| TERÖR |
‘Eğer bir gün şehit olursam, sırtımdan elbisemi çıkarmayın. O benim kefenim olur. Bu can bu vatana feda olur.’ Reşadiye saldırısında şehit düşen Yakup Mutlu'nun bir fotoğrafında bu sözler yer alıyor. Acemi birliği Manisa Kırkağaç'ta çektirmiş fotoğrafı. Terhisine 84 gün vardı Yakup'un. Tezkeresini alınca ilk işi nişanlısı Semra ile evlenmek olacaktı. Düğün hazırlıklarına başlamış, mayısta düşündüğü düğünü için orkestra bile ayarlamıştı. Nişanlısı ile her telefon görüşmesinde düğüne ve kuracakları yeni hayata dair planlarını anlatıyordu. Her ikisi de büyük bir sabır ve hasretle o günü bekliyordu. Ama o 'mutlu gün' bir türlü gelmedi. Yakup, köyüne 'damat adayı' olarak değil, 'şehit' olarak döndü. Ondan geriye gözü yaşlı bir nişanlı, feryat eden bir baba ve acılı 10 kardeş kaldı.
Türkiye'yi yasa boğan ve 7 ocağa ateş düşüren Reşadiye saldırısının üzerinden bir ay geçti. Olaydan 3 gün sonra terör örgütü PKK'nın askerî kanadı HPG saldırıyı üstlenmesine rağmen Reşadiye ile ilgili şüpheler henüz giderilmiş değil. Saldırının sır perdesinin aralanmaması, şüphesiz en çok şehit ailelerini üzüyor.
7 Aralık'ta feryatların yükseldiği Yakup Mutlu'nun baba ocağı Örenkent köyünde şimdi sessizlik hâkim. 10 çocuklu aile, bir taraftan şehitleri için yas tutmaya devam ederken, diğer taraftan saldırı ile ilgili soruşturmayı takip ediyor. Son dönemlerde karıştırılmak istenen ve provokasyonların çıktığı Bulanık'a 10 dakika uzaklıkta bu köy. Ancak kar yağışı ulaşımı da etkiliyor, zaman zaman köy yolu kapanıyor. Mutlu ailesini ziyaret etmek için gittiğimizde aracımız köy merkezine ulaşamadı. Girişte bizi ailenin en küçük ferdi Faik Mutlu karşıladı. Eve doğru ilerlerken gecenin karanlığında köyün ortasında bulunan mezarlığı fark edemedik. Faik'in tuttuğu el feneri ile önümüzü görüyor ve yavaş adımlarla yürüyoruz. Yolu yarılamıştık ki Faik durdu ve el fenerini mezarlığa çevirerek, "Ağabeyim işte tam orada yatıyor." dedi. Sonra devam etti: "Yanındaki de annemin mezarı. 2008'in kasımında vefat etmişti annem. 10 gün sonra da Yakup askere gitti."
Mutlu ailesi köye hâkim bir tepede oturuyor. İçeri girdiğimizde aile fertlerindeki yorgunluk ve hüzün dikkatimizi çekiyor. Kolay değil, günlerdir şehitleri için ağlamış, yas tutmuşlardı. Üstelik evden bakınca Yakup'un mezarı görülebiliyordu. Evde metanetini gösteren tek isim belki de baba Kazım Mutlu'ydu. Hatta cenazenin toprağa verildiği gün bile soğukkanlılığını göstermiş ve devlet aleyhine slogan atmak isteyen DTP'lilere kızmıştı. Cenazede olay çıkarmak isteyenlere engel olmuş ve onlara Kürtçe şu sözleri sarf etmişti: "Bu benim cenazem. Kimse tepki göstermesin."
ACI HABERİ TV'DEN ÖĞRENDİ
Kazım Mutlu, çok üşüdüğümüzü görünce sobanın yanına oturttu bizi ve çay ikram etti. Bir aydır bu evde her gün Yakup konuşuluyor, onun hatıraları yâd ediliyor. Salonun bir köşesinde bulunan TV, Yakup’un şehadetinden sonra hiç açılmamış. Aslında bölgenin bir geleneği bu. Cenazesi olan hanede uzun süre TV izlenmez, dünya işleri ile alaka kesilir. Ama bu acı haberi de yine TV'den öğrenmişti Kazım amca: "O gün 16.30 sularında oturmuş televizyon izliyordum. Son dakika haberi olarak Reşadiye'de saldırı olduğunu duyunca yerimde duramadım. Çok kısa süre sonra, şehit askerlerin isimleri okundu. Spiker, Yakup Mutlu deyince dizlerim çözüldü. Hepimiz yıkıldık."
O saatlerde Yakup'un İstanbul'da çalışan 3 kardeşi de saldırı haberini almıştı. İşte oldukları için TV'yi seyretme imkânları olmamıştı. Sadece Reşadiye'de askere saldırı düzenlendiğini duymuşlardı. En küçük kardeş Faik, hemen cep telefonuna sarılmıştı: “Yakup'u aradım. Telefon çalıyor ama açmıyordu. Birkaç kez daha aradım, açmayınca nöbettedir diye düşündüm. Hatta rahatladım biraz. Sonra nişanlısını aradım. Ağlama sesi geliyordu. O zaman anladım.”
Yakup, o gün askerî hastaneye diş tedavisi için gitmişti. Bir hafta sonrasına randevu verilmişti. Yanındaki diğer silahsız ve sivil kıyafetli askerlerle birlikte birliğine dönüyordu. Bir gün önce konuşmuştu babasıyla. Hatta küçük kardeşi Faik'e attığı mesajda annesine olan özlemini anlatıyordu: “Çocuktum, dişlerim kanardı. Ağlardım, annem temizler, yaralarımı sarardı. Bir haftaya kalmaz geçer, izi bile kalmazdı. Artık dişlerim kanamıyor. Çünkü çocukça oyunlarım yok artık. Hayat öyle yaralar açıyor ki, annem bile artık yaramı saramıyor. Ben sarmaya çalıştıkça o daha beter kazınıyor. Keşke hep çocuk kalabilseydim.”
