SİYASET

Türkiye bir Osmanlı Cumhuriyeti

Türkiye bir Osmanlı Cumhuriyeti
Tecrübeli siyaset adamı eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Türkiye'nin Osmanlı Cumhuriyeti'nden demokratik cumhuriyete geçmesini öneriyor. 'Yeni bir devlet projesi'nden bahsederken de tartışmalara kapı aralıyor."Osmanlı sadece rejim değiştirdi; Türkiye, aslında Osmanlı Cumhuriyeti'dir. Darbeler, karargâhlarda hazırlanan anayasalar, demokratik cumhuriyete geçmemizi engelledi. Sıkıntıların kaynağı da budur.

Artık, kurucu anayasaya, yeni bir devlet projesine ihtiyaç var. Sıra, demokratik cumhuriyette. Halkla kavga ederek birliği koruyamazsınız. Dağdaki gelsin fikrini Meclis'te söylesin." Bu sözler, 'İkinci Cumhuriyetçi' bir entelektüele değil, eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk'a ait.

Türk siyasetinin duayenlerinden Cindoruk, cumhuriyet dönemi 'devlet adamlarından' ayrıca. Yassıada Mahkemesi'nde Demokrat Parti'lileri savundu. Yarım asırlık siyasi hayatı, bütün askeri müdahalelere tanıklık etti. Süleyman Demirel yasaklı iken DYP'nin başına geçti. 'Emanetçi' sıfatı oradan miras. 'Derin devlet'le en son yakın geçmişte muhatap oldu. DEP'liler Meclis'ten atılırken TBMM Başkanı; 28 Şubat Süreci'nde ise ANASOL—D koalisyonunda yer alan DTP'nin lideriydi.

Darbeler engelledi

Hüsamettin Cindoruk'la İstanbul'daki evinde görüştük. Artık, aktif siyasetin dışında; ama yine ülke meseleleriyle ilgili. "Osmanlı Cumhuriyeti" adlı bir kitap yazıyor, belge ve kaynak topluyor. Eski Cumhurbaşkanı Demirel'in "Bunu yaz" telkiniyle destek verdiği kitap 'fırtına' koparmaya şimdiden aday. Zaten, bunun işaretlerini sohbetimizde veriyor Cindoruk; geleneksel hassasiyetleri zorlayan tespit ve önerileri gerçekten çarpıcı.

Cindoruk'a göre, Türkiye'nin tarih ve coğrafyasını bilmeyen devleti idare edemez. Osmanlı'nın mirasını üstlenen cumhuriyet, 'demokratik cumhuriyete' dönüşemedi, 'millet' de oluşturamadı. 'Sürecin' kesintiye uğramasını darbelere bağlıyor. "Üç ihtilal oldu. Biri anayasayı değiştirdi, ikisi Meclis'i kapattı. Değişimleri (anayasaları), karargâhlar / garnizonlar değil, halkın temsilcisi meclisler yapsaydı, şimdiki sıkıntılar olmazdı." diyor.

Cindoruk, bugüne özgü bir normalleşmeden bahsediyor; ancak, "hükümet istikrarı var, rejim istikrarı yok henüz." diyor. Rejim istikrarsızlığına 'anayasa boşluğunu' sebep gösteriyor; 82 Anayasası'nın 'demokratik meşruluğunu' sorguluyor. Önerisi ise "yeni bir devlet projesine ihtiyaç olduğu; kurucu bir anayasayla, devletin yeniden organize edilmesi" yönünde.

Cindoruk, yeni anayasanın nasıl yapılacağını anlatırken 'devletin dahil olduğu toplumsal bir uzlaşmayı' işaret ediyor: "Önce seçim yapılacak. Siyasi partiler, talepleri ile yeni devlet projesini halkın önünde tartışacak. Baraj düşürülecek, partiler ittifak yapabilecek. DEHAP dahil her görüşten insanın yer alacağı meclise ise kurucu irade yüklenecek. Her grup, talebini açıkça ortaya koyacak. Tartışmaların ardından, kurucu anayasa yapılır."

