| KÜLTÜR |
Yıllar evvel Yahya Kemal, Avrupa seyahatlerinden birinde İstanbul’un nüfusu sorulduğunda, “Biz yerin altındakilerle beraber yaşarız.” diyerek yaşayanların iki katı bir rakamla cevap vermiş muhataplarına. Atalarımız da inançları gereği, ölümü ebediyete geçiş olarak değerlendirmiş ve insanın fâni dünyada bekayı yakalama arzusunu mezar taşları ile somutlaştırmış. Hayır defterinin kapanmadığı düşüncesiyle mezarları kişileştirerek duaya muhatap kılmış. İşte, bu anlamda Göktürklere kadar uzanan mezar taşı geleneğini Osmanlı’nın sanat ve din anlayışı ile harmanlayarak ‘Ölülerine ve ulularına saygı göstermeyen, hürmet beklememelidir’ düşüncesiyle yaşatmışlar. Hem de onu bir sanat abidesine dönüştürerek…
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Geleneksel Sanatlar Yönetmenliği, tarihçi H. Necdet İşli’nin Osmanlı Serpuşları kitabını okuyucularla buluşturarak tarihî mezar taşlarını yeniden hatırlamamıza sebep oldu. Zira bu serpuşların en güzel ve somutlaşmış örneklerine mezar taşlarında rastlıyoruz. 1980’de hazırlanmış ve basılmayı bekleyen kitap, âdeta bir serpuş arşivi özelliği taşıyor. Kitabın içerisinde yazarın 42 yıllık mezar tarihi mesaisinin sonucunda elinde toplayabildiği 30-35 bin civarındaki fotoğraftan da faydalanılmış. İşli, serpuşları tanıtma amacıyla yola çıktıklarını söylediği kitabında pek çok çeşidi bir araya toplamış.
Serpuşlar, estetik duruşlarının yanında mezarda yatan kişinin özellikleri hakkında da bize birçok ipucu veriyor. Zeytinburnu sınırlarındaki Osmanlı mezarlarının envanter çalışmasını yapan hattat Doç. Dr. Süleyman Berk, mezar taşı başlıklarından ilk olarak cinsiyetin anlaşılabileceğini belirtiyor. Özellikle erkeklere ait mezar taşlarından onların mesleklerini ve meşrepleri anlayabiliyoruz. Genel olarak mezar taşları; sarıklı, kavuklu, başlıklı ve fesli olarak dört grupta toplanıyor. Fesler kendi içinde hangi padişah döneminde yaşadıklarını gösteren Azizî, Mahmudî ve Hamidî olarak üçe ayrılıyor. Kavuklu olanlarda ise özellikle kallavî kavuk dikkat çekiyor. Ayrıca kadınlara özel hotoz başlıklar da mevcut.
Taşlarda tek dikkat çeken şey serpuşlar değil şüphesiz. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından Prof. Dr. Ethem Eldem’in “Mezar taşları bizimle konuşuyor.” ifadesini kullandığı bu kültür abidelerini anlamak için onlara çok yönlü bakmak gerekiyor. Mezar taşları, insanların Osmanlıca bilmediği günümüzde bizimle çok fazla konuşamasa da, yapıldığı dönemde kendine has edebi bir dil ve üsluba sahip. Cumhuriyet Üniversitesi’nden Doç. Dr. Şeref Boyraz, bu üsluba bakarak, Osmanlı’nın ölüme daha kabullenici bir yaklaşım sergilediğini ve estetikten de ayrılmadığını düşünüyor.
Duanın resimlisi diyebileceğimiz mezarlar da mevcut kabristanlarda. Tarihçi Talha Uğurluel’e göre, ölenin akıbetinin cennet olması için edilen dualar, mezar taşlarına Kur’an’da geçen nimetler şeklinde kazınmış, Allah asıllarını orada yedirsin diye. Herhangi bir mezarlığa gittiğinizde Kur’an’da da adı geçen nar taneleri, üzüm asmaları, zeytin dalları ya da hurma ağaçlarıyla karşılaşmanız mümkün. Ya da Allah kabrini aydınlatsın düşüncesiyle zincire asılmış kandillerin mezarları süslediğini görebilirsiniz. Hatta kadın mezar taşlarına beşibiryerde bile işlenmiş.
Öldükten sonra ardından beddua edilmemesi için cellatların mezar taşlarına ise isim bile yazılmıyor. Hatta atalarımız, mezarlarda yatanların gerçek ölüler olmadığına o kadar çok inanmış olacak ki, Vaka-yı Hayriye neticesinde Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında, yeniçeri mezar taşlarının kafasını da kesmiş. Bu yüzden bugün bu tip mezar taşlarının sağlam örneklerini sadece Üsküdar’daki Ayazma Camii’nin bahçesinde görebiliyoruz.
