|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
KÜLTÜR

Kalkınmanın anahtarı üniversitede

1 Şubat 2010 / ZAFER ÖZCAN
Bugün dünyada, çağ nüfusunun en az yüzde 30’una 4 yıllık lisans eğitimi verememiş ülkelerin hiçbiri kalkınmış ülke değil. Türkiye’de bu oran henüz yüzde 15’lerde. Her ile bir üniversite projesi bu açıdan da büyük öneme sahip.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 2023 yılı hedefleri arasında yer alan ‘her ile bir üniversite’ projesi, planlanandan 15 yıl önce gerçekleşti. 2008 yılı itibariyle, en batıdan, en uç doğu illerine kadar her ilde bir üniversite var artık. Elbette bu noktaya gelmek kolay olmadı ve asıl zorluk bundan sonra başlıyor. Bu eğitim kurumlarını ‘tabela’ üniversitesi olmaktan çıkararak, hem ülkenin genel eğitim düzeyine katkı yapmaları hem de bölgeler arası kalkınmışlık farklarının azaltılmasında lokomotif görevi üstlenmelerini sağlamak gerekiyor. Hükûmet bu konudaki hedeflerini ortaya koydu ve en ücra yerlerdeki üniversitelerde bile ciddi hareketlilik yaşanıyor. Özellikle idealist rektörlerin gayreti, uzun yıllara yayılabilecek bir gelişim sürecini hızlandırıyor.

‘Her ile bir üniversite’ projesiyle elbette temel hedef, çağ nüfusunun çok daha yüksek oranlarda 4 yıllık lisans eğitimi almasını sağlamak. Ancak kurulan üniversitelerin adları Hakkâri, Iğdır, Tunceli, Muş, Şırnak, Ağrı olunca ister istemez farklı beklentiler de oluşuyor. Özellikle bölge halkı, üniversitelerin illerdeki ekonomik hayatı canlandırmasını bekliyor. Özel sektörün fabrika yatırımlarından çoktan umudunu kesmiş insanların beklentisi, bu yeni eğitim yatırımlarına yönelmiş durumda. Peki, gerçekten üniversiteler hem bölgesel kalkınmışlığa hem de ülkenin ekonomik gidişatına olumlu etkiler yapabilir mi?

‘Her ile bir üniversite’ projesine 90’lı yıllardan bu yana kafa yoran ve gerek YÖK başkanı, gerekse Millî Eğitim bakanı ve günümüzde de Meclis Eğitim Komisyonu başkanı sıfatıyla süreci yakından izleyen Prof. Dr. Mehmet Sağlam’ın, konu hakkında ilginç tespitleri var. Sağlam, 4 yıllık lisans eğitiminin yaygınlaşması ile ülkelerin kalkınmışlık düzeyleri arasında ciddi bir ilişki olduğu tespitini yapıyor. Yükseköğretim çağındaki gençlerin, 2 yıllık mesleki eğitim ve 4 yıllık lisans eğitimi alması sadece ülkemizde değil, bütün dünyada önemli bir sorun. Çünkü yüksek eğitim pahalı bir iş. Ayrıca dünyada yükseköğretim çağındaki öğrencilerin en az yüzde 30’unu 4 yıllık lisans eğitiminden geçiremeyen ülkelerin hiçbiri şu anda kalkınmış ülke değil. Mesela bu oran Güney Kore’de yüzde 50, Avrupa Birliği ve Amerika ortalaması yüzde 50’ye yakın, Japonya’da ise yüzde 60’lara kadar çıkmış durumda. Türkiye’ye bakıldığında ise tablo son derece düşündürücü. 2008 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de çağ nüfusunun hâlen yüzde 15,5’i 4 yıllık lisans eğitimi alabiliyor. Oysa Türkiye’nin eğitim planlarında 2000 yılı için 4 yıllık lisans eğitiminde hedef yüzde 25 olarak belirlenmişti. 2 yıllık meslek okulları ile açık öğretimi ilave ettiğinizde oran her ne kadar yüzde 30’a ulaşsa bile, asıl önemli olan 4 yıllık lisans eğitimi.

Dört yıllık lisans eğitiminin önemi, dünyada II. Dünya Savaşı sonrası anlaşılmaya başlıyor. 1900’lü yılların başında Amerika’da bile bu oran yüzde 5’i geçmiyor. II. Dünya Savaşı’na kadar, yükseköğretimde ‘Elit Eğitimi’ modelini benimseyen ülkeler, bu tarihten sonra hızla ‘Kitle Eğitimi’ne geçiş yapıyor. Kalkınmış ülkelerin, günümüzde çağ nüfusunu yüzde 50’ye varan oranlarda üniversiteye gönderebilmelerinin ortalama yarım asırlık bir geçmişi var. Mehmet Sağlam, Türkiye’nin bu yola pek çok ülkeyle aynı yıllarda çıktığına dikkati çekiyor. Mesela 1950’li yıllarda Güney Kore ile Türkiye’de aynı oranlarda öğrenci üniversiteye gidiyordu. Aradan geçen 50 yılda Güney Kore ve benzer ülkeler, bu alanda Türkiye’ye fark attı. Daha kötüsü, Türkiye’nin bu alandaki performansı artmak yerine geriledi… Sağlam, 1994-95 eğitim yılında üniversite sınavına giren öğrencilerin en az yüzde 21’inin 4 yıllık lisans eğitimi alma şansı olduğunu belirtiyor ve bu oranın 2008’de yüzde 15,5’e gerilemesini ‘skandal’ olarak nitelendiriyor.