Kurucu anayasanın içeriğiyle ilgili radikal öneriler getiriyor Cindoruk, 'etnik gruplara biraz daha özgürlük verilebileceğini' söylüyor: "Uzlaşmayı sağladınız mı, bozmak zordur. O zaman, 'demokratik devlet' tabirini kullanırsınız. Demokratik devletler yıkılmıyor. Ülkede yaşayan herkesi tanımlarsınız. 'Türk milleti' diyeceğinize 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları' dersiniz. Başörtüsü gibi din—devlet ilişkisini ilgilendiren sorunlara da, seslendiren olursa çözüm bulunur şüphesiz."

Kafasında, Fransa tipi 'yarı başkanlık' sistemi var aslında, "devletin yeni kurum ve kurallara ihtiyacı olduğu" görüşünde. Senato yeniden kurularak iki yapılı bir meclise geçilmesi, yine Anayasa Mahkemesi'nin daha objektif yapıya kavuşturulması bunun içinde. Ya askerin konumu? Cindoruk'a göre, "AB'ye girildiğinde zaten Batı standardı devreye girecek ve Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı'na bağlanacak."

Atatürk'ün Meclis'i yaptı

Neredeyse 'devleti yeniden kurmayı' çağrıştıran görüşlere muhatabız. Hem de 'bölünme korkusunu' ensesinde hisseden bir topluma 'sıcak' gelmeyecek. Cindoruk, bu noktada tarihe müracaat ediyor. 'Birleştirici unsurları taşıdığını' belirttiği 1924 Anayasası'nın, 1937'ye kadar süren isyanlara rağmen devleti ayakta tuttuğunu söylüyor. Yine, Birinci Meclis'i hatırlatıyor, "Zabıtları okuyun, o zaman nasıl başarıldığını, endişelerin nasıl giderildiğini görün." diyor.

Peki, 'kırmızı çizgileri' malum, derin devlet ikna olur mu? "İkna olur, AB'ye Kıbrıs'a olduktan sonra" karşılığını veriyor Cindoruk, ardından ekliyor: "Yapıyı iyi kuran, özverili ve halkın temsil edildiği bir meclisin kararlarına herkes uyar. O kararlar, devletin bütünlüğü/bölünmezliği üzerine kurulacak zaten. Türkiye'nin risk haritası masaya yatırılacak. Her kesim, sonuca razı olacak. Hileye başvuran, ayrılık hareketini başlatmış olur ki, devletin yaptırımları devreye girer."

Apo hariç dağdaki Meclis'e gelsin

Anlaşılan, 'savunduğu projenin değil, mevcut durumun daha endişe verici olduğu' inancında yılların siyasetçisi. "Ülkesinin dağlarını bombalayan devlet, orada demokratik egemenlik kurmuş sayılabilir mi?" diye sorması bu yüzden. Cevap, yine ondan geliyor: "Devlet silahlı çatışmayla, zorla, birliği ne kadar koruyabilir bilemem; ama zorlandığı açık. Dağdaki 3—4 bin teröristi indiremeyen devlet, ancak onları milli egemenliğin mabedi olan meclise getirirse işi durdurabilir. Fikirlerini silahla söyleyeceklerine, gelsinler Meclis'te söylemelerine imkan verelim. Öyle bir şiddetin ardından demokrat kesilen Abdullah Öcalan'ın siyasete girmesine ise karşıyım."

