeleri ve taraftarları var. Bunlar Jöntürkler’in mirasını yaşatıyor. Jöntürkler, 1911’deki savaşla başlayarak daha sonra Anadolu topraklarında devam ederek illegal savaş birlikleri kullandı. Bunlarla siyasi rakiplerini ortadan kaldırdılar ve büyük çapta bir etnik temizliğe giriştiler. Daha sonra gelen ideolojik mirasçıları 1930’ların fikirlerine bağlıydı. O yılların dünya görüşü düşünce dünyalarını bugüne dek şekillendirmeye devam ediyor. O zamanlar ileri sayılan, bugün gericilik olarak addediliyor. Avrupa o zamandan beri ışık hızı ile ilerledi, Kemalist düşünce yerinde saydı. Temsilcileri çokça içeriye odaklandı. Bugün de buna devam ediyorlar ve 100 yıl geride kalmış bir toplum modeline geri dönmek istiyorlar. Ergenekon gökten düşmedi, bilakis uzun bir geleneği var. Bunu Hasan Cemal’in ‘Kimse kızmasın, kendime yazdım’ isimli kitabını okuduğumda anladım. Yalnız, yargının Ergenekon’u soruştururken hukuk devleti kurallarına daha fazla riayet etmesini isterdim.

-Avrupa, özellikle de Almanya, Türk hükûmetinin bu süreçten galip çıkmasını istiyor mu? İstiyorsa, AK Parti Avrupa ya da Almanya’dan neden destek görmüyor?

Türkiye’nin otoriter, dolayısı ile istikrarsız bir yapıda olmasını kimse istemez. Zira böylesine bir Türkiye bütün yakın bölgesinin istikrarı için tehlike arz eder. Herkesin Tayyip Erdoğan hükûmeti ile Türk yargısını bu çete ve sempatizanları ile mücadele edebilecek derecede sağlam ve kuvvetli bulduğuna inanıyorum.

-Değişim sancılarının doğurduğu ve birkaç yıldır devam eden kriz nasıl aşılabilir? Çözüm anayasa değişikliği mi? AK Parti bu şartlar altında bu değişimi gerçekleştirebilir mi?

AK Parti’ye yaptığım en büyük eleştiri, yeni Anayasa projesini fazlaca ötelemesi. Yeni bir anayasa ile demokratikleşmeyi ciddiye aldığını göstermiş olacaklardı. Ayrıca bütün demokrasilerde olağan olan temel hakların ve din hürriyeti (ki gayrimüslimlerin ve ateistlerin din hürriyetini ihtiva eder), ifade hürriyeti ve azınlıkların kültürel hakları ile bütün insan haklarının güvenceye alınmasını ciddiye aldıklarını göstermiş olacaklardı. Böylelikle AK Parti’nin demokrasi isteyişinden kuşku duyanları da ikna edebilirlerdi. Türkiye’de bu konuda orta yol bulunamaz. Uzlaşmaz iki cephe karşı karşıya. Sadece bir taraf galip gelecek.

-AK Parti mücadeleyi   dünyaya anlatabiliyor mu?

Bunu şimdiye kadar başaramadı, ama şartlar iyileşiyor. Eski Kemalist elitlerin bir avantajı vardı, o da temsilcilerinin Batı’nın iyi üniversitelerinde eğitim görmüş olmaları, yabancı dillerde konuşabilmeleri ve operada onlarla karşılaşılıyor olunmasıydı. Yani yabancılar inanıyor(du) ki, Kemalist elitler bize kültürel olarak yakın durdukları için bizim siyasi görüşlerimizi de paylaşıyor olmalılar. Bunun bir yanılgı olduğu ortaya çıktı. Buna mukabil Müslüman Anadolululardan oluşan yeni orta sınıfın temsilcilerinin henüz azı yabancı dil konuşuyor, eşleri başörtülü… Bundan dolayı çokları, ‘bu kişiler kültürel olarak farklılar, dolayısı ile bizim siyasi değerlerimizi de paylaşmıyorlardır’ diye düşünüyor. Bu bir yanılgı. Yurt dışında hoş karşılanmak isteyen, muhatapların nasıl düşündüğünü bilmeli. Türk siyasilerin kendi seçmenlerine yönelik demeçleri yurt dışında çokça aksi etki yapıyor.  Zira içe dönük sempatik görünme amaçlı o söylemlerle dışarıda bir çuval incir berbat edilebiliyor.