DOSYALAR

Yassıada savcısı Egesel de darbeye zemin hazırlamış

Yassıada savcısı Egesel de darbeye zemin hazırlamış
1969’da adalet ve üniversite mensuplarına Anıtkabir’de eylem yapılacağını ifşa eden 68’li Prof. Dr. Erdal Yavuz, sivil kanatta Yassıada Başsavcısı Altay Ömer Egesel’in de kendilerine darbe zemini hazırlamaları talebi olduğunu açıkladı.Son dönemde Türkiye’nin yakın siyasi tarihine dair şifreler bir bir kırılıyor. Ergenekon’a dair basına yansıyan şema, 1960 sonrası olayların içerisinde yer alanlara “deja vü” dedirtmesiyle de hafızalarda yerini aldı. Onlar bile aynı filmi ‘tekrar tekrar’ izlemenin bıkkınlık ve yorgunluğuyla kaleme sarıldı: “4 Mayıs 1969 akşamı SBF yurdunun önüne gelen bir araba beni alır ve bilmediğim bir yerlere götürür. Karşımda üç kişi kendilerini ‘albay’ olarak tanıtırlar. Bana beklemediğim kadar çok açık ve cesurane söyledikleri şudur: İmran Öktem’in cenaze namazı olayından sonra gelişen infial sonucu 7 Mayıs günü cübbelerini giymiş yargı ve üniversite mensupları Kızılay’da toplanıp Anıtkabir’e yürüyeceklerdir. Bu yürüyüş hepimizin beklediği değişimi gerçekleştirmek için önceden planlanmıştır. Ordunun yönetime el koyması için gereken fırsat bu fevkalade ‘ciddi’ yürüyüşe yöneltilecek bir saldırıdan yaratılacaktır. Bana açıkça ve kısaca söylenen şudur: Bu yürüyüşte ateş açılacak, ölenler olacak ve bunun üzerine biz duruma el koyacağız. Eğer öğrenciler bu yürüyüşe katılacak olursa bu tepkinin ciddiyetini bozacaktır. Siz Ankara’daki öğrenciler üzerinde etkilisiniz, bu yürüyüşe öğrencilerin katılmasını engelleyin.”

Bu satırları, 68 kuşağından biri, şimdilerde Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erdal Yavuz’un 24 Şubat 2008’de Radikal gazetesinin ekindeki yazısından okuduk. Aşağıdaki satırlar da Hasan Cemal’in “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” adlı eserinde, emekli deniz subayı Erol Bilbilik’in İrfan Solmazer’le ilgili sözlerinden: “Bir ara Orhan Kabibay’ın evinde toplandık. Hidayet Ilgar, Talat Turan, İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. İrfan Solmazer bana, ‘Erol, sen denizcileri ihmal etmişsin’ dedi. Kimi ihmal ettiğimi sorunca, Sarp Kuray’ı, Deniz Gezmiş’i ihmal etmişsin, hiç temas kurmamışsın. Ama ben onlara İstanbul’da, Ankara’da mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum’ dedi. ‘Başka ne yapıyorsunuz?’ diye sorunca, İrfan Solmazer’in yanıtı şu oldu: ‘Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı filan oturtuyorum. Amerikan Büyükelçiliği’nin ön kapısının kurşunla taranmasına demokratik olarak karar veriyoruz. Emri ben veriyorum. ‘Deniz Gezmiş, ABD Büyükelçiliği’ni tara ve yok ol’ diyorum. Sarp Kuray’a, ‘Git şurayı bombala’ emrini veriyorum. Bu işlerden Orhan Kabibay’ın mutlaka bilgisi vardı. Dolayısıyla Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı kullandılar. İrfan Solmazer 12 Mart’a 24 saat kala Almanya’ya uçuruldu.”

SAVCI EGESEL DE ONLARLA BİRLİKTEYDİ

Bu iki paragraftaki olaylar arasındaki bağlantıyı netleştirecek aşağıdaki satırları muhtemelen bugüne kadar başka bir yerde okumadınız. Çünkü Prof. Erdal Yavuz, Yassıada Savcısı Altay Ömer Egesel’in de darbeye zemin hazırlama hususunda kendilerinden talepte bulunduğunu ilk kez açıklıyor:

“1969’da bana yapılan tekliften daha öncesi de var. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Dönüşüm adlı bir dergi çıkarıyorduk. Sonra o kapanmıştı. Bir süre sonra yine öyle bir öneri geldi bize. Yine o askerî kanattan. Dergiyi tekrar çıkarıp meydanlara çıkın diye.”

