|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
TERÖR

Ergenekon patentli İmralı provokasyanları

10 Mayıs 2010 / MELİK DUVAKLI
Abdullah Öcalan, Mart 2010’da “Devlet diyaloğa hazır. Ama AKP engelliyor.” dedi. Mayısta kritik şeyler olacağını bir ay önce duyurdu. Öcalan’la kim diyalog kurdu? PKK’yı kimlerin kontrolünde yönetiyor? İşte son süreçte yaşanan, Ergenekon patentli İmralı provokasyonlarının kodları...

Yine kritik bir süreç ve yine art arda gelen provokatif eylemler. Büyük eylemlerin denk geldiği süreçlere basit bir mercek tutalım: Sınır ötesi operasyon tezkeresinin Meclis gündemine geldiği 2007’de Beşağaç, Şırnak ve Dağlıca saldırıları arka arkaya gerçekleşti, bir ayda 40 şehit verildi. Mayıs 2007’de ‘367 kararı’na takılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapıldığı hafta Ankara Ulus’ta patlama, Temmuz 2008’de AK Parti kapatma davasının Anayasa Mahkemesi’nde görüşüldüğü hafta Güngören saldırısı (saldırıdan iki gün önce Ergenekon iddianamesi mahkeme tarafından kabul edildi), Ekim 2008’de Cumhurbaşkanlığı referandumunun yapıldığı gün Aktütün baskını (aynı hafta süresi biten tezkerenin bir yıl uzatılması Meclis gündemindeydi, Ergenekon davasının ilk duruşması 20 Ekim’de yapıldı), Nisan 2009’da Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un boş LAW silahı ile kameraların karşısına çıktığı gün Lice’de mayınlı saldırı, Mayıs 2009’da demokratik açılımın başladığı ve mayın temizleme yasa tasarısının Meclis’e geldiği gün Çukurca mayını, Aralık 2009’da DTP kapatma davasının görülmeye başlamasından bir gün önce Reşadiye pususu… Ve en son Anayasa değişiklik paketinin Meclis gündemine gelmesi ile birlikte peş peşe gelen saldırılar…

Tüm bunlar tesadüf olabilir mi? Eğer tesadüf değilse o zaman bir konsensüs olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Saldırıların hedefleri ve genel stratejileri üzerinde amaç birliği edinen kesimlerin belki fiilî belki de zımni anlaşması olduğu çok açık. PKK’nın son saldırıları üzerindeki konsensüs ile anayasa değişiklik paketi üzerinde CHP, MHP ve BDP’yi aynı noktada buluşturan gerekçeler aynı.

Son saldırıların gelişimine bakıldığı zaman sürecin İmralı’dan yönetildiği ortaya çıkıyor. Abdullah Öcalan 6 Kasım 2009’da avukatlarına yaptığı açıklamada “Erdoğan’ın sonu Özal gibi olabilir.” diyordu. ‘Demokratik açılım’ın TBMM gündemine geldiği hafta bu açıklamayı yapan Öcalan, 10 gün sonra da (15 Kasım) yeni bir döneme girildiğini duyurdu. Öcalan’ın asıl dikkat çeken sözleri ise şunlardı: “Devlet içinde çözüm isteyen ve istemeyen kesimler var. Bundan sonra hangisi galip gelir, bu, devlet içindeki bu iki gücün mücadelesine bağlıdır. Yeni bir safhaya girildi. Bu dönem bu safha nedir, bu önemlidir, bunu anlamak gerekiyor.”