Bu arada, 'padişahlığa dönülmesi' gibi bir düşüncesi olmadığının, zaten Türkiye'de kimsenin böyle talepte bulunmadığının altını çiziyor. Belli ki, gelecek tepkileri göğüslemeye hazır. Cumhuriyetin, adı 'demokrasi' olan yeni bir projesinden bahsettiğini belirtirken de, "Osmanlı Devleti, cumhuriyet; artık sıra demokratik cumhuriyette. Gerçekleşirse, ne darbeler ne isyanlar olur; ne de polis, sokaktaki vatandaşı dövmek zorunda kalır. Halkın bazı kesimleri devlete güvenmiyor. Devletin bölünmezliği, ülkenin bütünlüğü marşlarla, nümayişlerle sağlanamaz." diyor.

Fransa eski Cumhurbaşkanı Mitherand'ın kendisine "Fransa'nın yüzde 30'u Fransız, gerisi çeşitli milletlerden. Biz Fransızlar, birliği koruyarak devleti idare ediyoruz. Yüzde 80—90'ınız Türk, siz niye yapamıyorsunuz bunu?" dediğini anlatıyor. Bu soru üzerinde kafa yorulmasını istiyor ve noktayı koyuyor: "Yapılacak ilk iş, omurgayı / anayasayı birleştirici, uzlaştırmacı ve demokratik kılmaktır. AB'nin antrenörlüğüne ihtiyacımız yok."

Türkiye neden Osmanlı Cumhuriyeti?

Hüsamettin Cindoruk'la, bugünkü Türkiye'yi tanımlarken ileri sürdüğü ve aynı adlı kitap çalışmasına konu olan 'Osmanlı Cumhuriyeti' tezini de konuştuk:

—Neden, 'Osmanlı Cumhuriyeti'?

Yeni bir devlet kurulmadı. Türkiye Cumhuriyeti, gelenekleriyle görenekleriyle Osmanlı'nın devamı. Sadece rejim değiştirmiş; imparatorluktan cumhuriyete geçmiş. Geçenlerde, Dışişleri Bakanımıza Cezayir'de söylemişler, 'Keşke tekrar Osmanlı'yı kursak' demişler. Yani, tezimi doğrulayan bir haslet var. Türkiye, coğrafyasını da miras aldı.

—Derin izler var...

Kötülediğimiz gibi bir devlet değil. Çağının gerçekleri içerisinde çok medeni. Kitabımda bir iddiada bulunuyorum: İslami kurallara uygun yaşam biçimine rağmen laik bir devlet. Değişik ırklardan devletleri içinde barındırıyor, özgürlükler veriyor. Kur'an yorumlarında, fetvalarda şeyhülislamların kalitesi açık. Son dönemlerini, tenkit de ediyoruz. Padişahların bazıları yetersizdi ama demokrasilerde bu yok mu? Halk seçtiği halde, öyle devlet adamları, cumhurbaşkanları, başbakanlar çıkıyor ki, çok yetersiz.

—Tezinizi biraz daha açar mısınız?

Çok eleştiriyoruz, incelemiyoruz. Atatürk ve arkadaşları, Osmanlı devleti üzerine kurmuşlar cumhuriyeti. Yalnız, yayılmacı politikasından vazgeçmişler. Nutuk'u okursanız, hem dinsel motifli hem Osmanlı'nın sadece son yönetimlerini yeren iyi bir inceleme kitabı. Bazı "Kemalist'im" diyenlerin hatasına düşmüyor, tümden yok saymıyor. Osmanlı subayı olduğunu da vurguluyor. Yaptığı devrim veya reformların temeli, hep Osmanlı'ya dayanıyor.

—Savaş olmasa, Osmanlı değişecek miydi?

Tespitimi, çeşitli kaynaklardan derinleştiriyorum: Müttefikler, eğer İstanbul'u işgal etmeselerdi, parlamentoyu kapatmasalardı büyük bir ihtimalle Türkiye Cumhuriyeti ya kurulmazdı ya kurulması gecikirdi. Yunanistan'ın Anadolu'yu işgali de yeni bir devlet arayışını hızlandırmıştır. Rahmetli Celal Bayar'dan dinlediğim bir anım var: 1. Meclis'in bir oturumunda milletvekili hoca efendilerden biri kürsüye çıkıyor, savaşı kazanma sevinci içerisinde 'Milli mücadele bir cinneti muvakkatedir.' diyor. Atatürk kalkıyor ve 'Hocam tespitin yanlış; ne cinnet var ne geçici cinnet.' Karşılığını veriyor... Milli mücadele bir hesap işidir.

