|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
PORTRELER

Zalim Başol!

7 Haziran 2010 / CEMAL A. KALYONCU
Yassıada Mahkemeleri’nin Başkanı Salim Başol, “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” sözüyle hatırlandı yıllarca. MBK üyelerinin ‘60’tan aşağı idam kararı verirseniz gayrimeşru oluruz, 59 kişi bizi meşru kılmaz’ dediği Yüksek Adalet Divanı Başkanı Başol, şimdi kukla hâkim olarak anılıyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti’ye açılan kapatma davasından bir süre sonra “Merhum Menderes’i bu millet unutmadı. Ama Salim Başol’u kimse hatırlamıyor.” demişti.

Adnan Menderes’i herkes tanıyor ancak Başol’u sadece bilenler hatırlıyor. Zira unutulmak Başol gibi isimler için bir şans olarak da değerlendirilebilir. Yassıada davalarından yıllar sonra Salim Başol’la mahkemelik olan gazeteci Nazlı Ilıcak, tarihe şu satırları not düşmüştü: “Dünya durdukça ve bu vatan yaşadıkça gelecek nesiller, hukuk, siyaset, edebiyat, dram ve adalet tarihlerinde onu eleştirmeye devam edeceklerdir. Ondan Başol olduğu için değil, milletin sevgilisi, değerli devlet adamı Adnan Menderes’i astığı için bahsedecekler. Ondan, Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı, müdafaasını yaptırmadan ipe gönderdiği için söz edecekler. Hariciye Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun başarıları dile getirilirken, acı akıbetinin baş sorumlusu olarak onun adını anacaklar. Yani Başol, ancak kurbanlarının ismiyle yaşayacaktır. Onun hükmü, mülkün temeli adalete düşmüş bir kan lekesi olarak zihinlerde kalacaktır. Başol’un ismi unutulacak, ama orada işlenen cinayetler nesilden nesile, dilden dile hüzünle, üzüntüyle anlatılacaktır.”

50 yıl önceki 27 Mayıs 1960 Darbesi ve Yassıada Olayları ile ilgili kayıtlara baktığımızda insanın öfke seline kapılmaması mümkün değil. Yassıada’da sanıklar ve avukatlarına savrulan tehditler, yaptırılmayan savunmalar, yalancı şahitler, üretilmiş sahte belgeler Yüksek Adalet Divanı’nı, onun başkanı olarak da ‘Zalim’ Başol’u hatırlatıyordu.

Başol, 3 Ekim 1960’ta atandığı Yüksek Adalet Divanı Başkanlığı’nda, 14 Ekim 1960 ila 15 Eylül 1961 tarihleri arasında görülen Yassıada Davaları’nda pek çok skandala imza atmış, haksızlıklara yol açmıştı. Bunu gerek canlı şahitlerin ağzından duymak, gerekse yıllar sonra yayımlanan hatıratlarda görmek mümkündü. Şu kadarı bile Başol’u anlatmaya yeterdi.

Anayasayı İhlal Davası’nın sonuncu oturumu... Hasan Polatkan savunmasını yapmak istiyor.

Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol’la aralarında o anda şöyle bir diyalog geçiyor.

Başol: “Öyle şey olmaz, kısa kes! Sen zaten diğer davalarda da uzun müdafaa yaptın.”

Polatkan: “Hayatımın mevzubahis olduğu bir meselede son sözlerimi söylememe müsaade edin efendim.”

Başol: “Olmaz, kısa kes, az konuş.”

Polatkan: “Öyle ise müdafaa yapmayayım mı?”

Başol: “Yapma.”

14 Temmuz 1905 tarihinde Yozgat’ta dünyaya gelen Salim Başol, 93 Harbi’nde Kafkaslardan göç edip Kars’a yerleşmiş bir ailenin, Şöhret ve Şevket çiftinin çocuğuydu.

