|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KÜLTÜR SANAT

'Işık doğudan gelir'

8 Temmuz 1995 / SADIK YALSIZUÇANLAR
TRT Kurumu'nda gerçekleştirmeyi düşündüğüm bir belgesel film önerisinin adıydı. Geçen yıl önerdiğim yapıma, askerlik dolayısıyla başlamakta geciktim ve korktuğum başıma geldi. Sezen Aksu yeni kasetine küçük bir farkla bu adı verdi: 'Işık Doğudan Yükselir'.
Eşinin "Doğu'nun değerleri" üzerine yaptığı bir dokümanter filmin ismini kaset adı olarak kullanmasıyla MFÖ'nün yeni albümünde, 'Derman arardım derdime/Derdim bana derman imiş/Bürhan arardım aslıma/Aslım bana bürhan imiş... Allah Allah Allah Allah' ilahisini seslendirmesi, Doğan Hızlan'a 'Lailaheillallah' başlıklı bir yazı yazdırarak Sezen Aksu'nun, daha doğrusu Türk pop ve rockunun nereye gittiğini sorduruyor.

Ayşe Şasa'nın yıllar önce başladığı yaman bir hesaplaşma Milliyet'e, 'Yeşilçam'da Metafizik Rüzgarlar Esiyor' başlığını attırmıştı. Sinemacıların 'Yeşilçam batıyor' paniğiyle bir vakıf kurup Türk sinemasını kurtarmaya soyunduğu günlerde sessiz sedasız bir 'devrim' yaşanıyor. Yeni bir sinema teorisinin uç verdiği görülüyor. Sorunun derinlerde bir yerde yaşandığı farkediliyor. Tasavvuf kültürünün yeniden 'hayata dönmesi' müzik, sinema ve edebiyat alanlarında gerçekleşiyor.

Yeni Dergi'nin Ocak—Şubat 1994 sayısında 'imge hırsızı' olarak nitelenen Hilmi Yavuz ve şapkadan tavşan çıkaran Orhan Pamuk'tan yıllar önce Asaf Halet Çelebi, Samiha Ayverdi, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören tasavvufun nasıl bir yüksek sanat neşvesi içerdiğini göstermişlerdi. Yine Doğu'dan bir ses, Andrei Tarkovski, 'ruhun ancak acı çekerek saflığına kavuşabileceği'ni anlatmıştı. Son filmi Offret (Kurban) da insanlar arasında nasıl temiz bir kimlikle yaşanabileceğini yansıtmıştı. Nefsini adamak... Mor Sinekler ve Çok Sesli Bir Ölüm öykülerinde Rasim Özdenören, 'ölümün sevimli yüzünü' tanıtmıştı. Ya da 'Doğu—Batı Divanı'nın yazarı, kendisinin bir Müslüman olduğu şüphesini reddetmez' diye yazmıştı Goethe. Hatta Dr. Bayram Yılmaz'a göre, Goethe'nin divanında geçen Heidelberg yakınlarındaki 'Türk Camii' çevresinde bir Islami pratiğin yaşanması da söz konusuydu. Goethe'nin hayatının son yıllarında Weimer döneminde bir 'cuma cemaati oluşturduğu' bile söyleniyordu. Keza Rilke'nin Duıno Ağıtları'ndaki meleklerin, şairin kendi ifadesiyle 'Islam'ın tanımladığı dört büyük melek' oluşu da aynı gerçeği ima ediyordu. Aragon, Hafız'ın Goethe'ye etkisine benzer bir tesirle şiirler yazmıştı Elsa'ya...

Ölüm ve Pusula'da Borges, 'tragedyanın övgü sanatından başka birşey olmadığını' düşlerken Ibn Rüşd'ün Tehafüt—ül Tehafüt, Derviş Gazzali'nin Tehafüt—ül Felasife'sinin yazılış öyküsüne eğiliyordu. Tehafüt'ün yazarının kör Ibn Sina'nın Iranlı hattatların elinden çıkma Muhkem ciltlerinin dizili durduğu rafa yürümesi, daracık çıplak avluda küçük çocukların oynadığı bir yerde, gözleri sımsıkı yumulu müezzinin, 'Allah'tan başka yoktur tapacak' diye haykırdığını Borges'in kaleminden okumak heyecan vericiydi. Paul Claudel, T.S. Eliot, Jacques Prevert gibi sanatçılardaki 'hakikat iştiyakı' Doğu'dan yükselen ışığa bir pervane gibi koşturmuştu onları. Ken Russell, Tommy filminde şizofrenik bir kurguyla dile getirmişti bunu. BBC'den yetişme yönetmenin videoklip tekniğini sinemaya taşıyan bu ilginç anlatımı Hind mistisizmine uzanmış, Meher Baba tarikatının üyesi The Who topluluğunca bestelenen bir rock şarkısından unutulmaz bir müzikal doğmuştu. Işık yine Doğu'dan yükseliyordu.

