|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KAPAK

Tesettürle Yüzleşme

21 Ocak 2008 / ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ
Tesettürlü kadınlarla örtünme biçimleri üzerine konuştuk. Çarşaflıya, pardösülüye, etek-ceket ya da pantolon tunik giyene mikrofonu eşit mesafeden uzattık. Yargılamadan ve hesaba çekmeden...
Başörtüsü ‘yasak’ listesinden çıkmaya hazırlanıyor. Medeniyetler İttifakı 1. Forum’u için İspanya’da bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başörtü yasağının kalkacağı müjdesini verirken ‘velev ki siyasi simge bile olsa’ ifadesiyle bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Biz de, ömrü hayatında örtünmekle siyaset arasında bir ilişki kurmamış kadınlarla yasaklardan bu yana tesettür çizgisinde nelerin değiştiğini konuştuk.

Her meşrebe uygun bir örtünme biçimi olabilir mi? Ölçü nedir? Kim daha iyi örtünüyor? Bugün caddelerde gördüğümüz ‘yarı tesettürlü’ kadınlar ve genç kızlar nereden geldi? Pardösülü hanımlar nereye gitti? Değişim kaçınılmaz mıydı? Sorular artırılabilir, daha iyi örtünenlerin daha kötü örtünenleri uyarmasının doğru olup olmadığı da eklenebilir listeye ya da tesettür karşıtlarının başörtülü ama pantolonlu kızları ne hakla eleştirdiği irdelenebilir. Doğrusu zor sorular bunlar, cevabı masa başında aranmayacak kadar çetrefilli… Bir de yılgınlık söz konusu; yasaklardan, mağduriyetten, okul önünde bekleşen gözü yaşlı kızlar resminin bir parçası olmaktan mütevellit bir yorgunluk… Ve sürekli incelenmekten, eleştirilmekten, alay edilmekten, sanki hep buralarda değillermiş de, evrenin bilinmeyen bir köşesinden ansızın çıkıp gelmişler gibi muamele görmekten duyulan can sıkıntısı…

İşte bu yüzden, ‘Kadınlara ve genç kızlara ne şekilde örtündüklerini soralım, kendi tercihlerini anlatsınlar, karşılıklı oturup biçimlerden ve renklerden konuşalım, değişim serüvenlerini dinleyelim’ diye yola çıktığımızda epey dil dökmek zorunda kaldık. Hayır, biz meseleye ‘içeriden’ bakmaya çalışıyorduk, bazılarının yaptığı gibi kategorize etme niyetinde değildik elbette... Yargılamak mı, aklımızın ucundan bile geçmezdi. Gerçek bir meraktı bizimki. Niyetimiz, son on yılda yaşadığımız dönüşümü, en açık gösterge olduğu için belki de tesettür üzerinden okumaktı.

ÜNİVERSİTEYİ PEÇEYLE BİTİRDİM AMA…

Sene 1992, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin avlusu… İlk günün heyecanıyla bekleşen başörtülü öğrenciler arasında, siyah bol pardösülü, beline kadar inen büyükçe başörtüsünü yüzüne peçe yapmış bir genç kız da var. Gazetecilik bölümüne en yüksek puanla giren ikinci kişi. İmam-hatip lisesinde dünya Müslümanlarından haberdar olarak yetişmesini sağlayan ablaları onda yeni bir ufuk açmış; gazeteci olmak, sesini herkese duyurmak istiyor. Yasağın henüz uygulanmadığı; ama mesela İletişim Fakültesi’nde başörtülü kızların dekanlık katında dolaşmamaları yönünde uyarı aldıkları yıllar… Yine de günümüze kıyasla epey özgür bir ortam, peçeli Elif Gökmen okulu peçesiyle tamamlayabildiğine göre…

Sene 2008, Elif Gökmen Erçelik, iki erkek çocuk annesi. Gazeteci değil; ama uluslararası ihracat firmasına sahip bir iş kadını. Sık sık yurt dışına çıkıyor ve aynı sıklıkta misafir karşılıyor. Peki nasıl giyiniyor, 16 yıl önceki gibi mi? “Öğrenci Elif’le iş kadını Elif arasında çok fark var. Aynı şekilde giyinmiyor olmam çok normal.” Değişen sosyal konumun ve rollerin giyimi ve tesettür şeklini belirlediğine inanıyor Elif. “Bugün yabancı müşterilerim beni bu hâlimle kabullendiler.” derken, renkli başörtüsüne ve modern kesim siyah pardösüsüne dikkat çekiyor: “Kabullenilen hâlim, öğrencilik yıllarımdaki peçeli hâlim değil, toplumun normal bulduğu pardösülü ve başörtülü hâlim…”

