| KİTAP |
Her şey, Ekim 1648'de Sultanahmed Camii'ndeki sipahi isyanının bastırılmasından sonra başlar. İstanbul'da görece sükûnet hâkimdir. Ancak bilhassa yeniçeri ocağının zulmü millete aman vermez. Ticaret ve tayinlerin çoğu, ağaların elindedir. 1650'de hazine, askere verilecek ulûfenin hepsini karşılamaktan yoksundur. Düşük ayarlı akçe esnaftaki değerli para ile ‘zorla' değiştirilerek ek gelir sağlanır. Zaten iktisadi sıkıntı çeken tüccar kiralarını dahi ödeyemez hâle gelir. Nihayet yükselen tepki 4 Ramazan 1651'de patlar. Saraçhane'den yola çıkanların sayısı Sultanahmed'e ulaşınca 20 bine çıkar. ‘Adalet padişahım adalet!' nidası yeri göğü inletir. Halkın iradesi veziriazamdan şeyhülislama devlet ricalini etkisine alır. Mesele padişah katında milletin talebi yönüne kayınca esnaf biraz sakinleşir. Fakat isyancılar siyaseti onlardan iyi bilmektedir. Bir gecede yollar tutulur. Ertesi gün benzer nümayişlere izin verilmez. Zorbalar ‘kontrolü ele geçirdik' inancıyla rahatlar. Gerginliğin bitmediği yaklaşık 30 gün sonra ortaya çıkar. Ocaklı, IV. Mehmed'i tahttan indirmeye niyetli Kösem Sultan ile yeni bir isyan için anlaşınca sona giden adımı atar. Diğer askerî gruplarla birleşen halk yeniçeri zorbalarını tepeler. Tarihe ‘ağalar saltanatı' diye geçen devir böylece kapanır...
Son yıllarda darbe lafıyla yatıp kalkıyoruz. 20 Ocak'tan bu yanay eski I. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan adının karıştığı ‘Balyoz' dillerde. Cami bombalama, direnenleri derdest etme gibi ‘orijinal' fikirler içeren plan, sahiplerine göre senaryo, harp oyunu... Doç. Dr. Erhan Afyoncu, Ahmet Önal ve Uğur Demir imzalı “Osmanlı İmparatorluğu'nda Askerî İsyanlar ve Darbeler” kitabının yayımı bu tartışmaya denk geldi. Muhteva Mehmet Akif'in “Tarihi ‘tekerrür' diye tarif ediyorlar, hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” sözüne atıf yapıyor. Mesela 1648'de Sultanahmed Camii civarında çıkan yeniçeri-sipahi çatışmasında, atılan tüfek mermileri mabedin kapı ve pencerelerine zarar verir. Bugün de bazı planlarda camileri bombalayıp darbe zemini oluşturma ‘stratejisi' var.
Kitap, halk desteği bulamayan hiçbir isyanın başarıya ulaşamadığı gerçeğini ortaya çıkarıyor. Yine payitahttaki askerin pozisyonu da etkili. Kapıkulu kuvvetlerini oluşturan ana gruplar yeniçeriler ve sipahiler karşılıklı denge unsurudur. İlişkileri devletin tarihî seyrini ve tepedeki güç kavgasını yansıtır. Fakat devlet ricalinin yanlış siyaseti zamanla dengeyi yeniçeri lehine bozar.
İsyanların oluşma safhasına gelince; ayaklanan gruplar başarıya ulaşmak için evvela meşruiyet kazanmalıdır. Şeyhülislam fetvası, seyyid, şerif gibi Peygamber soyu desteği, esnaf ve halk katılımı, yeniçeri ya da sipahilerden birinin gücüne dayanma belirleyici unsurdur. Asileri tepelemekle vazifelendirilenler de aynı dayanakları arar ki sonra başlarına farklı gaileler açılmasın.
