|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
DOSYALAR

Darbe meclisleri

19 Nisan 2010 / MEHMET BAKİ-SEDAT GÜLMEZ
Sivil ve demokratik bir anayasa için mevcut TBMM’yi meşru görmeyenler, ‘Kurucu Meclis’ fikrine sığınıyor. Oysa 1961 ve 1982 tecrübeleri, her ne kadar Türk siyasî tarihinde ‘kurucu’ unvanıyla anılsa da ‘ihtilalcilerin’ gölgesinde kaldı.

Anayasa değişikliği tartışmaları siyasette tozu dumana kattı. İktidarın adımları meclis içi ve dışı muhalefetçe genel itibariyle ‘sistemi lehine çevirme girişimi’ diye algılanıyor ve topluma böyle sunuluyor. Yine de ‘uzlaşma zemini doğabilir’ ümidiyle hareket edenler sürekli yeni fikirlerle çözümü beslemeye çalışıyor. Fakat politik çekişmeler buna izin vermiyor. Çoğu öneri yeterince değerlendirilmeden gündem gerisine düşüyor. ‘Kurucu meclis’ de bu minvalde perde gerisine düşen tekliflerden. Üstelik yeni de dillendirilmiyor. 22 Temmuz 2007 seçimleri akabinde başlayan Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki anayasa taslağı çalışmaları sırasında da bahsi geçmişti. Hatta dönemin TBMM Başkanı Köksal Toptan “Kurucu meclis konusunda uzlaşma sağlanırsa niye olmasın. Bir yasa çıkarılır, düzenlenir ama bunların hepsi düşüncedir.” demişti.

İLK KURUCU MECLİS AMERİKA’DA

Peki, nedir kurucu meclis? Destekleyenler ya da karşı çıkanlar hangi argümanlara dayanıyor? 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden sonra teşkil edilen kurucu meclislerin hüviyetleri neydi? Aldıkları kararlar ne kadar demokratik ve sıhhatliydi? Tarihî kurucu meclis namı verilen Birinci Meclis ile diğerleri arasındaki farklar nelerdi? Nihayet şimdiki TBMM kurucu meclis potansiyeli taşımıyor mu? İlk anda akla gelen sorulara yenileri eklenebilir. Fakat sayılanlar bile meseleye açıklık ve netlik getirebilecek düzeyde…

Kurucu meclis konusuna başlamadan ‘kurucu iktidar’ kavramına değinip mevzunun esasını algılamak gerekiyor. Kemal Gözler’in ‘Kurucu İktidar’ başlıklı kitabında belirtildiği üzere kavramı kabaca ‘anayasayı yapma ve değiştirme iktidarı’ diye tanımlayabiliriz. “Durduk yerde niye yapıyor veya değiştiriyoruz?” sorusunun cevabı yine Gözler’in eserinde anayasayı canlılara benzeten Pierre Pactet’e ait değerlendirmede saklı: “Doğarlar, gelişirler, siyasal yaşamın bozucu etkilerine maruz kalırlar, önemli ya da önemsiz değişikliklere konu olurlar ve bir gün yok olurlar.”

Kurucu iktidar ikiye ayrılıyor. Anayasa yapma hakkına sahip olana ‘asli’, sadece değişikliğe gidebilene ‘tali’ deniyor. Asli kurucu iktidar da anayasa yaparken farklı yöntemler kullanıyor. Mesela temsilî demokrasiyle seçilen bir meclise bunu hazırlatma veya bir komisyona havale edip oluşan metni halkoyuna sunma. Birincisi kurucu meclis ikincisiyse kurucu referandum ismini alıyor. Millî hâkimiyete dayanması ve siyasi meşruiyetinin fazlalığı sebebiyle de anayasa yapmak için çoğunlukla kurucu meclis tercih ediliyor.

Kurucu meclise tarihte ilk Amerikan bağımsızlık sürecinde rastlıyoruz. 1776’dan itibaren ayaklanan koloniler kendi anayasalarını yapabilmek için ‘Konvansiyon’ adıyla kurucu meclisler oluşturmuştu. Mesela Federal Anayasa, 1787’de Filedelfiya Konvansiyonu’nca hazırlanmıştı. Aynı usul, Fransız İhtilali’nden sonra bu ülkeye geçti. 1791, 1848 ve 1875 anayasaları bu yolla kaleme alındı. Zamanla kurucu meclis görevleri yönüyle Fransız ve Amerikan tipi diye ikiye ayrıldı. İlkinin çifte vazifesi vardı. Anayasanın hazırlanması ve kabulünün ötesinde olağan yasama organı rolü de üstlenirler. Diğeriyse sadece anayasa yapar, yasama kuvvetini üstüne alamaz.