Ancak, gazeteci-yazar, DP milletvekilliği yapmış ve Yassıada’da 4,5 ay tutuklu kalmış Turhan Dilligil, Adalet Gazetesi’nde yazdığı bir hikâyede aslen Çingene olan Yozgatlı bir eşkıyadan bahsetmiş, Başol da bu yazıya binaen kendisine hakaret davası açmıştı. Yani onun Çingene olduğunu iddia ediyordu. Dilligil davayı kaybetmesine rağmen seneler sonra kendisine sorulan bir soruya “Salim Başol’la mahkemelik oldum, ama yalan yazdığım için değil, hakaret ettiğim iddiasıyla... Bugüne kadar kimse, ‘Yalan yazdı, yazdıkları asılsızdır.’ diye iddiada bulunmamıştır.” cevabını vermişti.

İddiayı sorduğumuz Salim Başol’un tek çocuğu, yüksek mühendis Güngör Başol ise bu bilgiyi doğrulamıyor. Başol, buna rağmen dedesi Şevket Bey’in ne iş yaptığına dair bilgisi olmadığını ifade ediyor. Ayrıca ailenin Kafkaslara nereden geldiklerine dair bir bilgi sahibi de değil. Ancak Güngör Başol, anne tarafından dedesi, yani Salim Başol’un kayınpederi Yusuf Karslıoğlu’nun 1929-36 arasında Yozgat Belediye Başkanlığı yaptığından, 7. dönem CHP’den ve 1950 seçimlerinde de DP’den milletvekili olduğunu anlatıyor. Zaten Salim Başol ile eşi Meliha Hanım teyze torunları, yani akraba.

Yozgat Nümunei İttihad İlkokulu’nda eğitimine başlayan Salim, orta ve lise eğitimlerini de Yozgat Sultanisi’nde tamamlamıştı. Liseden sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ni kazanan Salim, 1928 yılında mezun oldu. Fakültenin ilk mezunlarındandı. Hemen ardından Vezirköprü savcı yardımcısı olarak bürokratik hayata adım attı. 1929 yılında akrabası Meliha Hanım’la evlendi. Başol’un sonraki görev yeri Niksar’dı. Çiftin tek çocuğu Güngör de burada dünyaya geldi (yıl 1932). Salim Başol, Niksar Hâkimliği’nden sonra Balıkesir Asliye Ceza Hâkimliği’ne getirildi. Artık İstanbul’a atanma vakti gelmişti. İstanbul’da Ağır Ceza Mahkemesi üyeliği ve sonrasında başkanlığı yaptı. 1945 yılındaki Tan Olayları sebebiyle görülen davada Zekeriye ve Sabiha Sertel’e ‘hükûmetin manevi şahsını tahkir’ suçundan birer yıl ceza verdi. Hatırlatalım, dönem, tek parti yani CHP iktidarı dönemi idi.

Başol, ilginç bir davanın yargıçlığını da yaptı bu yıllarda. 29 Eylül 1947 tarihinde, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan tarihin ilk uçak kaçırma davasıydı bu. Romanya’daki komünist idareden kaçan üç Romen subayı Aurel Dobre, Romeo Stefanescu ve Zafir Baltiyano Türkiye’ye gelmişti.

Salim Başol, 1949 yılında da Yargıtay üyeliğine getirilerek Ankara’ya taşındı. Bir yıl sonra, 14 Mayıs 1950’de, Başol ile yolları Yassıada’da kesişecek olan Adnan Menderes, Türkiye’deki tek parti idaresine son vererek iktidarı devralmıştı. Başol’un kayınpederi Yusuf Karslıoğlu da bu seçimlerde Yozgat’tan DP adına Meclis’e girdi. Başol, 1954 seçimlerinden sonraki ikinci Menderes döneminde Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ tarafından Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanlığı’na atandı. O zamanlar bu atamaları bakanlar yapıyordu.

Türkiye’de bazı subaylar da o yıllarda darbe hazırlıklarına girişmişti. Bunda başarılı da oldular. 27 Mayıs 1960’ta darbeciler, seçimle gelen iktidarı devirdi. Darbeye karşı sevinenlerin sesi çıktığı için bu olayın Türkiye’de herkes tarafından sevinçle karşılandığı zannedildi.