Kırılma noktasını soruyoruz Elif’e, ‘iş kadını’ olması giyimini değiştirme nedenlerinden yalnızca biri çünkü, ne oldu da vaktiyle farz bellediği peçeyle vedalaştı? Okulu bitirip de Arapça öğrenmek için Suriye’ye gittiğinde olmuş ne olmuşsa. “Sudanlı kadınları gördüm orada.” diyor, “Beş metre uzunluğunda pembeli sarılı çarşaf gibi dikişsiz kumaşlara baştan aşağı sarınmış, ucunu da kollarının altına sıkıştırmışlardı. Bu kadınlar en az benim kadar Müslüman’dı. Sonra Müslüman olup Arapça öğrenmek için gelen Batılı kadınlar gördüm. O zaman şunu düşündüm. Herkes benim gibi siyah giyinmek ve peçe takmak zorunda değil.” O ana kadar tesettürün her kadın için aynı olması gerektiğine inanan ve kendisi gibi örtünmeyenleri dışlayan Elif, o günden sonra tesettürün kültüre, yöreye, iklime göre farklılık arz edebilen bir emir olduğunu düşünmeye başlamış. Kutuptakinin de Afrikalının da Avrupalının da yaşamasına imkân veren bir esneklik, bir özgürlük alanı…

Kur’an-ı Kerim’de peçeyle ilgili bir hüküm bulamayıp da Osmanlı döneminden fetvalar aradığı yıllar için, “Şimdi çok geride kaldı.” diyor, “Peçeyle ilgili sorgulamalarım başladığında başörtüsü gibi farz olmadığını anladım. Suriye dönüşü Yeni Şafak Gazetesi’nde iki yıl aynı giyimle ama bu kez peçesiz olarak dış haberler muhabirliği yaptım. Sonra renkli eşarplar takmaya ve siyah dışında koyu renk pardösüler giymeye başladım. Hâlâ da böyle giyiniyorum, koyu renkleri kendime daha çok yakıştırıyorum.” Yakışma meselesi biraz netameli görünüyor. Yeşilçam filmlerinden birinde Türkan Şoray’ın yaptığı gibi yüzüne is sürüp dışarı çıkmayı kim ister; ama yakışan şey aynı zamanda güzel gösteren şey değil midir? “Hiçbir kadın çirkin görünmek istemez.” diyor Elif, “Ama bir ölçüsü olmalı.” O, hâlâ pardösü giyiyor olmakla ölçüyü koruduğuna inanıyor. Pardösü bir tür güvenli alan… Emniyet şeridinin karşı yakasında etek bluz, olanca kaypaklığı ve tekinsizliğiyle bekliyor. “Bir kez o tarafa geçersem, kendimi kontrol edemem, ipin ucunu kaçırırım.” korkusu salıyor muhatabının yüreğine. “Her sabah işe giderken bu bluz dar mı, eteğim tesettüre uygun mu diye endişelenmek istemiyorum.” diyor Elif Gökmen. Bu yorucu bir şey aynı zamanda…

İLK ÖRTÜM SİYAHTI; ÇÜNKÜ…

Siyahtan renkliye geçenlerden biri de Ümit Meriç. İlk eşarbında siyahı tercih etme sebebi biraz farklı. 17 Ağustos depremini hatırlayalım, bütün ülke yasta. Ümit Meriç, depremin üçüncü gecesi dua ederken örtüsüz olduğunu fark ediyor ve müthiş bir hicap duyuyor. Bir buçuk ay boyunca başından çıkarmadığı siyah eşarbın ‘Radikal İslam’ı çağrıştırdığını düşünüyor şimdi; ama ‘gönlünün renginin de kara olduğu’ o günlerde bu aklına bile gelmemiş. Renkler sonradan sonraya girmiş hayatına; saks mavileri, turkuazlar, mercan kırmızıları… Müslüman olmayı, hayatın neşesini yakalamakla eş anlamlı gördüğünden kendi tesettürünü bu ruh hâline uygun düşecek şekilde tanımlıyor: Kendini gizlemekten çok, dış dünyaya Müslüman olduğunun müjdesini vermek…

Ümit Hanım, kişisel tercihlerinden söz ederken, tesettürlü kadınların hepsini bir kefeye koyan ya da örtünme biçimlerinden türlü anlamlar çıkaran zihniyete de bir cevap veriyor. Kadınların çoğu, paşa gönülleri nasıl isterse öyle örtünüyor neticede: “Siyah giyindiğimde mutlaka kırmızı eşarp takarım. Dikdörtgen ipeklileri tercih ederim; çünkü kare örtüler yüzüme yakışmıyor. Bone yerine Paris’ten gelen kadife bantlar kullanıyorum. Kadife yüze yumuşaklık veriyor ve kulakları sıkmıyor. Saçlarımı tepemde at kuyruğu yapıyorum; ama bu tarzım biraz eleştiriliyor.” Tesettürlü kadının en sıkı eleştirmeni başka bir tesettürlü kadındır. İncitmeyen bir üslupla ‘Mümin, müminin aynasıdır’ hadis-i şerifine uygun bulunabilir bu tavır. Nitekim Ümit Meriç de örtüsünü ‘deve hörgücü’ne benzeten bir doktor hanımın uyarısından hiç gocunmadığını söylüyor. Daha önceki ikazlara kulak verip bir ara tarzını değiştirdiği ve yine eski hâline döndüğü için, “Vücut dilime böylesi yakışıyor, ancak bu şekilde kalıbımı bulmuş hissediyorum.” diye karşılıyor eleştirileri. Ancak ona kalırsa, hiç kimsenin kıyafeti ve örtü seçimi sorgulanmamalı. Eşler müdahale edebilir; ama hoş bir üslupla…