Öcalan, safını yeniden gözden geçiriyordu anlaşılan. Bu açıklamasında bir gerçek daha ortaya çıkıyordu. Belli ki Öcalan’la birileri temastaydı. Ve bu durum onun için yeni değildi. Daha evvel yaptığı açıklamalarda bazı askerî yetkililerin kendisiyle defalarca görüştüğünü açıklamıştı. Şener Eruygur, Hurşit Tolon gibi isimlerin Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmasının ardından 11 Temmuz 2008’de şunları söylemişti: “Ergenekoncularla ben de çok görüştüm. Bunlar Amerika karşıtlığı yaparak Amerika’ya hizmet ediyor. Öyle söyledikleri gibi Amerika karşıtlıkları yok... Bunların Rusya’yla bağlantıları ortaya çıktı değil mi, bu yönleriyle tartışılmalıdır. Buraya gelenlerden biri de tutuklanmış. Ben onlarla defalarca görüşmüştüm. Çok katıydılar. Bunlar radikal bir gruptu. Aslında bana bir şeyler söylemek istiyordu, biraz farklıydılar.”

Öcalan’ın bahsettiği dönem 2003. Terör örgütü PKK’nın 1999’dan itibaren başlattığı 4 yıllık suskunluktan sonra yeniden silahlı eyleme başladığı yıl. Yani, PKK ve El Kaide’ye eylemler yaptırılmasını öngördüğü ileri sürülen Balyoz darbe planının hazırlandığı yıl.

Kısacası Öcalan’ın Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki belli isimlerle teması yeni değil. İmralı’nın son dönemdeki kodları çözüldüğü zaman göz göre göre yaşanan saldırıların perde arkası da netleşecektir.

15 Kasım 2009’da yeni bir döneme girildiğini duyuran teröristbaşı, 19 Kasım’da ilk provokasyonun fitilini ateşledi. Yeni hücresini bir mezara benzeten Öcalan hayatının tehlikede olduğunu açıkladı. Sokaklar karıştı. Fakat o, sağlığı üzerinden dile getirdiği şikâyetleri sürdürdü. 27 Kasım 2009’da yaşadığı yeri ‘ölüm çukuru’na benzetti ve AK Parti’yi ‘çözümün önündeki engel’ olarak tanımladı. 3 Aralık’ta “Kuyunun dibinde gibiyim.” diyen Öcalan, 20 günlük hücre cezası aldığını açıkladı. Öcalan’ın cezaevi şartları gerekçesiyle başlatılan eylemler günlerce sürdü. İstanbul ve Muş’ta ölümlü olaylar yaşandı. İstanbul’da bir otobüse atılan molotofkokteyli 17 yaşındaki Serap Eser’in ağır yaralanmasına sebep oldu. Hastanede 1 ay kalan Eser, iyileşmesi beklenirken bir anda ağırlaşarak hayatını kaybetti. Hem de Reşadiye’de pusuya düşürülen 7 askerin şehit verildiği 7 Aralık’ta. Yani, DTP’nin kapatılma davasının karar görüşmelerinin başlamasından bir gün önce.

Öcalan, şiddet sarmalını kademe kademe yükseltmeye başladı. 25 Aralık’ta “Kolektif haklar tanınmazsa savaş 50 yıl sürer” ifadesini kullandı. 3 Ocak’ta yaptığı açıklamada 2010 yılının zorlu geçeceğinin sinyalini açık bir şekilde verdi: “Kürtler 2010’da tüm güçlerini seferber etmeli.” Öcalan aynı minvaldeki işaretlerini daha sonra da devam ettirdi. 19 Şubat’ta tehdidini açık açık ortaya koydu: “Çatışmalı bir sürecin olmaması için çabalıyoruz.” Aslında söylemek istediği açıktı. Öcalan’ın açıklamalarını dikkatle izleyenler bu tür yorumlarından sonra PKK’da eylem hazırlıklarının başladığını bilir.

Öcalan ağzındaki asıl baklayı 5 Mart 2010’da çıkardı. “Devlet diyaloğa hazır.” diyen Öcalan’a göre bunun önündeki en büyük engel AK Parti idi. İşte Öcalan’ın o sözleri: “AKP, sorunu çözmek istiyormuş gibi gözüküyor ancak çözdürmüyor. Bana göre, devlet diyaloğa hazır; ama AKP çözüm önünde en büyük engeldir. Bunu da çok kurnazca, sinsice yapıyor. Çözüyormuş gibi görünüp aslında tasfiyeyi geliştiriyor.”