-Neden talep ettiler sizden bunu?

Dergi çıkarın… Çünkü provokasyon vesilesi olacak. Yani hükümet yönetemez duruma gelecek.

-Bu talepte bulunanlar İrfan Solmazerler mi?

Evet, evet.

-Numan Esinler...

Hatta sivil kanatta da Altay Ömer Egeseller filan.

-Yassıada Savcısı?

Evet.

-Bizzat sizinle mi iletişim kurdular?

Benimle değil, haber geldi bir arkadaştan. “Ya şöyle şöyle. Şöyle bir şey yapalım.” diye.

-1969’da babası subay olan arkadaşınız kanalıyla ulaştırılan davet kimden gelmişti peki?

Şu anda o isimleri hatırlayamıyorum.

-İrfan Solmazer ve Numan Esin…

O grup yani.

-Onlar bu grubun çatısını oluşturanlar mı?

Evet yani 9 Martçılar, onlarla irtibatlı birileriydi.

-Savcı Egesel ilk defa mı böyle bir sürece dahil oluyordu?

Daha önceki bir süreçte, onun da bazı imaları bize, yine bir tanıdık vasıtasıyla gönderdiğini hatırlıyorum.

-Daha önce dediğinizden kasıt 1967-68’ler mi?

Evet, tabii. Ama bu yine gereksiz tartışmalara yol açabilir.

-Bunları bir bütünün parçaları gibi düşünmek gerekiyor?

Evet, yani o da şey oldu. O sırada öyle bir çıktı ortaya, ondan sonra kapandı. Daha sonra ben de izlemedim açıkçası.

YASSIADA MAHKEMELERİ TARAFSIZ DEĞİLDİ

-Dolayısıyla 27 Mayıs sonrası Menderesleri asan o mahkemenin çok da tarafsız olamadığı daha iyi anlaşılıyor şimdi.

Evet.

-1969’da sizi evinde görüşmeye davet eden albayların teklifinden ürktünüz mü?

Hayır. O daha önce bana gelenle aynıydı. İşte tekrar bir dergi çıkarın da sokağa düşün diyen mesajdı. Ben olayların hiçbir zaman ilk görüldüğü şekliyle değil de hep arka planında başka düzenlerin, planların olduğunu düşünegelmiştim. Gözlemlerim de onu doğruluyordu. Birçok şeyin de danışıklı dövüş olarak yapıldığı konusunda bir ihtiyatım vardı.

-Ta o zamanlardan…

Evet. Solun gözü kör militanlığının arkasında bile ben bazı oyunların olabileceğini düşünmüştüm. Akılla, mantıkla açıklanabilir bir şey değildi çünkü.

-Arkadaşlarınızdan bunun farkına varanlar var mıydı?

Pek yoktu diye düşünebilirim. Evet. Pek yoktu.

-Peki 1969’da size geldikleri teklifle başkalarına da gittiklerini duydunuz mu?

1969 yılı idi. Ondan sonra, zaten biliyorsunuz, 9 Martçılar daha da alenileşmiştiler.

-Gizli yapmaya gerek yoktu yani?

Evet, gerek yoktu.

AYBAR’I DA TASFİYE EDEN KATI ÇİZGİ!

-Sol hareketin provoke edildiğini ilk kez ne zaman fark ettiniz?

1967’den itibaren. Bunu mesela TİP’te Mehmet Ali Aybar’ın tasfiye sürecinden bağımsız düşünemiyorum. Çünkü o daha demokratik çizgilerde bir sosyalizmi savunurken, bir katı çizgi Aybar’ı TİP’ten tasfiye etti. Aynı katı çizgi örneğin beni, gerçek militan bir solcu olamayacak kadar yumuşak bir solcu gibi gördü. Ve benim gibileri devre dışı bıraktı. Diyelim ki Hasan Celal (Güzel) o sırada Hür Düşünce Kulübü’nün başında. Ben Hasan Celal’in Hür Düşünce Kulübü’nün de bizim fakültedeki panolarda istediği yazıları asmasını savunuyorum. Ama savunamıyorum.

-İzin vermiyorlar. Yoksa çatışma olmayacak?

Tabii. Mesela 1969’da cemiyet başkanı olarak aday gösterilmiştim. Baktım ki bir yanda Milliyetçi Demokratik Devrimciler, diğer yanda TİP’liler, öte yanda Mahirciler… Dernek başkanlığı yapamayacağımı anladım ve adaylıktan çekildim. Sonra genel kurul başkanlığına aday gösterildim. Barış Derneği Başkanlığı yaptım iki yıl. Ortalık parkalı, silahlı militanların egemen olduğu bir atmosfere doğru gidiyordu. Kendi aramızdaki tartışmalardan ve aldığımız duyumlardan bazı şeylerin çok da masum olmadığı düşüncesine kapıldım.

