| RÖPORTAJ |
Hasan Bülent Kahraman’ın “Türk Siyasetinin Yapısal Analizi” serisinin 1920-1960 arasını kapsayan ikinci cildi çıktı. Kahraman’ın “Öncelikle Marksist veya materyalist felsefe perspektifi ile yazıldı.” dediği kitapta bir sınıf analizi ve “Kemalist devrimi kim destekler?” sorusunun arayışı var. Hasan Bülent Kahraman’la yeni eserinin uzağında olmayan bir konuyu, Kemalizmi konuştuk. Kahraman’a göre, Türkiye’de çağdaşlaşma ve modernleşme yaşanacaksa işe önce Kemalizmi bir kenara bırakarak başlayabiliriz. Bir de CHP’ye çağrısı var: “Sosyal demokrat değilsiniz. Lütfen Kemalist olduğunuzu itiraf edin.”
-Tarih var, teori var, siyaset var, edebiyat var yeni kitabınızda. Bu hangi boşluğun bir ürünü?
Türkiye’de yakın döneme daima ya siyasal tarih açısından bakıldı ya da tarih çok siyasal bir biçimde yazıldı. Kemalist tarih dediğimiz mesele, tarihin çok siyasal, hatta ideolojik bir biçimde anlatımıdır. Ben bunu yanlış buluyorum. Histografya zaten böyle bir şeydir; her dönem gelir, kendi ideolojik çerçevesinde ona bakar ve öyle bir tarih yazar. Kayda değer pek çok kitap var ama, 1920’den sonra ortaya çıkan yapıya, hatta Osmanlı modernleşmesi denilebilecek tarihlerden bugüne kadar siyasal kuram açısından, siyaset sosyolojisi bakımından bakan kitap hemen hemen yok. Ben Marksist kökenden gelen birisiyim. Tarihe siyasi kuram açısından bakarken, bunun altyapıyla, sosyoekonomik dinamiklerle ilişkisini ele almayı çok önemsiyorum ve kaçınılmaz görüyorum.
-Sizin aynı zamanda bütün tarihsel ve siyasi serüveni ‘tarihsel blok’ (ordu, aydınlar ve bürokrasi)-çevre üzerinden okuma, bir model kurma amacınız da var.
Evet. Ben Türkiye’deki modernleşmenin Osmanlı’dan beri tarihsel blok ile yapıldığını; fakat bu blokun zaman zaman kendi iç iktidar mücadelesinin siyaseti belirlediğini düşünüyordum. 1920-30’larda bu hareket bir bütün. 1950’de çevre, tarihsel bloku yeniyor. 1960’ta ‘tarihsel blok’ bir bütün olarak iktidarı darbe ile çevreden geri alıyor. Ama 1961’den itibaren tarihsel blok kendi içinde çatlamaya başlıyor. Aydınlarla ordu arasında mücadele var. Doğan Avcıoğlu gibi bazı aydınlar ordusuz olmuyor diyor, bazı aydınlar da kendilerini o dönemdeki Marksist rüzgârlara kaptırarak ordu tarafından dışlanıyor. Ve 12 Mart aslında Demirel’e ve çevre’ye karşı bir muhtıra değil, ordunun belli bir kanadının diğer kanadına verdiği bir muhtıradır. 1980’de ordu, aydınları bu defa tamamen oyun dışına atmak için darbe yapıyor.
-Merkez-çevre modeli Türk siyasi hayatını anlamak için sık sık müracaat edilen bir model. Siz tarihsel blok modeliyle onu modifiye mi ediyorsunuz?