27 Mayıs’ın sevinçle karşılandığı belli sayıdaki evlerden biri de Başol ailesinin Ankara’daki evi idi. Salim Başol, bu sevincinin karşılığını Millî Birlik Komitesi tarafından Yüksek Adalet Divanı Başkanlığı’na getirilerek kısa zamanda alacaktı. Kendi ifadesine göre onu bu göreve teklif eden  Prof. Dr. Naci Şensoy’du.

Yüksek Adalet Divanı’nın bağımsız yargı kurulları tarafından değil de darbeciler tarafından oluşturulmuş olması, gidişatın da göstergesiydi aslında.

Aynı görev Yargıtay Birinci Başkanı Recai Seçkin’e de teklif edilmiş ancak o böyle bir hukuksuzluğun içinde bulunmak istememişti. Hatta Seçkin’in, Yargıtay başkanlığından da istifa ettiği, buna rağmen MBK’nın bunu hasıraltı ettiği, onun da Divan’da görev almayıp Yargıtay’da görevine devam etmeyi kabul ettiği söyleniyordu. Resmî açıklamalarda ise Seçkin’in, üzerine aldığı ağır sorumluluktan ürktüğü ve sağlık sorunlarını ileri sürdüğü ifade ediliyordu.

Sonuçta Başol, Adalet Bakanı Amil Artus’un teklifini kabul ederek 3 Ekim 1960’ta resmen Divan başkanlığına atandı. Hâkimlik hayatında İstanbul Ağır Ceza üyesi ve başkanlığı ile Yargıtay’daki görevleri süresince çokça idam cezası onaylamış olan Başol, bunların sayısını hatırlamadığını söylüyordu.

Aynı Başol, darbeden bir buçuk ay önce Adalet Bakanlığı’na getirilen Celal Yardımcı’yı ‘Siz bu makama en layık kişisiniz’ diye telgrafla tebrik etmiş biriydi de aynı zamanda.

Başol başkanlığındaki Adalet Divanı, ilk davasına 14 Ekim 1960’ta baktı. Bundan sonra yaklaşık bir yıl sürecek Yassıada duruşmaları Başol’un kendine has “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerini aldılar. Müdafiiler haaazır.” telaffuzu ile başlayacaktı.

Radyodan ‘Yassıada Saati’ adıyla özetlenen duruşmalar aradan yıllar geçmesine rağmen o devrin çocuklarının bir kâbusu olmuştu. Babası darbeciler tarafından üniversiteden atılan yazar Selim İleri, Başol’un vefatı üzerine 1990’da yazdığı yazıda, kendi kuşağını sesiyle titreten, ürperten, rüyalara bir kâbusun izdüşümlerini serpiveren Başol’un mütehakkim sesi ve bozuk şiveli Türkçesini belleğinden bir türlü silemediğini anlatmıştı. Ona göre bu durum Türk çocuklarını iki açıdan yanlışa yöneltiyordu: “Birincisi, demokrasilerin birdenbire patlak veren darbelerle sona erdirilmesini, üstelik ailecek alkışlamak zorunda kalışımızın yaydığı zehirdir. İkincisi, tali bir şey: Türkçeyi, en güzel biçimde tanıtması gereken tek resmî yayın organından, bozuk bir şiveyle öğreniyorduk.”

Yoğun bir tempo ile çalışmaya başlayan Divan üyeleri dönüşümlü izin kullanıyor, aileleri ile çok nadir görüşebiliyordu. Heybeliada’da tel örgü ile çevrili bir otelde ikamet eden Başol, Yassıada’nın şartlarından şikâyet edenler için sonraki yıllarda onların kaloriferli kendilerinin ise sobalı yerde ikâmet ettiğini söyleyecekti.