Mutlu ailesi, televizyon izlemediği için Reşadiye saldırısı ile ilgili gelişmeleri de takip edemiyor. Ancak köylüler olayla ilgili şüphe ve soruşturmayı onlara duyurmuş. Kazım amca, saldırıdan sonra ortaya çıkan kuşkuların kendilerini çok üzdüğünü söylüyor. Haklı olarak bu şüphelerin giderilmesini ve saldırının araştırılmasını istiyor: "Reşadiye'nin arkasında Ergenekon veya başka bir örgüt varsa devlet bunu çözsün ki, şehit ailelerinin gönlü rahat olsun. Kim yaptıysa devlet bunu ortaya çıkarsın."
Ağabey Seyfettin Mutlu ise AK Parti'den bu olayın aydınlatılması için yardım istiyor. Gerçekler ortaya çıkarsa acılarının da dineceğini ifade ediyor. Kazım amcanın hiç anlayamadığı konu, askerlerin silahsız olarak birliğine dönmesi. Oğlunun çok cesaretli biri olduğunu söyleyen acılı baba şöyle sitem ediyor: "Eğer Yakup'ta silah olsaydı son nefesine ve son mermisine kadar çatışırdı. O zaman ben de derdim ki 'Oğlum çatışarak şehit düştü'. Gönlüm rahat olurdu. Ama silahsız ve savunmasız bir şekilde hain bir pusuya yakalandılar."
Kazım Mutlu, artık dökülen bu kanın durdurulmasını arzuluyor. Başka Yakupların, Mehmetlerin, Feritlerin ölmemesi ve her eve bir ateş düşmemesi için demokratik açılıma her kesimin destek vermesi gerektiğini söylüyor. Açılıma karşı çıkan CHP lideri Deniz Baykal ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'yi ise sert sözlerle eleştiriyor: "Onların tuzu kuru. Çocukları yok ki askere göndersinler. Çocukları olsa da en iyi yerlerde askerlik yaparlar. Ateş sadece garip ve yoksulların evine düşüyor."
Başbakan Erdoğan'dan açılıma devam etmesini isteyen Kazım amca, "Erdoğan, bu kanı durdurmak istiyor. Ama Bahçeli ve Baykal bırakmıyor. Onlar bıraksaydı ve destek verseydi bu mesele çoktan çözülürdü." diyor. Acılı baba, dağda da ovada da ölüm istemiyor. Ona göre, eller silahı bırakmalı, kalem ve bilgisayara sarılmalı.
Örenkent'te hayatını sürdüren Mutlu ailesi, kıt kanaat geçiniyor. Ne arazileri var ne de hayvanları. Onları köy değil, İstanbul ayakta tutuyor. Ailenin erkekleri olarak 5 kardeş sürekli İstanbul'da inşaat işinde çalışıyor. Yakup da askere gitmeden önce İstanbul'daydı. Boya ve dış cephe ustasıydı. Sadece bayramlarda köyüne geliyor ve anne babasıyla hasret gideriyordu. Köyde olduğu bir sırada Malazgirt'ten akrabaları geldi. Misafirler içinde Semra da vardı. Onu ilk görüşte beğenmişti. Annesine durumu anlattı. Kısa süre sonra yüzükler takıldı, nişan töreni yapıldı. Yuvasını kurmak için para gerekiyordu. Yine İstanbul yoluna koyuldu. Aslında daha küçük yaşlarda tanışmıştı geçim derdiyle. Çevredeki köylerde yazın çobanlık yapıyordu. Başarılı bir öğrenci olmasına rağmen Erentepe Yatılı İlköğretim Okulu'nu bitirememişti. Ailesine maddi olarak destekte bulunmak için okulu terk etmişti.
En büyük hayali İstanbul'da kazandığı parayla köyde güzel bir yuva kurmaktı. Bu yüzden bir an önce askere gitmeyi düşünüyordu. Komando olmak istiyordu. Ama gitmeden önce annesini kaybetti. Sürekli dışarıda olduğu için annesini daha doyamamışken kaybetmesi, Yakup'u hayli etkilemişti. 10 gün sonra yetim biri olarak Manisa Kırkağaç'ın yolunu tutmuştu. Askerde iken en çok annesini özlüyordu. Kardeşlerine zaman zaman çektiği mesajlarda annesini anlatıyordu. Acemiliğini bitirdikten sonra Reşadiye'ye gitti. Komando olduğu için sık sık operasyona çıkıyordu. Askerliği sevmişti Yakup. Hatta ailesine 'asker olarak' kalmak istediğini söylüyordu. Nişanlısı Semra'nın hasretini çekiyordu. Saatlerce konuşur, hayallere dalardı. En çok düğün ile ilgili hazırlıkları konuşurlardı. Hatta Semra çeyiz hazırlıklarını bitirmiş, Yakup ise küçük eşyalarını almıştı. O gün yine konuşmuşlardı. Diş tedavisi için hastaneye geldiğini söylüyordu Yakup. Birliğe gidince tekrar konuşacaklardı. Ancak Yakup birliğine bir daha dönemedi. Acı haberi duyunca Semra feryatlara boğulmuştu. Yine de bir umut deyip telefonuna sarılmıştı. Yakup'un telefonu çalıyor; fakat cevap veren yoktu. Damat adayı köyüne şehit olarak döndü. Semra ise hâlâ şehidinin telefonunu arıyor; ama cevap veren yok!
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||