Evet. 1971’de, Şerif Mardin’in E. Shields’ın bir makalesinden esinlenerek siyasal yapıyı anlamak için önerilen merkez-çevre modeli 1990’lardan itibaren çok etkileyici olmaya başladı. Fakat bu, Şerif Bey’in küçük bir makalesinde ifade ettiği sınırlar içinde kalması mümkün olmayan bir analizdir. Çünkü, 1990’lardan itibaren Türkiye’de merkezde bir çevre, çevrede de bir merkez ortaya çıkmaya başlamıştır. Tarihsel blokun kendi içindeki mücadeleleri merkezdeki dönüşümü gösterir. Çevrede ise, göçle birlikte 1990’lardan itibaren oluşan yeni sosyolojik unsurlar var. Bunların merkeze dönük mücadeleleri var. 90’lardan itibaren merkez-çevre kavramlarını kullanarak bir analiz yapacaksak eğer, bunun yeni kavramlarla genişletilmesi lazım. Aksi takdirde, özellikle 1994’ten itibaren Türkiye’de meydana gelen değişimleri algılamamız mümkün olmaz.
-90’lı yıllara geleceğiz… Tek parti dönemini açıklarken ‘pasif totalitarizm’ ve ‘pasif modernite’ kavramlarını kullanıyorsunuz. Neden?
1923’ten 1950’ye kadar devam eden dönem, totaliter bir dönem midir, değil midir? Totaliter bir dönemdir diyorum ama Hitler Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı veya Franko İspanya’sında ortaya çıkmış olan totaliter rejimlerle tam manasıyla bütünleşen bir modelden söz etmiyorum. O modellerden çok esinlenmiş, özellikle İtalyan Faşizminden ve Alman Nazizminden çok etkilenmiş bir model var o dönem. Devletin mutlak ve hâkim olduğu, erişilmez, ulaşılmaz bir transandantalite kazandığı bu rejim tabii ki totaliter bir rejimdir. Ama farklılıkları olduğu için buna ben pasif totaliterdir. İkincisi o dönemdeki modernleşme doğrudan doğruya hukuksal ve kültürel bir modernleşmeyi içerir. Yani medeni kanunu alırsak, şapka inkılabını yaparsak, efendim ay adlarını değiştirirsek buradan bir modernleşmeye geçeriz düşüncesi bir pasif modernleşmedir. Aktif modernleşme 1950’den itibaren başlamıştır. Yani “kişi başına düşen geliri artırırsak, kişi başına düşen yol miktarını artırırsak bir modernleşme olur” düşüncesi 1950’den sonra ortaya çıkar. Tabii o dönemde atılan adımların bütünüyle manasız olduğu değerlendirmelerine katılmıyorum. 1924’ten itibaren oluşturulan laikliğin ben yanlışlarına, eksikliklerine rağmen çok önemli olduğunu düşünüyorum.
-Kemalizm meselesine de girmiş oluyoruz o hâlde!
Bana göre Türkiye’de birbirinden ayrı iki Kemalizm var. Bunlardan biri daha orijinal Kemalizmdir. 1930’larda totaliter anlayışla temas hâlindedir ama her şeye rağmen daha Kantçı bir öze sahiptir. 1960’tan itibaren ise genel olarak ordu tarafından kullanılan bir Kemalizm ideolojisi vardır ki ben bunun üç ayrı dönemde ortaya çıktığını düşünüyorum. 61’de Doğan Avcıoğlu ve Yön hareketinin getirmiş olduğu bir Kemalizm var. 1980’de darbeden sonra tarif edilmiş olan bir Kemalizm var. 28 Şubat 1997’den sonra bugün de kısmen devam eden üçüncü bir Kemalizm var. Dolayısıyla Türkiye’de bu Kemalizmlerle benim orijinal dediğim Kemalizmi birbirinden ayırmak gerekir.
-Peki, nedir fark?
Orijinal dediğim Kemalizmde 19. yüzyıl pozitivizminden kaynaklanan Kantçı anlamda aydınlanmış ergin bir birey yaratma kaygısı vardır. Yani Kemalizmin veya Mustafa Kemal’in “Öğretmenler, cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister.” demesi böyle bir özü olduğunu gösterir. Bu ideolojik planda kabul edilir-edilmez ayrı bir mesele ama bireyin üzerindeki hegemonik üst söylem olan dinsellikten ayrılarak bir özgürlük yaratması önemli bir açılımdır. Şimdi erken Kemalizmde bu var. Fakat bu totaliter rejimler Avrupa’da ortaya çıktıkça ve 1930’lardan itibaren benzeri bir yöntem Türkiye’de uygulanırsa modernleşme daha hızlı bir şekilde gerçekleştirilir gibi bir düşünceye kapıldıkça insanlar, bu defa devletin belirleyiciliği bireyin özgürlüğünün önüne geçmiştir ve “bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” şeklinde bir elitist bürokratik rejime dönüştürülmüştür.