Yassıada mahkeme ve kararları hukuk tarihi açısından kara leke olarak tarihe geçmişti. Hele mahkeme sürecinde yaşananlar, artık tarihe mal olmuştu. Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol, yargıçlıktan başka bir tavır sergiliyor; azarlıyor, söz hakkı vermiyordu sanıklara. Savunmaların uzamasından da şikâyetçi oluyordu. Adnan Menderes’e “Bizim burada boş laf dinleyecek vaktimiz yok.” diyecekti. Yine Menderes’e “Bunları bırakın, zorlamayın kendinizi.” diyebiliyordu mesela. Menderes’in avukatı Talat Asal’a “Sizi susturmak için başka ne yapmalı?”, Zeki Eratman’a “Kâfi. Susmazsanız sustururum.”, Hasan Polatkan’a, “Boş sözler bunlar, boş.” diye hitap ediyordu. Ortaya çıkan kayıtlarda bunlara benzer, Başol’un tarafgirliğini ispat eden onlarca söz vardı. Beğenmediği şahide bile “Sen yalancı şahide benziyorsun.” deme cüretini sergiliyordu.

Yargılamalar esnasında Başol’un sert tutumu karşısında Lütfi Kırdar gibi kalp krizi geçirerek vefat edenleri hatırlatmaya gerek yoktu. En temel savunma hakkını tanımayıp sanıklara karşı böyle konuşabilen bir hukuk adamının dilinin altındaki baklayı çıkarması da şaşılacak bir şey değildi aslında. O bakla ne miydi? Salim Başol dendiğinde akla ilk gelen, Yassıada yargılamaları sürecinde DP Milletvekili Samet Ağaoğlu’na sarf ettiği “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor!” sözü, yargılamaların ne şartta yapıldığının ispatı idi.

CHP’nin haksız elde ettiği malların müsaderesine dair 1950-54 arasında çıkan kanunlarla ilgili sorguda söz alan Samet Ağaoğlu, “Bu kanunun o zaman lehinde olduğumuz ve bu hususta oy kullandığımız için mi muhakeme ediliyoruz, yoksa bu konu diğer bir davanın bağlantısı mıdır? Eğer yalnız bu kanundan dolayı muhakeme ediliyorsak, o hâlde bu mevzuda yalnız değiliz, bizimle beraber kanuna oy verenler vardır. Kanunun sözcülüğünü yapan Fethi Çelikbaş’ın (Encümen-i Daniş’te adı gündeme gelen, önce DP sonra CHP milletvekili) yükünü ben neden çekeyim?” deyiverdi. Duruşma salonu bir anda buz kesti. Başol, bir an tereddüt etse de şu sözleri ağzından kaçırmıştı bir kere: “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor…”

Sonrasında toparlamaya çalışıp, darbe zamanında milletvekili olanların Yassıada’da bulunduğunu söyledi ama söz ağızdan çıkmıştı bir kere.

Olayın aydınlığa kavuşması için aradan uzun zaman geçmesi gerekiyordu. Yassıada Komutanı Albay Tarık Güryay, darbeden 25 sene sonra, 6 Ocak 1985 tarihinde Emin Çölaşan’a verdiği röportajda durumu açık ediyordu: “…bir gün Millî Birlik Komitesi’nin iki üyesi Mucip Ataklı ile Suphi Gürsoytrak öğlen yemeğe geldiler, dediler ki ‘Yemeği senin odanda yiyeceğiz.’ Mahkeme Başkanı Salim Başol’u da çağırdık ve dördümüz yemek yedik. Yemek yerken bunlar konuyu açtılar ve Salim Başol’a dediler ki: ‘Reis Bey, kararlarda 60’tan aşağı idam kararı verirseniz biz, yani MBK gayrimeşru oluruz. Yani 59 kişi bizi meşru kılmaz…’ Başol da bunun üzerine dedi ki: ‘Bu kararları tek başıma ben verecek değilim. Belki yüz kişi asarız, belki üç kişi.’ Onlar da dediler ki: ‘İşte mümkün olduğu kadar fazla olsun…”

Başol, yargılama sürecinde Adalet Divanı Başkanı olarak birkaç kez de Ankara’ya gidip başta Cemal Gürsel olmak üzere görüşmeler yapmıştı.