-Bu düşüncenizi paylaştığınız arkadaşlarınız oldu mu?

Pek olamıyordu maalesef.

-Tepki mi görüyordunuz?

Tepki değil de bir tür açık açık konuşamama gibi bir şeydi. Şimdi geriye dönüp bakınca, Türkiye’de daha demokratik ve barışçı bir sol hareketin yeşermesi o sırada ABD’nin stratejik olarak işine gelmeyecek bir husustu. Dolayısıyla ben o dönemde sağ ile sol arasındaki karşılıklı çatışma ortamının altında daha farklı senaryolar olduğunu düşünüyorum.

MUAMMER AKSOY CUMHURBAŞKANI, MÜMTAZ SOYSAL BAŞBAKAN...

-Darbe ne zaman bekleniyordu size göre o tarihlerde?

1960’lardan, 1967’lerden itibaren vardı o beklenti.

-Her an fırsat kollanıyordu?

Evet. Hatta o sırada bakanlar kurulu listeleri bile kulaktan kulağa dolaşıyordu.

-Kimler vardı listelerde?

Muammer Aksoy cumhurbaşkanı, Mümtaz Soysal başbakan idi! Cahit Talas, Doğan Avcıoğlu’nun ismi geçiyordu. Şimdi unuttum ben de.

-İlhan Selçuklarla tanışıyor muydunuz?

Hayır. Uğur (Mumcu) ile “Dönüşüm” olaylarında tanıştık, 1966-67 yılında. Hatta Uğurla darbe senaryosu üzerine (1966’da) Kızılay’da yürürken uzun uzun sohbet ettiğimizi de bilirim.

-Nasıl bir senaryo idi o?

Senaryoyu çok net hatırlamıyorum.

-27 Mayıs, Talat Aydemir olayları olmuş, aradan çok fazla zaman geçmemiş. Seçimle Süleyman Demirel gelmiş. Ülkede siyasi düzen bir noktada rayına oturmuş. Buna rağmen darbe işi nereden…

Geçmişi biraz kurcaladığınızda işi rayından çıkaran başaktörlerden birinin de Demirel olduğunu görüyorsunuz. Halkın oyu ile gelmiş, yasal olarak temsil yetkisini kazanmış TİP’e Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki kongrelerinde saldırıyorlardı. Bugün de seçim dışı bir oluşumun Türkiye’yi yönetmesi kimin işine gelir diye düşündüğümde…

-Kimin işine gelir?

İşte, o zaman İran’a müdahalede yük olmayacak, Türkiye’deki üsleri de rahatlıkla kullanabilecek. Kim yapar bunu? AKP iktidarı ona bunları yaparken, ben pek izin vermez diye düşünüyorum.

DENİZ GEZMİŞ’İ ZAFER TOPRAK’IN EVİNDE SAKLADIK

-Deniz Gezmiş’le ilgili ne hatırlıyorsunuz?

Deniz’le bir hatıram şudur. Bir akşam bu bir yere şey yaptıktan sonra bir arkadaşın evine geldi. O sırada arkadaşın annesi de babası da evde. ‘Burada kalamazsın’ dediler. Gecenin 12’sinde sokak sokak Deniz’e ev bulmaya çalıştık.

-Nereye gittiniz sonra?

Şimdi Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Zafer Toprak’ın evine sakladık onu bir gece. Bir anekdot da Sinan Cemgil’le alakalı var hatırımda. Sinan, Nurhak Dağları’na gitmeden önceki kararını ilk defa benimle konuştu. Bütün gün bunun ne kadar gereksiz bir şey olduğunu, Türkiye’deki yapılanmanın hiçbir şekilde böyle bir, tırnak içinde devrim modeline izin veremeyeceğini, dolayısıyla boşu boşuna buralara gideceğini anlatmaya çalıştım.

-İkna edemediniz…

Aynı şekilde Mahir Çayan’ın etrafına birikmeye çalışan arkadaşlara da bir türlü etkili olamamışımdır.

-Doğu Perinçek’le…

O Fikir Kulüpleri Federasyonu Başkanı olduğunda ben de onun denetim kurulu üyeliğine seçilmiştim. Sonra Sovyet-Maocu vs. gibi parçalanmalar benim yaklaşımımdaki bir solda bana yer bırakmadı açıkçası. Onlardan yavaş yavaş uzaklaştım.