-1960 sonrasında ne değişiyor peki?
1961’den itibaren Yön dergisinde ortaya konulan Kemalizm, ‘ordu olmadan Türkiye’de değişim olmaz’ düşüncesine dayanıyor. “Ordu, Türkiye’de geleneksel olarak değişimin öncüsüdür. O bakımdan eğer Türkiye’de bir değişim olacaksa ordunun varlığını kaçınılmaz kabul etmek lazım.” denir. İkinci olarak, “Kemalizm aslında sosyalizme kapalı olmayan sol bir rejimdir fakat Kemalizm altyapı devrimlerini gerçekleştirmeye imkân bulamamıştır”, denmiştir. Dolayısıyla yine Yön hareketi 1960’ların Marksist sosyalist modelleriyle Kemalizmin bir bileşimini aramıştır. Üçüncüsü zinde kuvvetler denilerek aydınlar işin içine katılmıştır. 1930’lardaki ‘orijinal’ Kemalizm, jakobendir, askerlerle dirsek teması içindedir. İsmet Paşa’ya başbakanlığından sonra orgenerallik rütbesi veriliyor falan. Fakat Kemalizmin tek parti döneminde orduyu kontrolü ve kullanması, Bonapartist değil. “Orduyla ihtilal yapalım, orduyla darbe yapalım, orduyu işte ortaya salalım” şeklinde bir Bonapartist yaklaşım orada yok. Doğan Avcıoğluların 1971’de cunta faaliyetine girdikleri andan itibaren Kemalizm ‘orijinal’ özelliğiyle taban tabana zıt düşecek bir Bonapartizmi içeriyor. 1980’den sonra ise Kemalizm 1930’lara dönüş özlemi içeriyor. “Kemalizm toplumun her kesimi tarafından tartışmasız bir şekilde benimsenen bir ideoloji olsun, ordu her şeyin düzenleyicisi olsun.” şeklinde bir yaklaşım var ki, böyle bir Kemalizm 1930’larda bile yok. Nihayet 1997’den itibaren Atatürkçü düşünce tarzı falan diyerek ordu bir kere daha bu Kemalizmi gündeme getirmeye çalışmıştır. Ki, bunlar anakronik şeylerdir. Bugünkü modernleşme ‘altyapının kurulmasını’ da aşarak, demokrasinin dönüşümünü, demokrasinin sınırlarını genişletmesini içerir. O bakımdan modernleşmeyi daha fazla Kemalizmle birleştirmek imkânı yoktur.
-Kemalist kesimlerin bir siyaset üretememesi, dolayısıyla da sık sık darbelere yaslanması söz konusu. Öyle vasat bir siyasi akıl var ki, oradan siyasi bir proje çıkması, sizce bu doğru mu?
Kemalizm bir siyasi proje üretemez. Çünkü Kemalizm bir siyasi proje değildir. Eğer Kemalizmin içinde bir siyasi öz arayacaksak bu siyasetin olmadığı bir siyasi özdür. Sadece tek partinin olduğu bir yönetime hangi siyasi özü atfedeceğiz? Efendim Mustafa Kemal Atatürk büyük bir demokrasi âşığıydı, 1930’da Serbest Fırka’yı kurdurdu. Hiç ilgisi yok. Serbest Fırka, CHP’nin içinden çıkan, Mustafa Kemal’in birisini diğerine karşı kullanmayı öngördüğü bir modeldi. Bunun çoğulcu demokrasiyle falan ilgisi yok. Efendim zaten 1930’larda demokrasiden söz mü edilirdi deniyor. E, edilmiyor. Ben de ediliyor demiyorum. Kemalizmin siyasi özü vardı ve bu öz demokrasiye dönüktü demenin bir anlamı yok o zaman. Savaş bitmeseydi veya Almanya o savaşın galibi olarak çıksaydı Türkiye’de ne çoğulcu demokrasiye geçilirdi, ne ikinci parti kurulurdu. Biz San Francisco Konferansı’na giderken, BM’ye girmek isterken bize gidin rejiminizi değiştirin dendi.