Davalar 15 Eylül 1961’de sonuçlandı, 15 idam kararı MBK tarafından 3’e indirildi. Bu tarihten tam bir ay sonra Türkiye, Silahlı Kuvvetler Birliği’nin gölgesinde seçimlere gitti. Sonuç Başol’un hazmedebileceği gibi değildi. Bunu da 15 Eylül 1987 tarihinde Uğur Dündar’a verdiği röportajdan anlayacaktık.

1962’de Başbakan İsmet İnönü, Başol’u akşam yemeğine davet etmiş ve seçimlerden sonraki durumu sormuştu kendisine. Başol “Ben akıl ve mantıkla bağdaştıramadığımı söyledim. Çünkü intihar eden Namık Gedik’in eşi milletvekili seçilmişti. Mazlum Kayalar mahkûm edilmiş, ama kardeşi Şeref Kayalar’ın seçilmesinin önüne geçilememişti.” cevabını vermişti. Başol, bunların yakınlarının da birkaç sene için seçimden uzak tutulmaları gerektiğini savunmuştu. Bu da onun zihniyetini gösteriyordu. Şu sözleri de o söylemişti aynı röportajda: “Demek ki ihtilalin hakkı verilmezse geri tepiyor.” 1 Haziran 1986 tarihinde Milliyet’ten Yener Süsoy’a da benzer ifadeler kurmuştu. Cezaları müebbete çevrilenlerin de hâlâ idamlarından yanaydı: “Yapanın yanında kâr kalınca ileriye doğru fena örnek oluyor. Der ki vatandaş, ‘27 Mayıs’ta yer yerinden oynadı, sonunda ne oldu?’ Yapan, cezasını çekmeli.” Kastettiği darbeciler değil, siyasilerdi.

Divan Başkanlığı’na boşuna getirilmemişti. İsmet İnönü sevgisini gizlemeyen ve 80’li yıllarda CHP çizgisinin devamı olan Sosyal Demokrasi Partisi’ne (SODEP) meylettiğini söyleyen Başol’a, daha sonra bu parti ile birleşen Halkçı Parti’den de kuruluş aşamasında siyaset teklifi gelmişti. Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp ile gazeteci Can Ataklı’nın büyük amcası, MBK üyesi Mucip Ataklı’nın yaptığı teklifi “Benden geçti” diyerek kabul etmemişti.

Yanında avukatlık stajı yapmış Şevket Rado’nun Hayat dergisinde ‘ibadet eder gibi duruşma yapar’ diye anlattığı Başol, Yassıada Davaları bitince Yargıtay’daki görevine döner ve 1962 senesinde de Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilir. O ana kadar her gün basında kendisinden bahsedilmektedir. Hatta yüksek yaka, kadınlar arasında; uzun favori de erkekler arasında onun sayesinde moda olur. Dahası bazı kadınlar, Başol’un alnındaki et benini kalemle kendi alınlarına yapmaya çalışır. Fenomendir neredeyse. Yassıada’daki idam kararlarını verip Anayasa Mahkemesi’ne geçmesi ve halkın da Demokrat Parti’nin devamı saydığı parti ve politikacılara meyletmesi ile Başol dönemi bitmeye başlamıştır. Ona da kabuğuna çekilmekten başka çıkar yol kalmaz. Belki bunda halktan gördüğü tepkinin etkisi de vardır. Gazeteci-yazar Avni Özgürel’in Anlayış Dergisi’ndeki yazısından öğreniyoruz onu da. Olay Ankara’da Ulus semtindeki bir sebze halinde yaşanmıştır: “Başol mahkeme ve malum infazlardan yıllar sonra bir gün evine erzak almak için gelmiş oraya. Dükkânlardan birinin önünde durup domates almak istemiş. Önce ona dikkat etmeyen manav kesekâğıdına doldurmuş domatesleri ve tam tartıya götüreceği sırada yüzüne bakmış müşterinin. Unutulacak bir sima değildi Başol’unki. Manav tanıyınca Başol’u ‘Domates yok’ deyip kesekâğıdını boşaltıvermiş sandığa. Ses çıkarmadan uzaklaşmış oradan birkaç yıl öncesinin astığı astık kestiği kestik hâkimi...”

Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idam kararlarının mimarı Başol’un bu yıllardaki en büyük beklentisi bir torun sahibi olmaktı. Ancak oğlu Güngör hiç evlenmeyecekti.

14 Temmuz 1970’te yaş haddinden Anayasa Mahkemesi üyeliğinden de emekli olunca iyice unutulmuştu. Sinema, tiyatro ve opera takip ederek hayatını geçiren, hukuk fakültesinde öğrenci iken öğretmenlik de yapan, Evrakta Sahtecilik adlı bir kitabı bulunan, o zamanlar yogaya merak saran Başol, sonraki yıllarda basına verdiği röportajda, 27 Mayıs’ın misyonunu yitirişini üzüntüyle takip ettiğini anlatıyordu: “27 Mayıslarda bana gelenlere ‘27 Mayıs’tan bir şey kalmadı’ dedim. ‘Siz varsınız ya’ dediler.”  

Buna rağmen kararlarında değişiklik yoktu. Onca yıl sonra, 1986’da verdiği röportajda, Yassıada’da nasıl karar verdiyse o gün de yine aynı idam kararını vereceğini söyleyen Başol’daki tek değişiklik “siyasi suçlarda ölüm cezası olmamalı” fikrine gelebilmesiydi.

Hastalık yüzünden 28 Şubat 1990’da hayata gözlerini yuman Başol, zamanın SHP milletvekilleri Onur Kumbaracıbaşı, Kamer Genç ve Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Ağar gibi isimler tarafından uğurlanmıştı ebediyete.

Herkesin tanıdığı ve korktuğu o hâkim gitmiş, aradan yıllar geçtikçe kendisinden ‘kukla hâkim’ diye bahsedilmeye başlamıştı artık. TBMM eski Başkanı ve Demokrat Parti Başkanı Hüsamettin Cindoruk da “Adnan Menderes bir kere öldü; ama Salim Başol bin kere öldü. Ne saygı gördü, ne sevgi, ne de itibarları oldu.” diyerek o zaman yaptıklarının yanına kâr kalmadığına işaret ediyordu.

Millet vicdanındaki mahkeme kararını çoktan vermişti aslında. Şimdi Anayasa değişikliği paketi gündemde. O da Anayasa Mahkemesi’nden önce millet vicdanındaki mahkemede görülmeye başlamadı mı sizce?

 
 
Haberin Yorumları
Başol ve onun gibi çuntacılar milletin vicdanında kişiliksiz diye anılacaktır. Bu dünyada yaptıkları hakszlık onların yanında kâr kalmıyacak.
kadri okuyan
27 Mayıs darbesine ait görüntüleri izlediğim vakit söyleyecek kelime bulamadım. Kanun önünde herkes eşittir ama Salim Başol hukuk adına yemin etmiş bir insan görüntüsünden çok uzakta idi. Mimikleri çok korkutucu idi. Darbecilerin adamı olduğu her hâlinden belli oluyordu. Çok beddua aldı. Tarih bazı ...
BİLAL SARIGÜL
Tarihe düşmüş kara leke deniyor. Kara leke bile utanır bu karalılardan. Tıpkı tarihin utandığı gibi.
U.G.
Teşekkür ederiz. Güzel, aydınlatıcı bilgilerdi. Tarihimizdeki kara lekeleri bilmek gerekir. İnsan, onuruyla yaşamayı bilmelidir. 3 günlük dünyada kula kulluğun rezaletidir bu.
Mehmet BOYRAZ
10 yaşlarındaydım. Rahmetli babama “Uzun zaman geçmesine rağmen Turgut amca neden unutulmadı, hâlâ onu mezarı başında anıyorlar?”diye sorduğumda şu cevabı almıştım: “Oğlum bu millet kendine hizmet edeni unutmadı, unutmaz. Ama bu millet vatan hainlerini de unutmaz!” dedi. Ben de rahmetli babama “Ben...
mert tamer
Tüm Yorumlar