Tüm demokratik artılarının yanında kimileri kurucu meclisin barındırdığı bir tehlikeye işaret ediyor. Bu da kurucu meclis milletvekillerinin, hazırlayacakları anayasaca teşekkül ettirilecek gelecekteki parlamentoda tekrar vekillik yapmaya heveslenmesi. Üzerinde durulması gereken hususlardan biri kurucu meclisin geçiciliği esası ve üyelerinin bunu kabullenme ahlakı. Peki, olağan parlamentolarla kurucu arasındaki fark nedir? Esasında yapı itibariyle ikisi özdeş. Doğrudan ve genel oyla seçilirler. Ayrım güven hususunda ortaya çıkıyor. Kurucu meclis seçiminde vatandaş vekillere anayasa yapma ehliyeti verir. Diğerinde yasa hazırlanması yönünde vekâlet aktarılır. Bir görüşe göre söz konusu özelliği sebebiyle kurucu mecliste alınan kararlar halk oylamasına tabi olmamalıdır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve 1791 Fransız Anayasası kurucu meclislerce kabul edilmiş ve akabinde referanduma gidilmemiştir.

TÜRKİYE’DE TEK KURUCU MECLİS İLK TBMM

Konunun tarihî ve uluslararası boyutuna değindikten sonra Türkiye’deki sürece dönersek karşımıza evrensel değerlere neredeyse taban tabana zıt bir tablo çıkıyor. Çünkü kurucu meclis geleneği darbe tarihiyle doğru orantılı. Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Birol Akgün bir adım öteye geçiyor. Ona göre, şimdiye kadar kurucu meclis unvanını hak eden tek parlamento 23 Nisan 1920’de çalışmalara başlayandı. Çünkü İstiklâl Harbi ve 1921 Anayasası’nı yapan bu Meclis geniş siyasi meşruiyete sahipti. Bu yüzden 1961 ve 1982 anayasalarını hazırlayanlar ile asla karşılaştırılmamalı. Zira ikisi de halkın seçtiklerinden değil 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirenlerce atanan kişilerden müteşekkildi. “Tam da bu yüzden onları kurucu meclis değil ihtilal meclisi şeklinde tanımlamak daha doğru.”

Prof. Dr. Akgün’ün bakış açısı yıllardır ağızdan ağza dolaşan bir tespitin ilmî altyapıyla pekiştirilmesi esasında. 10 senelik Demokrat Parti (DP) iktidarına Albay Alparslan Türkeş’in 27 Mayıs 1960 sabahı okuduğu bildiri son verdiğinde karışıklığı bugüne akseden bir dönem başlıyordu. Hükûmeti deviren 38 kişilik ekip ‘Millî Birlik Komitesi-MBK’ adıyla halkın karşısına çıkıyordu. Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes, bütün DP’liler hukukiliği hâlâ tartışmalı Yassıada Mahkemesi’nde darbecilerin seçtiği yargı heyetinin karşısına çıkıyordu. Aynı süreçte MBK yeni anayasa hazırlama görevini başkanlığını İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar’ın üstlendiği Naci Şensoy, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Nail Kubalı, Ragıp Sarıca, Tarık Zafer Tunaya ve İsmet Giritli’den müteşekkil bir komisyona havale etti. Darbeciler bizzat liderleri Cemal Gürsel’in ağzından yönetime el koyma sebeplerini “Türkiye’de demokrasinin yeniden ortaya çıkarılması” diye ilan ediyordu. Ancak CHP’liler müdahaleden kendi lehlerine kararlar çıkacağını umuyor ve DP’lileri ihbar furyasında gönüllü koşturuyordu. Bunda Gürsel’in darbe ertesinde İsmet İnönü’yü arayıp bağlılık arz etmesi ve onun da yapılan eylemi desteklediği açıklaması etkiliydi. Sonrasında teşkilatına intikam hissine kapılmaktan korunmasını isteyen bir genelge yayımlasa da etkisi istenen seviyede değildi.