-Bu çok sıcak bir tartışma biliyorsunuz, özellikle de İsmet İnönü’nün rolü ile ilgili.
Kabul etmek lazım ki İsmet Paşa da siyasi dehasını kullanarak, nefsine hâkim olarak bu hareketi yapabildi. Bu kolay bir şey değildi. Orda hakkını teslim edelim. Diktatör olarak 38’den 50’ye kadar gelmiş bir insanın o tarihten sonra muhalefet liderliğini kabul etmesi onun büyük başarısıdır. Fakat bunlar konjonktürün getirdiği bir sonuçtur aynı zamanda. Kemalizmin özünden doğan hadise değildir. O bakımdan bugünkü dönemde kalkıp da 1930’larda mutlak bir devlet otoritesine ve mutlak bir elitist anlayışa sahip olan Kemalizmin siyaset üreteceğini, siyasal proje üreteceğini düşünmek safdillik olur. Bu onunla uyuşacak bir şey değildir. Özünde demokrasi barındırmayan, 19. yüzyıl vulgar materyalizminden ve Komtçu pozitivizminden gelen bir hareketin siyasal bir dönüşümü içereceğini düşünmek yanlıştır. Türkiye’de hâlâ bir modernleşme ihtiyacı vardır ama bu Kemalizmle olmaz. Bundan sonra bu demokrasi ile olur. Türkiye kişi başına düşen gelirini krize girmeden evvelki Atina gibi 18 bin dolara çıkarmış bir ülke midir? Türkiye her isteyene sosyal güvenlik hakkını veya eğitim hakkını sağlamış bir ülke midir? Ama bunlar çoğulcu demokrasi içinde yapılabilecek şeylerdir. O yüzden Kemalizme daha fazla ihtiyaç var diyerek Türkiye’nin bir yere varması mümkün değil.
-Bugünkü şartlarda Kemalizme ihtiyaç olmadığını söylüyorsunuz?
Öyle tabii canım. Kalkıp da bugün Kemalizme ihtiyaç vardır sözünü neye dayanarak söyleyeyim ben yani. Bugün daha fazla laikliğe ihtiyaç vardır. Bu, Kemalizmi gerektirecek bir şey değildir. Bunun zamanında öncü ve ilerici bir rejim çizdiğini, Türkiye’de egemenlik sorununu çözerken çok radikal bir adım attığını, egemenliği Tanrısal olmaktan çıkartıp millete verdiğini, bunu parlamentarizmle bütünleştirdiğini söylüyorum. Tarihi içinde Kemalizmin radikal bir kopuş meydana getirdiğini belirtiyorum. İlerici olduğunu söylüyorum. Ama 2010 yılında ben hâlâ Kemalist olarak bunları söylüyorum diyemem. Tarif ediyorum, Kemalizmin orduyla, askerle, askerî darbelerle iç içe geçmiş versiyonları içinden konuşuyoruz artık. 1980 darbesinin getirdiği Atatürkçülüğü mü kabul edeceğim? Veya 1997’de önümüze konulan, şimdi nereye vardığı görülen Atatürkçülüğü mü kabul edeceğim yani. Daha fazla bireysel özgürleşme ihtiyacına dayalı modernleşme söz konusu hâlâ ama bu ancak çoğulcu demokratik yapıdan geçiyor.
-Sizin tarihsel blok adını verdiğiniz ordu, bürokrat ve aydın üçlemesi yine tarihsel dönemlerden aldığı güçle ve gelenekle bunu devam ettirme uğraşı içinde. Bu nereye gider peki?