Başörtüsüne yakışmayan tavırlar sergileyen kızlara ise ‘Dualar ve Âminler’ kitabından sesleniyor Meriç: “Boğaz kıyısındaki parkta, sevgilisine sarılan mesture yavrum. Çıkart o örtüyü başından. Benim başıma koyduğum tacı, ayaklarının altında çiğnemeye hiçbir hakkın yok senin. Çok rica ediyorum.”

Renkleri, güzel giyinmeyi, hatta spor yapmayı Müslüman olmaktan duyulan sevincin tezahürleri olarak yorumlayan Ümit Meriç, yelpazenin kıvrımlarından birinde duruyor. Kategorize etmenin, sosyolojik kelimelerle sınıflandırmanın anlamsız olduğu bir nokta… Her kadının neden öyle değil de böyle örtündüğüne ilişkin anlamlı bir açıklaması var. Fatih’te Nisa Kuaför ve Güzellik Merkezi’ni işleten Seher Öğünç mesela, neden çarşaf kullandığını diğer çarşaflı kadınları bağlamayacak bir öznellikle izah ediyor: “Çarşaf giymeseydim, tesettüre riayet etmekte zorlanırdım. Ben kendimi tanıyorum; renkleri, güzel giyinmeyi hatta süslenmeyi seven bir kadınım. Çarşafı nefsime kabul ettirmeseydim şu an nasıl bir noktada olurdum, bilmiyorum.” Çarşafı nefsine hâkim olmasını kolaylaştırdığı için tercih eden Seher Hanım, pardösüyü daha kullanışlı ve tesettüre uygun buluyor. Anadolu’ya gittiğinde de çarşafla çok dikkat çektiği için pardösü giyiyormuş. “Örtünmenin ilkelerinden biri de dikkat çekmemekse, ben Adana ya da Mersin’de pardösülü bir hanım olarak daha sıradan görünüyorum.” diyor.

Güzellik salonu sahibesi bir kadına, üstelik süslenmeyi sevdiğini söylemişken, makyaja nasıl baktığını sormak icap eder. Çarşafla makyaj bir arada düşünülemeyecek iki şey değil midir? Aksini iddia etmiyor Seher Hanım; ama öyle samimî bir itirafta bulunuyor ki, muhatabına anlamak düşüyor yalnızca. “Makyaj benim en büyük imtihanım; çünkü çok seviyorum. Elbette yalnızca içerideyken yapıyorum, dışarıya çıkarken siliyorum. Kendimde en çok dikkat etmeye çalıştığım husus budur.”

BÜYÜK BAŞÖRTÜ BULAMIYORUM ARTIK

Dışarıdan bir göz için, çarşafa bürünen Seher Öğünç ile tepeden tırnağa siyah giyinen; ama büyük başörtü ve pardösüyü tercih eden Gülden Sönmez’i birbirinden ayırt etmek güçtür. Her ikisi de bol giyinir ve siyah renk konusunda hemfikir görünürler. Oysa karşılıklı konuşulduğunda bambaşka iki dünya çıkar karşınıza. İHH İnsani Yardım Vakfı yöneticilerinden Sönmez’in, siyah ve bol giysiye biçtiği değer, bir nefis mücadelesinden daha öte anlamlar taşıyor. Ona göre siyah ve bol kumaşlar kadının kişiliğini ön plana çıkarıyor ve muhatabını başka bir teferruatla oyalamadan doğrudan sadede çağırıyor. Bu zaviyeden, tesettürlü kızların, karakterlerini renklerle ve biçimlerle açığa vurma çabası da beyhudeleşiyor: “Kişiliğinizi üzerinizdeki renkle ifade etmeye çalışırsanız kendinizi eksik ifade etmiş, yeteneğinizin, bilginizin önüne bir set çekmiş olursunuz.”

