|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
FOTOĞRAF

Seçim var, ‘Değişim’ yok!

3 Mayıs 2010 / KÜRŞAT BAYHAN
Geçtiğimiz perşembe günü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC)’nde seçim heyecanı vardı

Son yılların en geniş katılımlı genel kurulunda mevcut başkan Orhan Erinç’in başını çektiği ‘Bağımsız ve Bağlantısız Gazetecilik Grubu’ ile daha çok genç gazetecilerin destek verdiği ‘Değişim Grubu’ yarıştı. Bağımsız ve Bağlantısız Gazetecilik Grubu üyelere herhangi bir vaatte bulunmazken, Değişim Grubu’nun hedefleri arasında TGC’yi daha aktif hâle getirmek, üyelerin haklarını korumak, emekli gazetecileri Bizim Gazete’de istihdam etmek, Basın İlan Kurumu’ndan alınan ödeneği üyeler için kullanmak ve Bayram Gazetesi’ni yeniden devreye almak vardı. 3 bin 403 üyeden 996’sının oy kullandığı seçimi üçüncü kez aynı ekip kazandı. ‘Değişim’ ise bir başka bahara kaldı.

 Aman dikkat, oyumuz zayi olmasın!

 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 43. Olağan Genel Kurulu’nda oy verme işlemi saat 09.00’da başladı. 17.00’de sandıkların açılmasıyla birlikte nefesler de tutuldu. Her iki grubun görevlileri oy sayımını dikkatle ve heyecanla izledi. TGC Yönetim Kurulu asil üyeleri Orhan Erinç, Vahap Munyar, Turgay Olcayto, Zafer Atay, Sibel Güneş, Orhan Ayhan, Ahmet Özdemir, Gülseren Güver, Recep Yaşar, Doğan Satmış ve Arif Kızılyalın’dan, yedekler ise Celal Toprak, Ünal Tanık, Nuh Albayrak, Cengiz Kahraman, Zeki Gümüş, Mahmut Övür, Abdülhamit Avşar, Ali Akkuş, Kemal Çiftçi, Kadir Demirel ve Soner Can’dan oluştu.

 ‘Değişimciler’in işi yaştı!

 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyelerinin yaş ortalaması bir hayli yüksek. Yaşlı üyelerin büyük bir kısmı, 68 yaşındaki Orhan Erinç (üstte) başkanlığındaki Bağımsız ve Bağlantısız Gazeteciler Grubu için oy kullandı. Bazı üyelerin oy kullanmasına görevliler yardımcı oldu. İki dönemdir başkanlık yapan Erinç, bir üç yıl daha Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin koltuğunda oturacak.

rse bi6 pr8ߑbilme” imkanından söz edilmesi, Türkiye’de Halk - siyaset - Yargı denklemindeki sancının odak noktası olmaktadır. 

 

Buna karşılık siyaset de “millet adına” yapılıyor ve “Tek Parti dönemi”nden çıkıldığından bu yana, “Sandık”,  “millet adına”, göreceli de olsa bir denetleme imkanı sağlıyor. En azından, geçtiğimiz 60 yıl içinde, Türkiye’de sandık yoluyla defalarca siyasi kadro değişimi gerçekleşmiştir.

Yargı sancısında, belki kafaları karıştıran şey, Yargıya yönelik düzenlemenin “Siyaset kurumu” tarafından yapılıyor olmasıdır. 

Bu aslında çok tabii olan bir şeydir.

Çünkü Yasama organı, milletin seçtiği siyasi kadrolardan oluşmakta ve bu organ, millet adına, her kurumun yasal statüsünü belirlemektedir. Anayasa da bunu öngörmektedir.

Ancak, siyaset kurumu, yargı alanını düzenlemeye kalktığında, “Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” gibi bir tartışma başlatılmakta, böylece siyaset kurumunun eli - kolu bağlanmak istemektedir. Oysa yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı olgusu, yargı bünyesinde de zedelenebilme ihtimalini içinde barındırmaktadır.

Bizim gibi, yargıya zaten taa başında özel misyon yüklenmiş toplumlarda, bu daha çok böyle olmaktadır.

Yargı, sistem adına, bir siyasi kadroyu tasfiye ettiğinde, bu durum, nasıl siyasi bir tarafsızlık ve bağımsızlık tartışması başlatmasın ki?

Kaldı ki, yargı kurumları, özellikle askerî müdahale zamanlarında, askerî iradenin etkisi içinde hükümler verebilmektedir.

Bununla birlikte, sivil siyasi kadroların, yargıya yönelik eleştiri ve yeniden düzenleme girişimleri, tartışma doğurmaktan geri kalmamaktadır.

Peki, siyasi kadroların dile getireceği eleştiriler, bizzat yargı dünyasından geldiği takdirde ne olacak?

İşte, bu noktada, Anayasa Mahkemesi’nin 48’inci kuruluş yıldönümü töreninde, Başkan Haşim Kılıç’ın yaptığı konuşma, böyle, içerden bir değerlendirme niteliğinde olmuştur.

Denebilir ki Haşim Kılıç, “millet gibi” konuşmuştur. Belki, yargıda kurulu düzeni koruma misyonu gören odaklarca yadırganmıştır, ama, içeriden bir insan olarak söylenenler, öyle kolay gözardı edilecek şeyler değildir.