—Başka tespitleriniz var mı?

1. Meclis'te çok sayıda Osmanlı siyasetçisi var. İngilizler, mebusları Malta'ya sürmese çoğunluk olurlardı. Yine, zabitleri, memurları var. Kuvva—i Milliyeciler'in çoğu İttihat Terakkici. Redd—i İlhak Cemiyetleri, İttihat Terakki binalarında faaliyete geçmiş. Siyaset de, Osmanlı siyaseti üstüne kurulmuş. Bir başka şey daha var, cumhuriyeti kuranlar Osmanlı'nın din örgüsünü de dikkate almışlar. 1. Meclis'te Şer'iye Bakanlığı bile var. Hilafet'i kaldırmanın nedeni de, gerekçesini okursanız artık gücü kalmamış, dünyada kimse tanımıyor.

— 'Meclis'te tutulduğu' iddiasına ne diyorsunuz?

Onu da inceledim. Metin, hilafeti kaldırıyor ama, kimseye de vermiyor; yerine bir şey koymuyor, başka bir devlete vermiyor. 'Uhdesinde tutuyor' diye yorumlanabilir. Fakat, açık bir ifade yok. Bazılarına göre, rahmetli Menderes'in 'Siz, isterseniz hilafeti de getirebilirsiniz' sözünün gerekçesi de odur. O söz, çok yanlış anlaşılmıştır oysa. Hukuksal bir düşünce, Meclis'in kudretine vurgu yapıyor.

—Teziniz, köklü devrimler için ne diyor?

Tabii, hayatın ve zamanın getirdiği farklar var. Osmanlı yaşasaydı, belki reform dediklerimizi yapacaktı, yani dirhemden grama geçmekte bir sakınca görebilir miydi, sanmıyorum. Şu da çok önemli: Halk, padişahlığı istemiyor Türkiye'de. Avrupa'da kralcılar var. Bizde neden yok? Çünkü, cumhuriyet rejimi, Osmanlı'daki padişahlık sistemini aratmadı. Anadolu'nun ihmal edilmişliği vardı.

—Laiklik tartışmaları da mı miras?

Türkiye cumhuriyeti, her şeye rağmen bir Osmanlı cumhuriyetidir. Oradaki bütün fikri ve siyasi motifleri içinde barındırmaktadır. Diyanet İşleri gibi, demokratik bir devletin bünyesinde olmaması gereken sistemi oturtuyorsunuz. Gerçi, halk Diyanet'in fetvalarından çok (onu devletçi görmüştür), takvanın fetvalarını tercih etmiştir. Ancak, Diyanet'in faydası olmuştur din hizmetleri açısından.

—Boşluk mu dolduruyor?

'Laiklik var' diye, Atatürk, böyle bir boşluğu görmezlik etmedi. AB, bugün Diyanet'in kaldırılmasını isteyebilir ama, din hizmetlerini vakıf idarelerine vermek doğru olmaz. İslamiyet'te reforma da ihtiyaç yoktur. Bugün, 'Cep telefonu kullanmak haramdır' diye bir fetvayı kim verebilir? Bunu halka dinletebilir mi? 16. yüzyılda fetva, 'tavla oynamak biat'dır haram olmasa bile ama, satranç mubahtır' diyor. Herkes tavla oynuyor, satranç oynayan var mı? Türkiye'yi Osmanlı Cumhuriyeti yapan kurumlardan biri de Diyanet'tir.