-Ne zaman uzaklaştınız?

Uzaklaşma da değil. Hâlâ kendimi o yılların idealizmi ile yüklü bulurum.

-Hayal kırıklığı yaşadınız ama…

Evet. Türkiye’de adil ve eşitlikçi bir düzenin olmasını hâlâ savunurum. Ama yok yani. Demokrasi çifte standartları kaldırmaz. Ben insanların ne giydiğine karışmam; ama o insanlar da benim yaşam tarzıma müdahale etmesin. Bu kadar.

-68 kuşağının 40. yılı kutsanarak anlatılıyor bugün. Böyle bir kutsanma doğru mu sizce?

Bu, biraz da yurtdışındaki sürece öykünme… Oradakini, her türlü otoritelerden, yani aile olsun devlet olsun, bağımsızlaştırma, bir tür bireysel iradeleri ön plana çıkarma ve bir hayat tarzı arayışı olarak düşünmemiz mümkün. Ama genel olarak 68’in Batı’daki ortaya çıkışı ile Türkiye’deki yansıması bu şekilde bir paralellik göstermedi. Türkiye’de 68’i bir dogmadan başka bir dogmanın içine geçiş gibi düşünüyorum. Elbette hem bireysel hem de toplumsal mutluluk için bir arayış vardı. Belki de saygı duyulması gereken o arayıştı.

-1969’da Anıtkabir’e yapılacak törende adalet mensuplarını gözden çıkaran bir sistem başka kimleri gözden çıkarabilir?

Şöyle… Feda etme değil. Diyelim ki Danıştay’a gidiyor bir adam, Danıştay hâkimini öldürüyor. O normalde kime atfedilecekti?

-Sağcılara.

Evet. Daha Danıştay saldırısı olduğu akşam bir yazı yazdım, Radikal’de yayımlandı.

-Komple komplo adıyla…

Evet. O yazıda da var. Neden ABD? Son tahlilde kim hükümeti zayıflatmak ister? Danıştay’a, birilerini bir şekilde provoke edip saldırı düzenleten irade başka vesilelerle de onu, kendisi doğrudan yapmasa da onun provokasyonunu yapabilir, gerçekleştirebilir.

DARBE YE KARŞI ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

-Türkiye darbe girişimlerine karşı öğrenilmiş çaresizliği mi yaşıyor?

Benim yazılarımı okumuşsunuz.

-Hakikaten günlükler çıktı ortaya; ama bir gelişme yok mesela.

Evet, biraz öğrenilmiş çaresizlik. Popüler tepki daha sakin bir şekilde, en azından zaman zaman sandıktaki tezahürleri ile ortaya çıkıyor bizde.

-Sadece oraya indirgendi.

Sadece oraya indirgenmesi de o kadar sağlıksız değil.

-Değil mi?

Değil. Bugünün tarihini yazanlar belki de AKP’nin bazı olayların üzerine gitmeyerek ve kendisini de o olayların akışına kaptırarak...

-Neyi kastediyorsunuz? Şemdinli olaylarını mı?

Şemdinli olur, diğer olaylar olur. Ben şu anda devam eden dava konusunda da mesela bir Meclis araştırmasını… Biz Susurluk’ta da gördük. En sonunda bir noktada…

-Kesildi.

Evet kesildi. Şimdi de çok daha kolay çözümlenebilecek konularda ipin ucunu kaptırdılar. Örneğin 1 Mayıs olayları çok daha akıllıca yönetilebilirdi.

-Ergenekon hususunda ne düşünüyorsunuz?

Her şeyi bir yana bırakın, düşünceyle de ulaşabileceğiniz bir bağlantılar silsilesi var. Ama açıkçası bazı yerlerdeki provokasyonlar konusunda tereddütlerim var. Gazete koleksiyonları karıştırılırsa pek çok taşra kentlerinde çeşitli paneller, toplantılar vs. düzenleyenlerin içinde olduğu ekibin, 2-3 yıldır böyle bir hazırlık içinde olduğu görülebilirdi.

-Sonuç alınabileceğine inanıyor musunuz?

Pek sonuç alınabileceği kanısında değilim.

FAİLİ MEÇHULLER MÜNFERİT OLAY GİBİ DEĞİL

-Faili meçhul cinayetler olduğunda kafanızda neler oluştu, oluşuyor?