İyi bir yere gider! Yani bugün gerçekten de bürokratik elitist tarihsel blok anlayışının çatladığı, kırıldığı, gevşediği bir dönemde yaşıyoruz. Bu önemli bir olgudur. Tarih, hiçbir zaman geriye düşmez. Daha geriye götürmek için karşı devrim yapmak lazımdır. Çoğulcu demokrasinin bu kadar temel bir kabul hâline geldiği bir dönemde Türkiye’de bürokratik elitist rejimle devam edileceğini düşünmek imkânsızdır. Zor olur, gerilimli olur, sürtüşmeli olur ama sonuç itibariyle oraya gidilir ve daha toplum öncelikli model ortaya çıkar. Biz Anadolu kaplanlarından bahsediyor muyuz? Türkiye’de ‘çevre’de bir burjuvazi oluşmuş mudur? Küreselleşmenin getirdiği telekomünikasyon imkânlarıyla ‘merkezdeki çevre’ ve ‘çevredeki merkez’ dünyayla bütünleşmiş midir? Evet. Böyle bir toplumda bürokrasi öncelikli modelle daha fazla gitmenin imkânı yoktur. Bu dünyadaki suyun akışını da tersine döndürmeye çalışmak demektir. Yani bizim Kemalizm veya bizim tarihsel blok kaygılarımızın altında yatan şey, Avrupa’nın 16. yüzyıldan itibaren gerçekleştirdiği laikliği de içeren büyük toplumsal dönüşümün Türkiye’deki tezahürüdür. Türkiye, Avrupa’nın 16, 17 ve 18. yüzyıllarda yaşadıklarını yaşıyor şimdi. Avrupa o tarihi ulus devletle 1790’dan itibaren gerçekleştirdi. Yumuşak ulus devlet sonrası bu dönemde ister istemez bürokrasi-devlet öncelikli değil, kamu yani toplum ve piyasa öncelikli model ortaya çıkacak. Bugünkü AK Parti vs. oluşumunun, AK Parti’nin bürokrasiyle mücadelesinin altında yatan budur. Bu kendiliğinden olan ‘doğal’ bir şeydir.
-Yüzyılı aşkın değişimin sonucu gelen bir normalleşmeyi yaşadığımızı söylüyorsunuz, değil mi?
Bana göre Abdülhamid döneminde başlamış orta sınıfların türemesi, onun uzantısı olan Jön Türk ve Kemalist devrimler, 1950 ve sonrasında ortaya çıkmış olan yeni sosyolojik yapılar bugün yeni bir noktaya geldi. Bu modernleşmenin devamıdır. Bana göre daha Durkheimci bir bürokrasi anlayışından, Gökalpçı bir sosyolojik yapıdan biz daha Weberci bir modern yapıya geçiyoruz. Yani burada bir çelişki yok özü itibariyle. Bu aşamalardan Batı da geçti. Türkiye’de sadece deminden beri sözünü ettiğimiz bürokratik elitist blok, toplumun buna hazır olmadığını, bunun yapılması hâlinde devletin yıkılacağını, şimdi iddia edildiği gibi devletin bir tiranlığa dönüşeceğini, devletin bir azınlık tarafından kontrol edileceğini söylüyor. Bunlar manasız şeylerdir. Çoğulcu demokrasinin önünü daha fazla açtığınız zaman, bürokrasiyi daha rasyonel hâle getirdiğiniz zaman, siyaseti bunların önüne geçirdiğiniz zaman söz söyleme hakkına kavuşan olan halk böyle kalkıp da tiranlığın falan gelmesine müsaade etmez.
-Siz sosyal- siyasal alanla ilgili resmî ideoloji ne diyor demek yerine onu hiç dikkate almamaktan yanasınız anladığım kadarıyla.
Şunu söylüyorum; bir kere 1960’tan sonra gelişen Kemalizmleri unutalım. Bu iki kere iki dört. Atatürkçü düşünce tarzı ve metodolojisi falan askerî söylem. Kemalizm, muasır medeniyet seviyesine çıkmaktır falan, böyle şeyler yok. Bunları bırakalım. Modernleşmenin Batı’daki aydınlanmanın özü bitmemiştir. O anlamda Kemalizmin bizim tarihsel dönüşümümüzü sağlayan çok büyük bir kapasitesi vardır. Oradan hareketle Kemalizmi eğer daha özgürlükçü, daha demokratik yapıyla bütünleştirebiliyorsak bunun üstünde düşünelim. Onun dışında 60’ta, 70’te, 80’de, 97’de ordu tarafından tarif edilmiş bir Kemalizmle bir yere varamayız. Ordu ya da o Kemalizm yandaşları onu bıraksınlar, eğer çok istiyorlarsa benim o orijinal dediğim Kemalizme dönsünler bakalım bu Kemalizm kendi söylediklerine herhangi bir tarihsel anlam kazandıracak mı?