Peki siyahın da toplumda bir karşılığı yok mudur, giyineni daha radikal ve sert gösteren bir imajdan söz edilemez mi ve bu imaj gerçek kişiliğin ortaya çıkmasını en azından geciktiriyor olamaz mı? “Hayır” diyor Gülden Hanım, “Bu sadece popülerliği önler. Bu kıyafetle yaptığım işin, örtülüler içinde bir başkasının yaptığı iş kadar tercih edilmeyeceğini biliyorum; ama zaten onu istemediğim için böyleyim. Ben hangi alanda iş üretiyorsam o alanla ilgili insanlar beni ya da yaptığım işi bulur. Hakikat burada, ben buna talibim.” Bugün örtülü pek çok kadının dudak büktüğü ve “Neler giymek zorunda kalmıştık vaktiyle.” diye eseflendiği robalı pardösüleri de özlemle anıyor Sönmez: “Tesettüre girdiğim ilk gün robalı bol bir pardösü giymiş ve büyük bir başörtü takmıştım. Şimdi o başörtüleri bulamıyoruz, tuhaflığa bakın ki büyük eşarpları yalnızca Vakko üretiyor. Bol pardösülü ve büyük başörtülü kızların, halk arasında güzel ahlâkın ve bilginin temsilcisi olduğu o günlerin yeniden yaşanmasını isterim.”

Geride kalan ‘o günler’ için yazıklanan kaç kişi var? Nakış öğretmeni Nurten Demirbağ, lise yıllarında giyindiği robalı pardösü için, “Çok geniş, komik bir pardösüydü.” diyor şimdi, “Niye öyle almışım, bilmiyorum. Başörtüm de kocamandı. Bir genç kızın tercih etmeyeceği giyim tarzıydı. İnsan kendini tanıyamıyor, o zaman öyle rahat ederken şimdi neden böyle giyiniyorum?” Cevabı sonra kendisi buluyor. Selçuk Üniversitesi’nde okumak için örtüden vazgeçmek zorunda kalınca, ‘saç’ ve ‘pardösü’ birlikteliğini ‘yenilmişliğin’ göstergesi gibi algılamış. Saçını açmış bir zavallı (!) olduğunu gizleyecek; ama aynı zamanda okul çıkışı eşarp taktığında da tesettürüne halel getirmeyecek yeni bir tarz; pantolon üzerine tunik… 1998’de giydiği robalı pardösüye nasıl şaşırıyorsa, şimdi uzun botlarla giyindiği diz altı eteklere de o kadar şaşırıyor: “Asla aklıma gelmezdi, hatta giyenlere garip bakardım. Kendine uyduruyor insan biraz, yakıştığını, hoş olduğunu düşünüyorsunuz. Topluma girerken yumuşak bir giriş, iltifatlar… Sert bir duvar çıkmıyor karşınıza. Yine de dışarıda ne denirse densin, kabul etmediğim şeyleri giymem tabii. Sınırları zorladığımda mutsuz oluyorum.”

KRİTERLERİ KİM BELİRLİYOR?

Tesettürün altın kuralları sınırı belirliyor; vücut hatlarını belli etmeyecek bolluk ve kalınlıkta ve parmakla gösterilmeyecek sadelikte bir giyim… Bugün, caddelerin eskisine oranla daha endişe verici görünmesi ilkelerdeki tavsamadan kaynaklanıyor elbette. Giysiler nasıl oldu da giderek daraldı, şeffaflaştı ve görenleri hayrete düşürecek kadar dikkat çekici olmaya başladı. Peygamber Efendimiz’in cehennem ehlinden diye tarif ettiği ‘giyinik çıplak birtakım kadınlar’ gibi olmak korkusu yürekleri titretmiyor mu artık? Kadınların örtünme tarzlarının ilk defa Tanzimat döneminde tartışıldığı hatırlanırsa, değişimin on beş-yirmi yıllık bir mevzu olmadığı anlaşılır. Lale Devri padişahlarından III. Ahmet’in, Müslüman kadınların Hıristiyan kadınlara özenerek açık ve süslü elbiselerle dolaşmalarını yasaklayan bir ferman çıkarttığı biliniyor; fakat hiçbir fermanın kadınları kendi bildiklerinden döndürmediği de ortada. Nitekim, 19. yüzyıla gelindiğinde kadınları, feracelerini Avrupa’da yaygınlaşan ‘ampir’ modasına uydurmak için bele oturacak şekilde tasarlarken ve faytona binmelerini imkansız kılacak daracık çarşaflara yırtmaçlar açarken görüyoruz. Sermed Muhtar Alus, 1889 yılı kadın giyimini anlatırken sanki günümüzü resmediyor: “Çarşaf şekilden şekle girdi. Önceleri upuzun pelerinli, bol bedenli eteğin kenarları gitgide darlaştı. Pelerin dirseğe, kloş etek topuktan bir karış yukarıya kadar kısaldı. Peçe inceldikçe inceldi, kordela ile enseden bağlanan başlar toplu iğnelerle biçimden biçime sokuldu.”