'Türk sineması içinde bulunduğu krizden nasıl kurtulacak?' sorusunun Cumhuriyet Dergi'de yeraldığını görünce dudaklarımda acı bir gülümseme belirdi. Fatma Aliye Hanım'ın Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı'nda anlattıklarını hatırladım: Paşa'dan maliyede başgösteren sıkıntıyı rapor etmesi istenir. 'Kriz' sözcüğünü karşılamak üzere, 'buhran' kelimesini önerir. 'Varidat—sarfiyat dengesinin bozulması'nı derinlerde yatan bazı nedenlere bağlayan Cevdet Paşa'nın bu ironik tesbitine, bir dönem Kemal Tahir'in çevresinde kümelenen 'Ulusal Sinemacı'lar da yaklaşmışlar lakin Idris Küçükömer ya da Cemil Meriç'in dürüstlüğünü bu alana taşıyamamışlardır. Ayşe Şasa'nın yargısına katılıyorum: Ulusal sinema, arabesk solculuktan başka birşey değildir.

Geçenlerde Faruk Kenç, karşısındaki 'Pararazzi'ci genç muhabire kahırlı bir edayla 'Parası olan sinemaya yatırım yapmasın' diyordu. Battı batıyor derken Yeşilçam'ın imdadına bu kez 'Islami sinema' yetişmiş ve tarihinde ender rastlanır gişe geliri elde edilmişti. TGRT'nin bir aralık aynı anda yirmibeş—otuz set oluşturduğu Ayhan Işık Sokağı sakinleri, şimdilerde tüm dedikodu programlarına malzeme olan bir vakfın ve Atıf Yılmaz, Yavuz Özkan gibi nev—Yunaniler'in örgütlenme çabalarına gözünü dikmiş bekliyor. Vakıf, bir prens gibi gelecek ve prensese hayat öpücüğü konduracak, Yeşilçam'ın 'kriz'i sona erecek.

Kokteyllerde, 'Benim metafizik inançlarım yok' diye gerine şişine dolaşanlar Cumhuriyet gazetesinin takipçisi bir avuç üniversiteli genç için Frudien film üretedursun, müzikte mistik arayışlar kendisini iyiden iyiye hissettiriyor. Kırkambar programı için 1992'de Yusuf Islam'la söyleşi yapmış, Sakarya'ya uğramıştık. Yusuf Islam'ın anlattıklarını naklettiğimizde Nihat Genç, 'Işık Batı'dan Gelir' diye espri yapmıştı. Cat Stevens'a vuran ışığın Doğu'dan yükseldiğinde kuşku yoktu. Ne de olsa 'ekser enbiya Şark'tan zuhur' etmişti, Ilahi takdirin bir remziydi bu: Yapraktan taçlarında ağaçların, güneş yükseliyordu hür ve şuh. Bir Dünyanın Eşiği'nden, Işık Doğudan Gelir'e...

Cemil Meriç'in Tagore için söylediklerini Bertolucci için kullanabilir miydik: 'Sonluda sonsuzu bulmanın sevinci. Sevinç, her yanda sevinç. Beni de çağırdılar hayat denen şölene. Rebabımı alıp koştum. Upanişadlar ne diyor? Kainat sevinçten doğdu, sevince koşuyor, sevinç içinde eriyecek. Ama acıların anahtarıyla açılır sevincin kapıları. Bir neye benzesin ömrün ama onu nağmelerle doldur...' Ney ve nağme Kutsi Ergüner'i ve Okay Temiz'i hatırlatıyor. 'Islami radyo'ların çoğu programına fon müzikliği yapan ezgilerinden sonra Okay Temiz'in Ahmet Özhan ekibiyle ortak bir çalışmaya sıvandığını öğreniyoruz. AKM'deki bir konserden sonra heyecanla kulise gelen Temiz, tasavvuf musıkisi korosuna saksafonu sokmayı başarıyor. Kutsi Ergüner ise 'uzatma dünya sürgünümü benim' diye inleyen ney'le 'musika—yı Ilahiyye'nin izini sürüyor. Ihvan—ı Safa'dan da öğreniyoruz ki, insanlık için yüksek bir düşüncesi olan sanatçılarla dindarların, filozofların, yönetmenlerin, popçuların, rokçuların ruhları kardeştir...



KOD: isik/AKSIYON/HABERLER/ISMAIL......