Burada Haşim Kılıç’ın konuşmalarından bir bölümünü, küçük notlar ekleyerek, sizlerle paylaşmak isterim.

İşte bir yüksek yargıcın toplumdaki yargı algısına ilişkin tespiti:

“Yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, adil yargılanma ve sorunlarla dolu işleyişine ilişkin konularda toplumun çok ciddi kaygısı, endişesi ve şikayeti vardır. Bu çığlıklara sebep olan sorunları konuşmadan üstünü örtmek, ötelemek ancak, hastalıklı bir hukuk devletinin böyle devam etmesinden çıkar sağlayanların bilinçli bir yöntemi olabilir.

İşte o yargıcın, “yargıda ideolojik vesayet” olgusuna bastığı parmak:

“Bağımsızlığa ve tarafsızlığa teslim olmayı reddedenler ayakta kalamayacaklardır.. Yargıyı ideolojik vesayet altında tutmaya çalışanlar bağımsızlık ve tarafsızlıktan en çok rahatsız olanlardır..... Esasen yargıcın sahip olduğu inançlarını, siyasi görüşlerini, ideolojisini, özetle kutsallarını kararlarına yansıtması çözülmesi gereken en ciddi bağımlılık sorunudur.

İşte Yargıçtaki “kurtarıcılık misyonu”nun tehlikesine işaret:

“Yasama, yargı ve yürütme gücünü kim kullanırsa kullansın, yasal güvencelerin arkasına saklanarak hukuk dışı yöntem ve yollarla ülkeyi, demokrasiyi ve cumhuriyeti kurtarma düşüncesinden vazgeçmelidir.

İşte kurumlar yıpranmasın” sendromunun tehlikesine işaret:

“Toplumun geleceğe dair korkuları yıllarca istismar edilerek kullanılmış, hukuk dışı davranışların, işkencelerin, faili meçhullerin meşru zemini oluşturulmaya çalışılmıştır.

“Kurumlar yıpranmasın” anlayışının arkasında ülkeye nasıl bir bedel ödettirildiğinin farkında olduğumuzun bilinmesi gerekir.

İşte, çifte standart vurgusu:

“Ülkemizde yargının tarafsızlığından ve bağımsızlığından şikayet edenlerin sosyal profiline baktığımızda ciddi bir eksen kaymasının gerçekleştiğini görüyoruz. Yıllardır soruşturma ve kovuşturma hukukunun haksız ve ölçüsüz uygulamalarına konu olmuş olayları ve insanları görmezlikten gelenler, her ne olduysa bugün yargıdan en çok şikayet eden konuma gelmişlerdir. Oysa, hukuk dünyası yargılanan kişilerin itibarı, makamı, unvanı ve rütbesi ile asla ilgilenemez. Ancak uygulamalar bunu teyit etmiyor.

İşte çok net bir tespit:

“Türk halkı bugünkü yargı düzeninden şikâyetçidir.

Ve işte yargıdaki olumsuzluklar serisi:

“Etkin, süratli, tarafsız ve bağımsız bir yargı konusunda yaşanan olumsuzluklar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikayet yolunu cazip ve zorunlu kılmaktadır. Avrupa Mahkemesinin verdiği ihlal kararlarının büyük bölümünün adil yargılanma ilkesine aykırılık üzerine kurulduğu gerçeği de toplumun şikayetini teyit eder niteliktedir.

İşte sorun ve işte acil çağrı:

“Ülkemizin bu yargı sistemi ile çağdaş hukuk devleti niteliğini yakalaması asla mümkün değildir... Her türlü siyasi ve ideolojik etkiden arındırılmış, hızlı ve etkin bir yargı sisteminin kurulması için acil bir yargı reformunun yapılması zorunluluk haline gelmiştir.

İşte şeffaflık talebi:

“Yargıda şeffaflık dönemi açılmalıdır. Türk Milleti adına karar verenlerin bunu nasıl oluşturduğunu milletin görme ve bilme hakkı vardır. Bu nedenle... (yüksek yargıdaki) görüşme ve müzakerelerin kayda alınması, tutanakların kamuoyuna açıklanması veya önemli görüşmelerin herkese açık olması sağlanmalıdır.

İşte yargıda tarafsızlık ve “bizimkiler” söylemine işaret:

“Toplumun yargıyı nasıl algıladığını yargının mensupları merak etmelidir. Bize yakın ya da ötekine yakın hakim ve mahkeme ayırımının söyleme dönüşmesi yargının da, hukuk devletinin de çöküş habercisidir.

İşte yargıdan çıkan çelişik kararlarla işaret:

“Kamuoyunun dikkatinin yoğunlaştığı önemli davalarda birbiriyle çelişen ve toplum vicdanını ikna edecek hiçbir gerekçeye dayanmayan, günaşırı farklı kararların ortaya çıkması, yargıya olan güveni temelden sarsacak görüntülerdir.”

Bunlar, AYM Başkanı’nın tespitleri.

Peki, bu tespitler üzerine, Yargı reformu karşısında Maginot hattı oluşturan yargı dünyası ne diyecek?

“Haşim Kılıç, yabandan geldi ve aramıza girdi” mi diyecek?

Son söz:

Türkiye, yargı sancısını aşmadan normalleşemez.