İki binlere dönelim. Bizi kim biçimden biçime soktu? Tesettür kriterlerini kim belirliyor? Avukat Gülden Sönmez, hâlihazırdaki değişimi 28 Şubat yasaklarıyla ilişkilendiriyor. Ona göre başörtüsü yasaklarının asıl hedefi, genç kızların okumasının, çalışmasının engellenmesi ya da örtüden vazgeçmelerini sağlamak değildi. Bu alanda mücadele edemeyeceklerini çok iyi bildiklerinden ahlâk ve aile yapısını bozacak politikalar yürüttüler. Tesettür şeklimiz davranışlarımızı, davranışlarımız da zihnimizi değiştirecekti. İsteyerek değiştiğimizi düşündük hepimiz; ama post modern dönemin özelliği budur; birileri ister, siz keyifle yaparsınız.

Topyekûn bir değişimden, sadece dindar kadınları değil dindar erkekleri de dönüştüren bir dalgadan söz eden Elif Gökmen Erçelik, absürt tesettür örnekleri karşısında endişeye kapılmayı yersiz buluyor. O genç kızlar ya da kadınlar, daha önce pür tesettür giyinirken sonradan ipin ucunu kaçırmış değiller, aksine İslamî bir kimliği ucundan kıyısından üzerinde taşımak istedikleri için örtü takıyorlar. Kur’an-ı Kerim’deki tesettür emrini bir kez açıp okumamış kızlar ya çevrelerine bakıyor ya da eski alışkanlıklarına devam ederek, örtüyü kendilerine uyduruyorlar. “Başörtülü; ama pantolonlu kızları böyle değerlendirmek gerekir.” diyor Elif, “Hareketli, büyük bir toplumda yaşıyoruz. Birtakım kadınlar kendi istedikleri gibi giyinecekler, bu giysiler İslamiyet’e uygun olmayacak; ama onlara bir şeyi dayatamayız, müdahale edemeyiz. Uygun bir ortamda söyleyecek bir çift sözümüz olabilir yalnızca, bunun ötesi olamaz.” Nihal Bengisu Karaca da aynı görüşte: “Seksenli yıllarda İslamî kesim tek bir toplumsal tabakayla ifade edilebilirdi; fakat şimdi öyle değil. Açık bir kadın, kısa etek giymeye devam ediyor; ama bir kararla başını da örtmeye başlıyor. Tamamen açık olabilirdi o kişi. Üzerinde bir gösterge taşımak istiyor, bir yanıyla dine ait olduğunu anlatmak istiyor. Niye bu hakkı çok görüyoruz? ‘Allah çabasını nihayete erdirsin.’ Diyebileceğimiz en iyi şey budur.”

BAŞ AKTÖR MODA

Başörtüsü yasaklarından sonra, horlanmak istemediği için tesettür çizgisini değiştiren genç kızlara moda nasıl yardımcı(!) oldu? “Seksenli yılların üzerimizden düşecek kadar bol giysileri bugün de moda olsaydı, ‘Tesettürlü kızlar niye bu kadar dar giyiniyor?’ diye sormayacaktık.” diyor Nihal Bengisu Karaca. Oysa şimdi kolu uzunmuş diye tuttuğumuz tişörtün beli kısa çıkıyor. Sonra da eğiliverdiğinde beli açılan başörtülü kızlar görüyoruz sağda solda. Her şeyi küçülten, sıfır bedeni icat eden 2000’lerin; başörtülü, göbeği açık kız efsanesi üretmesine de şaşmamak gerekir. Tesettürü hiç onaylamadığı hâlde, ‘yarı örtülüleri’ eleştirenler ne yapmaya çalışıyor? “İçten bir bölünme oluşturmaya çalışıyorlar.” diyor Karaca, “Dün, pardösülüleri babaannelerinin formunda örtündükleri için eleştirenler, bugün o kitlenin hayli azaldığının farkında. Şimdi tehdit olan ağır tesettür değil, sürekli büyüme eğiliminde olan ‘ana akım’ örtünme tarzı. Üstelik çok da sinsi bir üslup geliştirdiler. Ana akım örtünme tarzına yakın stillere sahip olanları göstererek mahallenin ablalarına, ağababalarına şikâyet ediyorlar: Siz samimi gericilersiniz; ama bakın burada plastik gericiler var, onlar bozuyor sizi.” Tesettürlü kadınların birbirine hoyratça davranmasını da eleştiriyor Karaca: “Tesettürü etek ceket, fazla hatları belli etmesin, tişört de olur gibi algılayan bir kadın Gazeteci Mine Alpay Gün gibi iki kişiden daha laf işitsin, ‘Siz de fazla örtünüyorsunuz.’ diyecek. Meseleye maksat arıza çıksın diye bakanlar da arkalarına yaslanıp buradaki kavgayı izleyecek.”