Abdi İpekçi, Uğur Mumcu ve Necip Hablemitoğlu cinayetleri olduğunda da Danıştay saldırısında da hep bunların arkasında bir komplo aradım. Onları hiçbir zaman münferit olay gibi görmedim. Örneğin Hablemitoğlu cinayeti olduğunda, bunun kimlerin üstüne yıkmak üzere yapılmış olabileceğini açıkçası etrafıma açık bir şekilde şey yapmışımdır.

-Sonra tahmininiz doğrulandı mı?

Doğrulandı diyebiliriz, evet. Nitekim Danıştay saldırısı üzerine o akşam yazdığım yazı da bir şekilde tarihe geçmiş oldu.

-Sizin bir de Filistin Kurtuluş Örgütü’nü ziyaretiniz konusu var. Baskın Oran karşı çıktı ona ama…

Dışişlerinin izniyle gri pasaportla gitmiştik. O konuda yanılmışım; ama gerçekten bu konuşma oldu orada. Bir akşam, yemek masamızdaki Filistinli kişi, “İşte Kuzey Irak’taki bir Kürdistan bizim için hayatî önemdedir. Onun için de biz onu destekliyoruz. Türkiye de bizi bu konuda desteklemeli. Aksi halde bizim de Türkiye’de dostlarımız vardır. Biz de ağırlığımızı koyabiliriz.” gibi bir laf etti.

ÖZKÖK SOLCU DEĞİL

Erdal Yavuz, 1944’te Artvin’in Ardanuç ilçesinin küçük bir köyünde ailesinin tek çocuğu olarak doğar. Üç yaşında iken İstanbul’da Rumelihisarı’na taşınırlar. Robert Kolej sınavına girer ve burslu kazanır. Burada Hüsnü Özyeğin sınıf arkadaşlarından biri olur. İmkansızlıklar içinde büyüyen Yavuz’un arkadaşları ile arasında bir konum farkı vardır. Dolayısıyla sorgulamaya erken başlar. Üsküdar’a taşındıklarında ilk işi TİP’e üye olmaktır. Robert Koleji, Yüksek Mühendisliği kazanır. Bir sene sonra Ankara Siyasal’a geçer. Ömer Madra ile aynı sınıftadır. Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Nuri Çolakoğlu gibi isimlerle aynı dönemde okur. Şiire meraklıdır. Bir keresinde kendi şiirini arkadaşlarına Nazım Hikmet’in bilinmeyen şiiri diye okur. Şiir çok beğenilir. Yazar aynıdır ama kendi şiirini okuduğunda ise arkadaşları tarafından gerekli takdiri görmez.

1966’da İsmet Özel’le beraber ‘komünizm propagandası yapmak’ suçundan yargılanır, beraat eder. 1968’de, Nuri Çolakoğlu vesilesiyle TRT’ye girer. Aya inen Apollo’ya verilen Türkçe Atılgan isminin babasıdır.

1969’da Dışişleri Bakanlığı’nda çalışma daveti ile Amerikan Büyükelçiliği’nden aldığı ABD’de istediği üniversitede okuma davetlerini kabul etmez. Kendi alanında sınav açılmadığından Milli Eğitim Bakanlığı’nın gazetecilik doktora sınavına girip Ertuğrul Özkök’le beraber kazanan beş kişiden biri olur ve Paris’e gider. Bu satırlar Özkök için: “Ertuğrul’un geçmişten bahsederken kendisine sol miras biçmesi pek hak ediş değil bence.”

Fransa’da Jön Türk Basını adlı doktorasını Paris’ten sonra geçtiği Strasbourg’da tamamlar. Fransız bir hanımla evlilğinden Devrim dünyaya gelir. İkinci evliliğini Zerrin Edipoğlu ile gerçekleştiren Yavuz, İlber Ortaylı’nın tavsiyesi ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Cumhuriyet Tarihi Kürsüsü’nde asistan olarak üniversiteye adımını atar. 1979’da ODTÜ İktisat Bölümü’ne geçer. 1983’te üniversiteden istifa ettiğinde bir yıl işsiz kalır. ABC Yayınevi ve English Fast’ta art arda müdürlük yapar. Nokta Dergisi’nde, Ercan Arıklı’nın deyimiyle ‘fikir üretici başı’ olarak yayın kurulunda çalışır. Ardından ODTÜ’ye geçer. Kıbrıs Yakın Doğu ve Samsun 19 Mayıs üniversitelerinden sonra halen Yeditepe Üniversitesi’nde çalışmaktadır.

ÖNERİLEN YAZILAR