Yola birlikte çıkan darbeciler arasında zamanla ayrılıklar türeyince işler tahmin edildiğinden girift hâle geldi. Anayasanın oluşturulması akabinde gidilecek seçimle iktidarı sivillere devretme niyetindeki Cemal Gürsel ve ekibinin karşısında, yapısal reformları gerçekleştirmeden atılacak adımın CHP’ye hükûmeti kurma imkânı vereceğini savunan Alparslan Türkeş ve arkadaşları duruyordu.

Bu arada bilim komisyonu çalışmalarını tamamlayıp hazırladığı taslağı 17 Ekim’de MBK’ya sunmuştu. 13 Kasım’daysa Gürsel, Türkeş ve arkadaşlarını emekliye sevk ederek 14’ler diye bilinen tasfiye harekâtını tamamladı. Artık MBK 24 üyeden oluşuyordu. Komisyonun bitirdiği anayasa taslağından memnuniyet duyanlar kadar taslağa tepki gösterenler de vardı. Çözüm için 13 Aralık 1960 tarihli 157 sayılı kanunla ‘Kurucu Meclis Kanunu’ kabul edildi. Böylece MBK üyeleri ve DP’liler hariç muhalefet partileri, barolar, basın, ticaret odaları, sendikalar, üniversiteler, gençlik kuruluşlarından gelenlerle teşekkül eden temsilciler meclisi, Kurucu Meclis adı altında birleşiyordu.

Zaman Gazetesi yazarı İhsan Dağı’nın tespitiyle eski iktidar mensuplarının Kurucu Meclis’te yer almaması 1957 seçimleri baz alındığında halkın yüzde 48, 1961’e bakarsanız 49’unun (Adalet Partisi-AP ve Yeni Türkiye Partisi-YTP) anayasa heyetinde yer almaması demekti. 24’ü MBK üyesi 272 kişilik anayasa hazırlama meclisindeki siyasi dağılım büyük oranda CHP lehineydi. 222 CHP’liye karşılık, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nden (CKMP) 25 ve bağımsızlardan 25 üye. İsimler zikredildiğinde tablo daha net ortaya çıkıyor: Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi, ilerleyen yıllarda CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturacak Altan Öymen, 9 Mart 1971 cuntasının fikir babası Doğan Avcıoğlu ve Millî Şef İsmet İnönü. Yine Temsilciler Meclisi’nde oluşturulan Anayasa Komisyonu’nda ise CHP’li siyasetçi Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu, Mümtaz Soysal, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’ün babası Mehmet Emin Paksüt, Muammer Aksoy, İlhan Arsel, Bahri Savcı gibi isimler yer aldı. Nihayet 9 Temmuz 1961’deki referandumla Kurucu Meclis’in hazırladığı anayasa halkın takdirine bırakıldı. Katılım yüzde 83’tü. Darbecilerin her türlü önlemine, anayasa taslağını eleştirmeye yönelik en ufak açıklamaya dahi geçit vermemesine, hatta ‘Hayır’ oyu kullanacağı endişesiyle DP’nin mirasçısı konumundaki Adalet Partisi Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın üstü örtülü tehdit edilmesine kadar varan tedbirlere rağmen ancak yüzde 60,4 oranında ‘Evet’ desteği alabiliyordu. Bursa, Sakarya, İzmir, Manisa, Aydın, Denizli, Kütahya, Bolu, Zonguldak, Çorum ve Samsun hayrı ‘Hayır’da aramıştı.

Kurucu Meclis’in üstlendiği vazifeyi tamamladığına kanaat getirilince genel seçimler için 15 Ekim 1961 tarihi belirlendi. Eski Başbakan Adnan Menderes, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamından kısa süre sonrasına denk gelen sandıkta halk DP’nin mirasçısı kabul edilen partilere verdiği oyla darbecilere manalı bir cevap verdi. Zira CHP 173, AP 158, CKMP 65 ve YTP 54 vekil çıkarmıştı. 11 gün sonra MBK Başkanı Cemal Gürsel cumhurbaşkanı seçildi. 10 Kasım’da hükûmeti kurma vazifesi CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye verildi.

  1961 Anayasası Türkiye’de askerî darbe sonucu kurucu meclis oluşturulması yolunu açmıştı. Oysa ne 1921 ne de 1924 anayasaları benzer bir nitelik taşıyordu. 27 Mayısçıların adımı, devamında 12 Eylülcülerce pekiştirildi.