Mezar taşlarının üzerinde hançer, Osmanlı arması, çiçekler ve Allah’ın birliğini temsil eden servi figürlerine rastlamak da mümkün. Ama en ilginç mezar örneklerinin sahibi kaptan-ı deryalar. Talha Uğurluel’in tabiriyle çapası, halatı, kırılmış gemi direğiyle bir kaptanın âdeta ahiret gemisine binip ebedi istirahatgâhına doğru seferini temsil ediyor bu taşlar. Evlenmeden ölen kızların mezar taşlarını ise duvak ve boynu bükülmüş bir gül süslüyor. Esprili mezar taşları da yok değil. Örneğin Çelebi Mehmet döneminde Amasyalıların Lahanacılar ve Merzifonluların Bamyacılar adında iki cirit takımı varmış. Takım ruhu hayatlarına o kadar işlemiş olacak ki mezarlarının tepesi bamya ya da lahana şeklinde yapılmış. Ya da Doç Dr. Süleyman Berk’in hatırlattığı gibi “Karı dırıltısından vefat eden Halil Ağa” diye yazan mezar taşları bile var.
Prof. Dr. Ethem Eldem, insanların çoğunun Osmanlı kitabelerinde daha çok dinî sözler yazıldığını düşündüğünü ama aslında böyle olmadığını belirtiyor. Mezar taşlarının formatı şöyle: Başta ‘Hû, Hüve’l-bâki, ‘Hüve’l-Hallâk’ul-bâki’ gibi bir münacatın yer aldığı serlevha, ortada daha serbest ve kişisel bir metin, en son ruhuna Fatiha ve ölüm tarihi: “15. asırda çok az laf vardır kitabelerde. Giderek taş yetmemeye başlıyor ve taşı yazıyı taşıyabilecek şekilde genişletiyorlar. 18. asırdan itibaren bakarsanız, ölünün kim olduğu, toplumdaki statüsü yazılıyor. Bu dönemde sırf mezar taşı için bazıları büyük şairlere yazdırılmış kalıp manzumlar vardır.”
Peki, bu taşlar nasıl yazılıyor? Süleyman Berk anlatıyor: “Hattat kalıbı hazırlıyor. Taş ustası da aynı maharetle yazıyı taşa geçiriyor. Bu işçilik, hattattan daha fazla maharet istiyor. Yazıyı silkeledikten sonra usta, onu çok dikkatli bir şekilde taşa oyuyor.” Ekol sahibi hattatlar, kendi yazılarını taşa işleyecek ustaları bile kendileri seçiyor. Zira hattat kâğıda çok güzel yazsa da, mezar taşı ustası onu bozabilir. Yazı tipi olarak da mezar taşı kitabelerinde genelde celî sülüs ve celî talik, nadiren de rik’a ve nesih kullanılıyor.
Nakış nakış işlenmiş kitabeleri ve süslemeleriyle bazı Osmanlı mezar taşlarının işçilik ve sanat değeri itibariyle hiç de heykelden aşağı olmadığını ifade ediyor Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk-İslam Sanatları Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hüsrev Subaşı. Hatta onları, bakıldığında ürkütmeyen, taşların soğukluğunun ve ölümün korkunçluğunun giderildiği birer sanat eseri olarak nitelendiriyor. Doç. Dr. Süleyman Berk’e göre de Osmanlı’da Batı’nın anladığı manada şekilli heykeller yapılmasa da, bu kitabeler işçiliğiyle heykellere taş çıkartıyor. Zaten Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yıllar evvel Sanat Dergisi’ndeki yazısında “Bu mezar taşları arasında öyleleri var ki bunu yirmi defa büyütüp herhangi bir alana dikseniz dünyanın sayılı anıtlarından birini armağan etmiş olurdunuz.” deyişi de bu görüşleri destekliyor. Prof. Dr. Ethem Eldem ise mezar taşlarını İslam heykelleri diye nitelendirmenin yanıltıcı olduğu görüşünde. Zira Osmanlı toplumu ‘Biz bir türlü heykel yapamıyoruz. Bari mezar taşı yapalım.’ dememiş. Bu yüzden Eldem, niyet atfetmemenin daha doğru olduğunu düşünüyor.
Talha Uğurluel’e göre şekilli mezar taşları, ölülerin yer üstündeki temsilcileridir. Bir yandan yaşayan bizlere ölümün varlığını hatırlatmak ve onun yokluk olmadığını göstermek, bir yandan da bizden dua talep etmek amacındadır. Bu talep o kadar şiddetlidir ki mezarı içerilerde olan bir kişinin yol kenarına da ayrı bir mezar taşı yapılıyor duadan mahrum olmasın diye. Ama kendini uzaktan bile fark ettirecek kadar gösterişli mezar taşlarının sadece dua talebiyle yapılmadığını, aksine Osmanlı’nın debdebeli yaşantısının bir numunesi olduğunu düşünüyor Prof. Dr. Ethem Eldem: “Her Osmanlı böyle bir taşa sahip değil. Bizim bugün gördüklerimiz kalburüstü mezarlar.”