Tabii ‘zafere' erişmekle iş bitmiyor. Orada ‘gelen gideni aratır' dedirten tavırlar takınırsanız, dün sizi destekleyenler bugün devirebilir. Üstelik tatlı canı da verebilirsiniz. Nihayet ayaklanma muhataplarının hızlı hareket edip etmemesi de güçlü bir etken. Ya Kanunî gibi elini çabuk tutup asiyi tepeleyeceksin ya da karar vermede gecikip II. Osman, Sultan İbrahim ve III. Selim misali sadece tahtı değil hayatı da kaybedeceksin.
Fikrî temeli 28 Şubat sürecinde atılan kitabın muhtevası zengin. 1444 Buçuktepe Vakası'yla 1913 Bâb-ı Âli Baskını arasındaki 46 isyana yer veriliyor. Fatih Sultan Mehmed'in vefatını müteakip İstanbul'un yağmalanması, II. Bayezid'in tahttan indirilmesi, Yavuz Sultan Selim'in çadırına kurşun atılması, II. Osman, Sultan İbrahim ve III. Selim'in katli, Veziriazam Hafız Paşa'nın IV. Murad önünde öldürülmesi, II. Mustafa'nın hocası ve Şeyhülislam'ı Feyzullah Efendi'nin başının kesilip cesedinin papazlara taşıttırılması, Fatih Camii avlusunda kılıç çekip ulema ve halkın katli ve cesetlerin lağımlara atılması, camilerin darbe toplantıları için kullanılması belli başlı isyan vakaları.
Darbe ve isyan tarihinde 1826 Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması (Vaka-i Hayriye) ise başlı başına güce sahiptir. Afyoncu'ya göre bu olay o kadar büyüktür ki darbe ve isyan tarihi 1826 öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılır. Çünkü ardından şekillenen sistemin etkisi günümüzde de devam etmektedir. Mesela bilinenin aksine askerin ‘rejimi koruma ve kollama görevi' İç Hizmet Kanunu 35'inci maddeden çok önce ortaya çıkmıştır. Halk ve diğer asker kısımlarının desteğiyle ocaklıyı temizleyen II. Mahmud akabinde oluşturduğu Asakir-i Mansure-i Muhammediye'ye (Hz. Muhammed'in muzaffer askerleri) rejim bekçiliği vazifesini yükler. Mansure kumandanına ‘serasker' unvanı verilir. Değişim ve dönüşüm seraskerin statüsünü zamanla artırır. Evvela tüm kara ordusunu ona bağlanır. Ardından 1836'daki teşrifat (protokol) düzenlemesiyle şeyhülislam ve sadrazama denk tutulur. Artık asker idari ve siyasi yapının dayanaklarından biridir. Ordunun iktidar üzerindeki etkinliği eskisine nazaran artar.
Fakat ordunun rejimi koruma kollama görevini yorumlamadaki ilk hatası 1876'da ortaya çıkar. Kuruluşunun 50'nci yılında Sultan Abdülaziz'i tahttan indirip akabinde katleden asker ilk darbesini icra etmiştir. 1908'e kadar siyasete doğrudan müdahale etmeyen ordu, İttihat Terakki darbesiyle önce II. Meşrutiyet'i ilan ettirir, ardından da Sultan II. Abdülhamid'in 33 yıllık saltanatına son verir. 1908 ila 1913 arası ordunun siyasetin göbeğinde yer aldığı yıllardır. İş cepheye bile yansır. Birinci Balkan Savaşı'nda ordu ikiye bölünür ve Edirne kaybedilir. 1913 Bâb-ı Âli baskınından sonraysa İttihat Terakki'nin 5 senelik askerî yönetimi başlar. Osmanlı'nın yıkılıp yeni devletin kurulması da askerin rolünü değiştirmez. Cumhuriyet sonrası rejimi koruma ve kollama vazifesini, ‘devleti kuran' asker üstlenir. İlerleyen yıllarda vazifelerini ifa ederler: 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997, 27 Nisan 2007… Bir de akim kalan ‘kurtarma planları' var: Talat Aydemir'in girişimleri, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven, Balyoz ve daha gün yüzüne çıkmayanlar…
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||