Öcalan’la diyaloğa hazır olan devlet hangi devletti acaba? Daha önce “Defalarca görüştüm.” dediği devlet cephesi miydi? Kendisi ile diyaloğa hazır olanlar ne vadetmişti? Yoksa şu son dönemde yaşadıklarımızı mı söylediler. “PKK saldırılarını arttırsın, biz de işleri ağırdan alırız, şehit cenazeleri olabildiğince artsın, cenazeler üzerinden halkı provoke edelim, birkaç tane de yumruklu eylem, hükûmet köşeye sıkışır, biz de amacımıza ulaşırız!” Kulislerde konuşulan senaryo bu.

Abdullah Öcalan 14 Mart 2010’da “Son büyük bir saldırı tehlikesi vardır, uyarıyorum. Halepçe’nin on katı katliamlara yönelebilirler.” ifadelerini kullandı. 19 Mart’ta yaptığı açıklamalar ise çok kritik mesajlar taşıyordu. Nevruz sonrası yeni bir sürecin başlayacağını belirten Öcalan, “Tehlike çok büyük. Bir Kürt-Türk boğazlaşması yaratılmak isteniyor.” dedi. Öcalan, PKK, BDP ve Kürtlere şu çağrıda bulundu: “Açık söylüyorum. Kararlarını kendileri versinler.” Aslında bu açık bir eylem talimatıydı.

26 Mart’ta tehlikeli bir süreçten geçildiğini savunan Öcalan, “Tehlikeler herkesi beklemektedir. O yüzden ortak mücadele hattı anbean saat saat örülmelidir” dedi. Anayasa değişikliği konusunda tutarsız tartışmalar yürütüldüğünü belirten Öcalan, pakette değişiklik olmazsa, güçlü bir ‘Hayır Cephesi’ oluşturulmasını önerdi. Ayrıca PKK mücadele sürecinde ‘üçüncü dönem’in bittiğini, Nevruz’la yeni bir sürece girildiğini tekrarladı.

Üçüncü dönemin bittiğini duyuran Öcalan söz konusu dönemleri şöyle açıklıyor: “Birinci dönem 1973-84’e kadar olan dönem. İkinci dönem 1984-93 arasıdır. Üçüncü dönem 93’ten bugüne kadar olan dönemdir. Aslında ben bu üçüncü dönemin 2002’de bittiğini ilan edecektim. Ancak bu hükûmet bir şeyler yapar, gerçekleştirir umuduyla bundan vazgeçtim, bekledim… Önümüzdeki iki-üç ayda her şey daha da netleşecek, açığa çıkacaktır.”

Mayıs ayının başından itibaren hemen her gün PKK saldırıları gerçekleşiyor. Tüm bunlar tabii ki tesadüf değil. 9 Nisan 2010 tarihli görüşme notlarında avukatlarına AK Parti’nin kendilerini oyaladığını ve amacının tasfiye olduğunu belirten Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Mayıs’ta bazı kritik şeyler olabilir. Şimdiden her seçeneğe hazır olmak lazım. Kürtlerin artık ara bir seçeneği kalmadı. Bu önümüzdeki dönemde bazı şeyler gelişebilir, tasfiye de çözüme yönelik şeyler de gelişebilir.” Öcalan benzer ifadeleri 2 Mayıs’ta da kullandı: “Önümüzdeki haftalar kritik. Eğer demokratik siyasetin önü açılmazsa bundan herkes zarar görür. Bunu söylüyorum, sonra ‘Apo söylemedi’ demesinler. İşte çözüm gelişmezse orta şiddette savaştan bahsediliyor. Binlerce kişi gözaltına alınabilir hatta tutuklanabilir. Halkımız da tedbirlerini almalıdır.”

Abdullah Öcalan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrol ve denetimindeki İmralı’dan verdiği direktiflerle PKK’yı yönetiyor. Ve PKK da askere kurşun sıkıyor.