-Peki, kurtarıcılık ve ‘genç subaylar’ meselesi de mi böyledir, vakti zamanında bir anlamı vardı ama şimdi…
Halaskar zabitanla başlamıştır hareket. Halaskar zabitan kurtarıcı subaylar demek. 1910’larda biçimlenmiş olan asker düşüncesi var, ordu millet düşüncesi var, millet-i müselleha, silahlı millet düşüncesi var, ordu toplumun her şeyidir anlamına gelen düşünce var. Mustafa Kemal, vatandaş için medeni bilgiler kitabında; “ordu mekteptir”, diyor. Ordu’nun mektep olduğu toplumda ister istemez bu ikisi birbiriyle bütünleşir. Yani sivil asker ve asker daima sivilin üstünde bir kuvvet hâline gelir. O yüzden bu kurtarıcılık düşüncesi 1910’larda şekillenmiş bir düşüncedir. Kökünde de Osmanlı modernleşmesinin ana sorusu yatar. “Bu devlet nasıl kurtarılır?” Kabul etmek lazım ki, onlar çöken bir imparatorluğun büyük subayları, büyük askerleriydi. Onlara da haksızlık etmemek lazım. Yani Osmanlı İmparatorluğu 1918 tarihinde batarken yedi cephede mücadele eden yedi ordusu vardı. Yüz binlerce asker arasında komünikasyon, iletişim sağlanıyordu. Osmanlı öyle sudan bir devlet olarak çökmedi. Çöktüğü gün bile düveli muazzamanın bir parçasıydı. Tabii ki bu nasıl kurtarılır sorusuna cevap aramışlardır. O yüzden o kurtarıcılık kavramı o dönem için çok onurlu ve yüksek bir kavramdı.
-Peki bugün?
Ben sorayım, olabilir mi? Yani Youtube’u kapatarak, yasaklayarak Türkiye eğer daha fazla bir yere gidecekse subayların kurtarıcılığı ile o kadar bir yere gider.
-Ordunun yönetme arzusu ne zaman başlamıştır sorunu cevap verdiniz. Aslında Abdülhamid döneminin ürettiği modernleşmesin sonuçlarına da bakmak gerekir değil mi?
Abdülhamid dönemi müthiş bir dönemdir. Orta sınıf çıkıyor. Anadolu’ya giden tren yolları çıkıyor. Anadolu’ya giden telefon, telgraf hatları çıkıyor. Elektrik çıkıyor. Galatasaray Lisesi’nden, eczacılıktan, Mekteb-i Mülkiye’den, tıp fakültesinden, mühendishaneden mezun olup Anadolu’ya giden insanlar çıkıyor. O sırada da dışarıda mayalanan bir devrim var. Yani materyalist ve aydınlanmacı bir temelde mayalanan… Ha, 1908 devrimi öyle kendiliğinden olmadı. Bu iki kanadın birleşmesi sonucu ortaya çıktı. Sosyolojisi olmayan devrim olmaz. Dolayısıyla Abdülhamid dönemi modernleşmesi olmasaydı 1908 devrimi olmazdı. Abdülhamid kızıl sultan mıydı? Hiç şüpheniz olmasın. Ama o modernleşemeye engel değildi. Neden? Enver Hoca da kızıl bir yöneticiydi ve Enver Hoca da memleketini modernleştirdi. Aynı şey Abdülhamid döneminde de olmuştur. O bakımdan sosyolojisi olmayan devrim olmaz ve bunu bu şekilde okumak lazımdır. Bu kitabın en önemli unsurlarından biri Kemalist dönemin sınıfsal yapısının analizidir. Kim savundu ya bu Kemalistleri?
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||