Türkiye’de üniversiteye talepte, 1995 ile günümüz arasında ciddi fark yok. Her yıl ortalama 1,5-2 milyon arasında öğrenci üniversite sınavına giriyor. Temel sorun, 4 yıllık lisans eğitimine yönelik yeni kapasite üretilememesinde. Sağlam, “1995’ten 2009’a kadar diğer ülkelerde olduğu gibi çağ nüfusunu çok daha yüksek bir oranda yükseköğretime alabilmeliydik. Hâlbuki kapasite düşmüş. Üniversiteler kapanmadı, hatta yenileri açıldı; buna rağmen 4 yıllık kontenjanı artıramadık.” diyor. Yeni açılan üniversiteler işte tam da bu açıdan çok önemli. Bu kadar talebin olduğu yerde eğitim arzını artırmak gerekiyor. Mehmet Sağlam’a göre hükûmet yenilerini açmakla en doğrusunu yaptı çünkü eskiler zaten azami kapasite ile çalışıyor.

Mehmet Sağlam yeni üniversiteler için en önemli gündemin öğretim üyesi yetiştirmek olduğunun altını çiziyor. Öğretim üyesi yetiştirmede en az 5- 6 seneye ihtiyaç olduğunu belirterek, yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor: “Binalar ve kampüsler için eğitime daha fazla para ayrılabilir; ama öğretim üyesi için zamana ihtiyaç var. Üniversitelerin kurulmuş olması, hükûmetin desteği ve halkın üniversitelere sahip çıkması, bu süreci hızlandırabilir. Bu sene yurt dışına doktora için 1400 kişi gönderildi. Bizim zamanımızda yılda ortalama 1000 kişi gidiyordu. Benden sonra bu sayı senede 50-60 kişiye kadar düştü. O süreç devam etseydi bugün çok daha yüksek sayıda ve nitelikli bir öğretim üyesi kitlemiz olabilirdi. Yurt dışında doktora meselesi çok önemli ve artık yükseköğretimde bu konuya yoğunlaşmak gerekiyor.”

Anadolu’da bir şehre üniversite açıldığı zaman, bunun şehre orta ve uzun vadeli önemli katkıları oluyor. Öncelikle sosyal ve kültürel bakımdan şehrin çehresi değişiyor. Sonuçta öğrenci tek başına gelmiyor. Öğretim üyeleri yani dil bilen, dünyayı bilen insanlar o şehre geliyor. Çeşitli alanlarda ihtisas yapmış insanlar geliyor. Şehrin sosyal ekonomik hayatına nitelikli bir kitle katılıyor. Bunlar şehre katkı yapıyor. Bunun dışında üniversite büyük bir yatırım demek. Her öğrenci yılda ortalama 2 bin 500 lira harcama yapıyor. Sağlam, öğrencilerin toplamda harcadığı para düşünüldüğünde, küçük iller için bunların çok önemli rakamlar olduğunu vurguluyor.

Bir ile üniversite kurmanın, şehrin ekonomisine yapacağı katkılar bunlar belki; ama bir de bu alandaki yatırımların makro ekonomiyle ilişkileri var. Mehmet Sağlam, Kanada Toronto Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan söz ediyor. Buna göre bir ülkede okuryazarlık oranı yüzde 1 arttığında, bu durum millî gelire yüzde 1,5 olarak yansıyor. İşçi verimliliğine etkisi ise yüzde 2,5. Okuryazarlık oranını artırmanın bile makro ekonomiye ciddi katkısı olduğu düşünüldüğünde, yüksek eğitimin etkilerinin çok daha büyük olacağı muhakkak. Nitekim bu konudaki en çarpıcı araştırma Dünya Bankası’na ait.

Uzakdoğu Asya’ya 1960’larda Dünya Bankası bir heyet gönderiyor. Amaç problemleri tespit etmek. Bölgeye, İsveçli, ekonomi Nobel’i almış Gunner Mirdal başkanlığında bir heyet gidiyor. Heyetin verdiği raporun başlığı, “Asya’nın Dramı”. Bundan 30 sene sonra, 1990’ların başında Dünya Bankası yine Uzakdoğu Asya’ya bir bilim heyeti daha gönderiyor. Hedef yine bölgenin ekonomik fotoğrafını çekmek. Bu heyetin Dünya Bankası’na verdiği raporun başlığı ise “Asya’nın Mucizesi”. Raporda altı çizilen husus, Asya’nın dramdan mucizeye geçişinde eğitim ve özellikle de yüksek eğitime yapılan yatırımların etkisi. Mehmet Sağlam, sırf bu olayın bile Türkiye’nin yüksek eğitim yatırımlarına önem vermesi için yeterli gerekçe olduğunun altını çiziyor.

Türkiye’nin yükseköğretimde elit eğitiminden kitle eğitimine geçişte geç kaldığının ve bu süreçte hızla yol alması gerektiğinin altını çizen Sağlam, bugün Türkiye’nin en önemli iş adamlarının İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu olduğuna işaret ederek, “Kitle üniversite eğitiminden geçtiği zaman iş değişiyor. Üniversitede bir mesleğe yönelik adam yetiştirilmez, o konu meslek okullarının işidir. Üniversite formasyonu verir, yeniliği, innovasyonu ortaya çıkarır. Üniversite bir zihniyet meselesidir ve bir ülkenin kalkınmasında başat rolü oynar.” tespitini yapıyor. Yeni kurulan üniversitelere yönelik ‘diplomalı işsizler yetişecek’ eleştirilerine de değinen Sağlam, “Üniversite bitirmiş adamın her zaman iş bulma şansı daha yüksektir. Ne kadar çok eğitim verilirse o kadar iyidir. Üniversite mezununun işsiz kalması büyük bir dramdır; ama sonuçta eğitimin kimseye zararı olmaz. Üniversite bitirenlerin işsiz kalmaları diplomanın itibarını sarsmaz.” diyor.