İspanyol Dili ve Edebiyatı’nda okurken pardösülü arkadaşlarının kendisine ‘yarım tesettürlü’ muamelesi yaptığını fark eden Nesrin Karavar, uzun eteğinin altına parmak arası terlik giydiği gün öyle dikkat çekmiş ki, eve nasıl döneceğini bilememiş. Canı epey sıkılmış; ama öfkelenmek yerine eleştirilerdeki gerçeklik payını araştırmaya koyulmuş. “Asya’da parmak arası terlik yaygın, Umre’ye gittiğimde de görmüştüm; ama ben giyince çok yadırgandı.” Nesrin, uzun yağmurlukların altına giydiği pantolonlar ve kare ipek başörtülerle Türkiye’de dikkat çekmeyecek bir tarz yakalamış görünüyor; ama sıklıkla yolunu düşürdüğü Güney Amerika ülkelerinde ancak başına şal dolayıp, şalvar giyerek rahat ediyor. “Metroda yanımdaki koltukların boşalması, güvenlik görevlisinin köpeğiyle etrafımda dolaşması öyle moral bozucuydu ki etnik bir giyimi tercih ettim. Şimdi de bakıyorlar; ama hayranlıkla.”

Şimdilerde ‘fazla’ görünen örtünme biçimi on-on beş yıl öncesinin ‘ideal’ tesettürüydü; bol kesim pardösüler, tesettürlü kadınların örtünme serüveninde mühim bir aktör iken, kahir ekseriyet için boynu bükük bir eski zaman giyimine dönüştü. Hâlâ pardösü üreten firmalar ise televizyon ekranlarındaki ünlülerin giysilerinden yeni modeller oluşturma telaşında. Olabildiğince dar, mümkünse bele oturan, hatta düşük belli pardösülerin tıpkı kot pantolonlarda olduğu gibi arka cebi bile var. Onlar ‘talep’ diyorlar. ‘Kimse artık dökümlü pardösü giymiyor.’ Dökümlü ya da dar, hakikat şu ki pek az kadın pardösü giymek istiyor. Nihal Hanım da üniversitede kısa bir süre pardösü giyinmiş. ‘Ne kadar, isteyerek örtündüm? Ailem dolayısıyla mı böyleyim, kimliğimin oluşumunda kendi katkım nedir?’ sorularına cevap aradığı ve örtülü kalması gerektiğine karar verdiği dönemde satın aldığı kemik rengi, modern kesim pardösü kısa bir zaman sonra sıkıcı olmaya başlamış.

Pardösüyle yollarını ayıran bütün tesettürlü kızlar aynı duygudan söz ediyor, tek tip görünümden, hep aynı şeyleri giymekten duyulan bunaltı… O bunaltı işte, örtülü pek çok kadını, sonraları kendisinin bile şaşıracağı biçimlere soktu. ‘Asla giymem!’ cümlesinin de bir hükmü kalmadı. “Giyebileceğimi düşünmediğim etek boylarını, uzun çizmelerle kompanse ederek giyiyorum. Yazın da pantolon üzerine uzun tunikleri tercih ediyorum.” diyen Karaca pardösüden dönüşle ilgili önemli bir tespitte bulunuyor: “Kadınlar pardösüden vazgeçince daha rahat ve kolay giyineceklerini zannettiler. Oysa etek-ceketle birlikte dikkat etmeniz gereken hususların sayısı artıyor. Pardösü, abaye ya da çarşaf hem pratik hem ekonomik hem de rahatlar.” Zihninin bir köşesinde hep severek sakladığı bir sesten, Hz. Ömer’in eşine ilişkin bir hikâyeden söz ediyor Karaca... Hz. Ömer, diğer kadınların giydiğinden daha parlak daha kaliteli bir kumaştan elbise yaptırmak isteyen eşine ‘Herkesten farklı ve üstün görünmen doğru değil’ diyor.

ÖRTÜDE MARKA BENİ GERER

Aldığımız her giysinin ya da markalı eşarbın vicdanımızı sızlatmasının bu hatırayla bir ilgisi var mı? “Eşarpta markadan hoşlanmıyorum.” diyor Nihal Hanım. Tesettür, mütevazı olmak ya da bununla ilgili bir ukdesi olmakla, güzellik ya da hoşluğun denetlenmesiyle, kontrolsüz olmamasıyla ilintili son kertede… “Almakla ilgili yetimi yeterince kontrol edemediğimi fark ettiğim an verme mekanizmamı devreye sokuyorum.” diyor. Çok yeni ve çok sevdiği elbiselerini biraz da başkasının üzerinde görmeyi seviyormuş. Bir de veremeyenler var. Takı tasarımcısı Emine, evlenip de İSMEK’deki öğretmenlik günlerine son verdiği günden bu yana bayramdan bayrama giysi almanın huzurunu yaşıyor: “Uzun süre aynı şeyi giyince kendini eskimiş hissediyorsun. Bu hiç iyi bir şey değil. Fıtrî eğilimimizi tetikliyorlar. Atamama, verememe gibi bir huyum olduğu için giysilerim dolaba sığmıyordu bir ara.” Tesettürlü hanımların büyük imtihanı; Hz. Fatıma’nın mütevazı çeyizini hatırlatan sesin giderek boğulması, olması gerekenlerle yapılanlar arasındaki uçurumun büyümesi...