‘ANAYASA ANCAK DARBEYLE DEĞİŞİR’

60’lı ve 70’li yıllar Türkiye’de siyasetin sokak aralarında taş, sopa ve silahla yapıldığı bir dönemdi. Neredeyse ilkokullara kadar inen sağ-sol çatışmalarında her gün onlarca insan hayatını kaybediyordu. Toplumdaki kavganın aynısı politik arenaya da yansıyordu. CHP, AP, Necmettin Erbakan başkanlığındaki Millî Selamet Partisi (MSP) ve Türkeş önderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) keskin uçları temsil ediyordu. 70’lerin ikinci yarısında ortaya bir de hükûmet krizleri çıkmıştı. 1961 Anayasası’ndan kaynaklanan hukuki boşluklar sebebiyle iktidar kısa sürede sahibini bulamıyordu. Nihayet 1980’de görev süresi dolan Fahri Korutürk’ün yerine 7’nci cumhurbaşkanı aylar geçmesine rağmen seçilemiyordu. İşte 12 Eylül 1980 darbesi bu ortamın sonunda vuku buldu. Failler Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve silah arkadaşlarıydı. Kendilerine ‘Millî Güvenlik Konseyi- MGK’ adını vermişlerdi ve Evren haricinde Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun oluşumda yer alıyordu.

Selefleri gibi 12 Eylül darbecileri de müdahaleyi “ülke bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak için” yapmıştı. Emir komuta zincirinde gerçekleşen eylemin hukuki çerçevesi 27 Ekim 1980’de 2324 sayılı ‘Anayasa Düzeni Hakkında Kanun’ ile çizilmişti. Buna göre yasama ve yürütme yetkisi tamamıyla konseye devrediliyordu. Yargıya dokunulmuyordu; ama sınırlama getiriliyordu. MGK’nın yayımladığı kanunlar anayasaya aykırılık yönünden ele alınamayacaktı. Üstelik yürütmenin durdurulması yönüne gidilemeyecekti. 29 Haziran 1981 tarih ve 2485 sayılı ‘Kurucu Meclis Hakkında Kanun’ ile yeni bir anayasa hazırlama görevi bu parlamentoya veriliyordu. Yasaya göre anayasayı hazırlamak haricinde siyasi partiler ve seçim kanunu oluşturma vazifesi vardı. Görev süresi TBMM kurulup fiilen çalışmaya başlayıncaya kadardı ve bu arada kanun koyma, değiştirme ve kaldırma suretiyle yasamayı kullanabiliyordu. Tabii buradan gelen kanun tasarı ve teklifleri MGK’ca aynen veya değiştirerek kabul veya reddedilebilirdi. MGK’nın onayladığı metin Resmî Gazete’de yayımlanınca yürürlüğe girerdi.

Kurucu Meclis’in teşekkülü ve siyasi meşruiyeti bırakın 1921’i, 1961’den dahi gerideydi. Konsey üyeleri tepedeydi. Diğer kısım Danışma Meclisi ise 160 üyeden oluşuyordu. Fakat bunlardan 40’ını doğrudan MGK seçiyordu. 120’si her ilin valisi tarafından tespit ve teklif edilecek adaylar arasından Konsey’ce atanıyordu. Üye seçilme şartları arasında 30 yaşını doldurmak, yüksek öğrenim yapmış olmak gibi teknik hususların haricinde “11 Eylül 1980 itibariyle herhangi bir siyasi partinin üyesi bulunmama” gibi sert bir tedbir de vardı.

Anayasa süreci Danışma Meclisi’nin kendi arasından 15 üyelik ‘Anayasa Komisyonu’ belirlemesiyle başladı. Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığındaki heyet 23 Kasım 1981’de mesaiyi açıp, oluşturduğu taslağı 17 Temmuz 1982’de Danışma Meclisi’ne sundu. Görüşmelerden sonra metin 23 Eylül’de kabul edildi. 18 Ekim’de de Konsey’ce onaylanıp referanduma sunulmak üzere 20 Ekim 1982’de Resmî Gazete’de yayımlandı. 7 Kasım’da sandık başına giden vatandaş anayasaya yüzde 91,37 oranında ‘Evet’ dedi. Bu netice de 2709 sayılı Kanun namıyla 9 Kasım 1982’de Resmî Gazete’de neşredildi. 6 Kasım 1983’teki genel seçimlerle de Anayasa’nın 177’nci maddesi uyarınca Konsey’in ve Danışma Meclisi’nin hukuki varlığı sona erdi. Seçimlere yüzde 92,3 oranında katılım gerçekleşti ve Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) yüzde 45,15 oy ve 211 milletvekiliyle iktidara geldi. MGK’nın açıkça desteklediği Turgut Sunalp idaresindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) ise ancak yüzde 23,27 oy oranıyla 71 mebus çıkartabilmiştir.