Eldem, mezar taşı noktasında Osmanlıların mekruh bir şey yaptıklarını da ifade ediyor. Zira Efendimiz (s.a.v.) döneminden günümüz İslam toplumlarına kadar gösterişli mezar taşları kullanımı pek yaygın değil. Ama hattat Hüseyin Kutlu, bizde zaten ‘Bana şöyle bir mezar taşı yapın’ denmediğini, ölünün ardında kalanların o kişiye vefa duygusuyla bu taşları yaptırdığına dikkat çekiyor.
Tarihî mezar taşları kimilerince gösterişli ve abartılmış olarak algılansa da Prof. Dr. Hüsrev Subaşı, onların tıpkı bir cami, çeşme, han ve türbe gibi kentin Osmanlı kimliğine katkı sağladığına vurgu yapıyor: “İstanbul’u fethettiniz, yönetim sizin, ama yürüdüğünüzde Bizans kiliseleri, anıtları ve mezarları var şehrin dört bir yanında. Hayatın geçtiği yerlerdeki görsel mesajları başka bir kültüre ait böyle bir şehirde büyüyecek çocuklar ne kadar Osmanlı olabilir. Fethin kültürel manada da tamamlanmış olması lazım. Bunun için Osmanlılar, mezar taşı gibi bir metrekarelik alanı bile kendi kültürüyle bezemiş ve taşa bu ideale hizmet edecek bir muhteva ve görünüm kazandırmışlardır.”
Peki, eski mezarların yerlerine tarihî sanat eseri olabilecek yeni adaylar geliyor mu? Ne yazık ki hayır. Mezarlıklar arasında dolaşırken etrafınıza şöyle bir bakarsanız yeni mezar taşları arasında da sembollerin ve ifadelerin kullanıldığını görürsünüz. Ama bu eskiden olduğu gibi yaygın bir gelenek hâline gelmemiş. Doç. Dr. Şeref Boyraz, mezar taşlarının yüzde 25-30’unda künye bilgileri dışında birtakım metinlere rastlandığını belirtiyor. Böyle sembollü olanlarsa mana itibariyle eski zaman türdeşlerinden epey uzağa düşmüş durumda. “Öldükten sonra mezar taşını n’apalım. Çok da önemli değil.” anlayışıyla sade mezar taşlarını tercih edenlerin, eski mezarlardaki işçiliğe ve o sembollerin altında yatan manalara bakmaları, o sanatın kıymetini bilmek için sanırız yeterli olacak. Zira bu taşlar hem ölümü hem öleni hem de kültürümüzü unutturmuyor. Fakat maalesef bugün bu tarihî eser niteliğindeki taşları yeteri kadar muhafaza etmekten uzağız. Talha Uğurluel’in açık hava mermer işçiliği müzesi olarak gördüğü mezarlıklardan her yeni gün bir mezar taşı daha çalınıp götürülüyor. Korunmaları için de maalesef yeterli önlemler yok. Hem tarihî eser kaçakçılığı hem de yeni mezarlar için yer açma kaygısıyla tahribat devam ediyor.
Hattat Hüseyin Kutlu’nun ifadesiyle mezarlıklar sahipsiz bırakılmış. Tam olarak ne Kültür Bakanlığı ne de Mezarlıklar Müdürlüğü mezar taşlarını benimsiyor. Kutlu’nun iddiasına göre mezar mafyası eski mezar taşlarını ortadan kaldırarak zenginlere yer açıyor: “Kimse görmeden taşı kaldırıyorlar. Sonra gazeteye ‘Benim dedemin falan yerde mezarı vardı.’ diye ilan veriyorlar. O ilanla Mezarlıklar Müdürlüğü’ne gidip satın aldıkları taşları ya yurt dışına ya da mermercilere satıyorlar.”
Biz de eski mezarları koruma noktasında ciddi bir çalışma yapılıp yapılmadığını Mezarlıklar Müdürü Adem Avcı’ya sorduk. Avcı, İstanbul’daki her mezarlıktan sorumlu olmadıklarını, ama kendi bölgelerinde kalan mezarlıklarda 580 güvenlik görevlisinin çalıştığını belirtiyor. Ağustos 2008’de ihalesi tamamlanan ve önümüzdeki günlerde bitmesi beklenen MEBİS adlı 700 hektarlık bir alanı içine alan proje kapsamında mezarlıkların haritası çıkartılıyor. Bu sayede sadece Karacaahmet Mezarlığı’nda 16 bin 800 tarihî mezar taşının okuması yapılmış. Ama başta Eyüp olmak üzere pek çok tarihî mezarlık hâlâ ilgi gösterilmeyi bekliyor. Korkarız eski mezarların tarihî eser niteliğini taşıdığının farkına varılmaz ve mezarlıklar üzerindeki yetki karmaşası giderilmezse kronolojik tarihimizin somut örneklerini de geç kalarak kaybedeceğiz.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||