“Giyinmeye makyaja meraklıyım. Günah olduğunu biliyorum; ama o kadar alıştım ki şu anda hissedemiyorum günah olduğunu.” “Neden makyaj yapıyorsun?” sorusuna böyle cevap veriyor Reyhan Kapucu. Niyetimiz yargılamak, hesaba çekmek değil, o da savunmaya geçmiyor zaten. Samimî bir öz eleştiride bulunuyor. Lisedeyken arkadaşlarıyla ‘Sevaptır, gözleri besler.’ inancıyla hacdan gelen sürme kullanırlarmış, sonra malzemeler çeşitlenmiş ve nihayet makyaj yapmadan dışarıya adım atamaz olmuş. “En çok istediğim şey, evleneceğim insanın makyajı bırakmama vesile olması.” diyor Reyhan, “Uyumlu bir insanım, maneviyatımı düşünen, beni yönlendiren biri olursa bırakabilirim sanırım.” İçindeki ukdelerden birisi de yeniden pardösü giymek. Bu arzusunu da evlilik sonrasına saklayan Reyhan, şimdilik modayı takip ediyor ve ‘süslü kız çocuğu’ tabiatına pek uygun düşen parlak kumaşlardan vazgeçmiyor. Diz altı etek ve uzun çizme onun da hayatına girmiş. İmam Hatip yıllarında çok eleştirdiği arkadan bağlanan küçük başörtüleri de kullanmış. “Bir zamanlar yadırgadığımı da unuttum üstelik.” diyor, “Aldığım bir giysiye o şekilde bağlamanın yakışacağını düşündüm ve öyle bağladım.”

Çelişkiler ve vicdanın hep itidale çağıran sesi… Örtünme biçimleri üzerine konuştuğumuz tesettürlü her genç kız, hangi tarzı benimsemiş olursa olsun vicdanının fısıltılarına kulak verdiğini söylüyor. Uzun çizmelere, gömlek üzerine alınan şallara, yarım yamalak giysileri örtmek için kat kat giyinmelere biraz da bu gözle bakmak gerekir. İki yıl önce başörtüsü takan Sevgi Koçyiğit, örtünmeye karar verdiği ilk günü anlatırken hâlâ heyecan duyuyor: “Bir ayet okudum, ‘Siz benim ayetlerimi az bir dünya nimeti karşılığında mı değişeceksiniz’ diyordu. Üzerime alındım, aslında örtüyle ilgili bir ayet değildi; ama ben direkt örtüsüz olduğumu hatırladım. O ana kadar aklımın ucuna bile gelmemişti. Koşarak eve gittim, giysilerimden birini keserek bone yaptım ve fularımı başıma taktım. O gün başımı örtemezsem başka zaman örtemem diye korktum.”

Ani bir tesettür kararı, hele de mevsim yaz ise ve giysi dolabında uzun kollu tek bir tişört dahi yoksa epey zorlar muhatabını. Sevgi de bulabildiği en uzun eteğin üzerine temmuz sıcağına aldırmadan uzun kollu bir triko giymiş. “Bunu ancak tesettürlü biri anlar, o gün ben çok serindim.” diyor şimdi. O günlerdeki ufak dikkatsizlikler zaman içinde vicdanını rahatsız etmeye başlamış. “Tesettürlü kızlara ne oluyor?” sorularının yükseldiği bir dönemde o tersine bir değişimden söz ediyor: “Pantolon üzerine daha kısa hırkalar giyiniyordum ilk zamanlar. Onları evde kullanıyorum artık. Çok kendiliğinden oluyor, bir gün kalkıyorum ve o şekilde sokağa çıkamayacağımı fark ediyorum.” Başörtüsünün siyasî simge gibi gösterilmesine de itirazı var Sevgi’nin: “Allah’a inandığım için örtünmesem büyük eziyet olurdu. Herkes denize girerken ben neden kıyıda oturuyorum. Siyaset için değmez doğrusu.”