Nihayet 1961 ve 1982 anayasalarını yapan kurucu meclisler Türk siyasetine kötü bir miras bıraktı. Prof. Dr. Birol Akgün’ün ifadesiyle “Yeni anayasa yapmak için önce darbe yapmak gerekiyor.” şeklinde kötü bir siyasi algının ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu bakış açısının özünü Cumhuriyet sonrası asker-sivil elitin çıkarlarını seçilmişlere karşı güvence altına alma düşüncesi teşkil ediyor. Ona göre halkoyuyla oluşan TBMM her zaman kurucu iktidar gücünü kullanma hakkına sahip bu sebeple ister ‘yıprandı’ isterse ‘hakkı yok’, hangi söylem geliştirilirse geliştirilsin “Bu Meclis anayasa yapamaz.” demek, jakobenist bir tavırdan kaynaklanıyor. Akgün’ün sözleri 22 Temmuz 2007 seçimleri sonrasındaki anayasa tartışmaları hatırlandığında yerine oturuyor. Sandıktan neredeyse yüzde 50 oy oranıyla çıkan bir iktidarın yeni anayasa taslağı hazırlıkları “Hakkı yok”, “Kurucu meclis olmalı” propagandasına kurban edilirken bugün de “Meclis yıprandı, seçime gidelim yeni parlamento anayasayı yapsın.” söylemiyle ön alınmaya çalışılıyor. Muhtemel bir seçimde gücünü koruyan veya artıran iktidar partisinin anayasa hazırlıklarının aynı yöntemlerle engellenmeyeceğine dair garanti yok. Tabii 22 Temmuz öncesindeki gibi hükûmetin sandığa gömüleceğini umarak yola çıkıp tam tersi durumla karşılaşınca söylemlerin değiştiği hatırlandığında tablo daha da belirginleşiyor. 23. Dönem TBMM’nin anayasa değişikliği yapamayacağı argümanına gelince, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Faruk Gençkaya bu söyleme açıkça karşı çıkıyor: “23. Dönem TBMM, kurucu meclis seçilmemekle, temsil oranı kurucu iktidarlığa uygun. Çünkü 2007 seçimlerinde oyların sadece yüzde 12,8’si parlamentoya yansımadı. O dönem bilim kurulu raporunun hazırlanmasına paralel TBMM’de yeni anayasa çalışmaları başlatılabilseydi TBMM’nin kurucu meclis olarak yeni anayasa yapma şansı artabilirdi.”

Bugün parlamentonun kurucu meclis gibi çalışmasını zorlayan etkeni de erken seçim beklentisi ve muhalefetin yaklaşımlarına bağlıyor. Yine de olağan seçim tarihine kadar sadece anayasaya odaklanılırsa yeni anayasanın hazırlanabileceğine inanıyor. Çalışmalara tüm toplum katmanlarının katılımını sağlayabilmekse hassas nokta.

Birol Akgün’ün 30 maddelik son anayasa değişikliği ile ilgili söyledikleri de meselenin zihnî temellerini göstermesi açısından dikkat çekici: “Değişiklik gerçekleşirse, asli kurucu iktidarı salt biz temsil ederiz diyen bürokratik oligarşinin tekeli kırılacak. Yeni oluşacak meclis de köklü çözümler için moral ve siyasi güç hissedecek.”

 

1982 Kurucu Meclis Üyesi Abbas Gökçe: Türkiye bugünkü anayasaya layık değil

 

1982 Anayasası’nı hazırlayanlardanım ancak bugün değiştirilmesinden yanayım. Çünkü Türkiye bu anayasaya layık değil. Batı’dan ne farkımız var? 82’yi hazırlarken 1961’i baz aldık. O şartlarda en demokratik anayasayı yaptık. İçinde antidemokratik hükümler yok değil ama onların konulması zaruriydi. Ama o devir dahi HSYK kararlarına yargı yolunun kapalı tutulması, AYM’nin yapısı gibi antidemokratik kararlara karşı çıktım. Mesela darbecilere hukuk yolunu kapatan geçici 15’i Danışma Meclisi hiç görüşmedi. Çalışmalar bitince konsey üyeleri oraya monte etti.