Ali Bulaç: ARIZÎ OLAN GÖZE ÇARPAR

Kadınların nasıl örtüneceği muteber kaynaklarda tarif ediliyor. Zamana, mekâna, şehre ya da köye göre değişmeyen bir biçim... El, yüz ve ayaklar dışındaki bölgenin örtülmesi, giysinin şeffaf olmaması, vücut hatlarını belli edecek kadar dar olmaması ve bir başka dinin sembollerini taşımaması gerekiyor. Bunun dışındakiler iklime, coğrafyaya, kültüre estetik beğenilere göre değişebilir. Bu dört temel kriteri esas almak kaydıyla muazzam bir çoğulculuk vardır İslam’da. Kuzey Afrika’daki kadın Pakistan’dakine benzemez, Karadeniz’deki Güneydoğu’dakine... Türkiye’de kadınların endişe verecek kadar kötü örtündüğünü düşünmüyorum. Ancak gelir seviyesi yükseldikçe, Batılı tarza özenen kadınlarda bir gevşeme oldu. Aslında onlar tedrici bir şekilde başörtüsünden kurtulmaya çalışıyor; fakat sayılarının fazla olduğu söylenemez. Dişiliği kişiliğin önüne çıkaran bir giyim tarzını benimsedikleri için çokmuş gibi görünüyorlar. Arızî olan hemen göze çarpıyor. Kent hayatında özellikle metropollerde patolojik vakalar olur; fakat ana gövde doğru giyiniyor, korkulacak bir tablo yok.

Çatışan iki paradigma var. Önemli olan hangi tarafta durduğun. Toplumsal alana çıktığında kişiliğin mi ön planda dişiliğin mi? Modernite dişiliğin görünür olmasını ister. Ama bir insan aynı anda iki şeye birden odaklanamaz. Bir de kadınların modanın tesiri altında ‘sosyal kukla’lara dönüşmesini onur kırıcı buluyorum. Belli merkezler ne istiyorsa onu yerine getiriyorlar. Bir renk belirleniyor ve herkes o rengi giyinmeye başlıyor. İslam buna mukavemet ediyor aslında; ama Batı’dan saldırı var. İslamı engel olmaktan çıkaramazlarsa kapitalist büyümeyi gerçekleştiremezler.




Belkıs İbrahimhakkıoğlu: BAŞÖRTÜSÜ BİR EDEP ÖRTÜSÜDÜR

Güzel ezan dinlemek için camileri dolaşan, türbe ziyaretlerine ehemmiyet veren ve bu vakitlerde hep tesettürlü olan Belkıs İbrahimhakkıoğlu, iki yıl önce hac dönüşü, örtüyü bir daha çıkaramayacağını fark etmiş. O günden sonra daha şıklaştığını söyleyen dostlarına hak veriyor: “Kılık kıyafetime hiç titizlenmezdim; ama şimdi başörtüsü üzerinden dinimize söz getirmek istemem. Eğer köşeme çekilmiş olsaydım, tahmin ediyorum ki hayatımı üç elbiseyle geçirirdim, gönlümün arzusu hâlâ budur, hatta üç bile değil iki… Fakat şimdi ortadayız, birtakım görevlerimiz var.” Caddelerle ilgili onun da gözlemleri ve üzüntüleri var: “Müslüman, her devri sabırla atlatmasını bilen insandır. Bizim bakışımız, gözümüz uzakta olmalı. Bir Müslüman’a yakışan nedir onun peşinde olmalıyız.” Sonra da uyarıyor: “Başörtüsü takan biri hâl diliyle sözsüz bir beyanda bulunuyor, ne diyor: ‘Ben Müslüman bir kadınım. Elimden geldiğince Müslüman’ca yaşamak istiyorum.’ Ama iddiasına uymayan tavırlar sergiliyor. Çok dar pantolon giyiyorsa başörtüsü takması vebaldir artık, açsın rahata ersin. Din sadeliktir, parmakla gösterilmeyeceksin; ama ben parmakla gösterilecek başörtülüye çok rastlıyorum. Çoğunun da cehaletten kaynaklandığı o kadar açık ki.” Bir de ahlâkî boyutu var meselenin. Müslümanlık sadece başörtüsünden mi ibarettir? “Başörtüsü öncelikle bir edep örtüsüdür.” diyor Belkıs Hanım, “İştahla gıybet eden bir hanımın tesettüründeki gevşeme büyük suç sayılmaz. Ahlâkî ilkeleri özümsemeye gayret ediyorsak başörtüsü bir güzellik kazanır.”

Elif Gökmen Erçelik takva libasına atıfta bulunuyor: “Bugün çarşaf bile tek başına tesettürlü olmaya yetmiyor. Giydiği ayakkabıyla, gözüne çektiği sürmeyle, koluna taktığı küçük taşlı parlak çantayla normal pardösülü bir hanıma kıyasla çok daha albenili olabilen çarşaflı kadınlara rastlıyorum. Beğenilmek, ilgi çekmek ve kendinize baktırmak istiyorsanız bunu çarşafla da yapabilirsiniz, pardösüyle de. Hiçbir giysi yüzde yüz tesettürü sağlamaz. Manevi bir tesettür de gerekli.”