KONTRGERİLLA BELKİ DERİN ORGAN

Hüsamettin Cindoruk 'derin devlet' tartışmalarını da değerlendirdi. "Kontrgerilla derin devlet değildir; ama belki kullandığı bir organdır. Derin devlet yasaldır. Yapacağı operasyonların şartlarını da oluşturabilir." diyerek net bir mesaj veriyor: "Onun harekete geçmesine sebep olmayacaksın."

–Osmanlı'da 'derin devlet' var mı?

Tabii... Enderun var. Bugün, derin devlet dediğiniz şey, cumhuriyetin temellerini korumak isteyen, kuşkuları olan asker ve sivil bürokrasi. Bu bir çekirdek kadro.

–Sizin tanımınız Sayın Ecevit'ten farklı.

Derin devlet, kontrgerilla değildir; kontrgerilla, belki derin devletin kullandığı bir organdır. Derin devlet aslında, cumhuriyeti korumak ve kollamak görevini kendinde hisseden askeri ve sivil bürokrasinin toplamıdır. Buna yardım eden, kaynak teşkil eden siyasetçiler, bilim adamları, entelektüeller ve sayılarını bilmediğimiz sivil örgütler var. Mesela, çağdaş bilmem ne derneği filan, bakıyorsunuz onlara da dayanıyor. Size bir olay anlatayım.

–Buyurun...

Sayın Demirel'e, 1979'da iktidara gelir gelmez bir mektup (askerler) verdiler. Kendisi, bize şunu söyledi: "24 Ocak kararlarını biraz tehir etmeme sebep, bu mektubun muhatabını bulamamak olmuştur. Bana mı, hükümete mi verilmiş; amacı, hedefi nedir, irdeledim. Mektup gelmeseydi, daha önce açıklayacaktım."

–Derin devlet bu mu?

Parti içinde bir mesaj verdi. Anladık ki, Türkiye bir sıkıntı aşmış, Demirel rahata ermiş. Oysa, derin devlet, yeni hükümete genel teorisini anlatıyor, tedbirlerini söylüyor, belki de gözdağı veriyor. Demirel, o mektubu dikkate almadan kararları aldı. Ekonomi düzeldi, enflasyon ağustosta sıfıra düştü. Ona rağmen, 12 Eylül'de darbe geldi. Anarşi ve terörü aşma bahanesiyle derin devlet, rejime müdahale etti. Tabii derin devletin yaptırım gücü ordudur, onu kullanıyordur. Ancak, bir ordu, darbe yapmadan arkasını dayadığı desteğe, birikime ihtiyaç duyar.

–Derin devlet, yapacağı operasyonun şartlarını da oluşturur mu?

Oluşturur tabii, yaşadık örneklerini.

–Peki yasal mı?

Evet, şöyle yasaldır: Demirel, devletin silahlı kuvvetleri olduğunu söylüyor aşağı yukarı. O gücün temelinde o var. Devletin silahlı kuvvetleri yasaldır. Ama, meşruiyet konusunda teoriler olsa da, işin bir de pratiği var. Demokratik ülkelerde meşruluğun kaynağı seçimdir. Buna riayet etmediğin vakit, zaten yapacak bir şey yok. Buna, "darbe / ihtilal" diyoruz.

–Darbelerin meşruluğu...

Her ihtilal, illegaldir. Bir darbenin, yapıldığında bazı fikirlerine katılabilirsiniz. 'Devletin tehlikede olduğu, bunun böyle süremeyeceği' filan. Ancak, biçimine katılmak mümkün değildir. Devleti korumak için devlet organlarını ortadan kaldırmak, meşru metot değildir. Parlamentoyu, yetkiniz olmadığı halde bir günde feshedersiniz, anayasayı kaldırırsanız, ondan sonraki meclislerin itibarı olmaz.

–O halde, derin devlet olmamalı mı?

Zaten var; dünyanın her yerinde. Onun faaliyete geçmesine neden olmayacaksın. Yani, derin devlete ihtiyaç bırakmayacaksın. Bırakırsanız, kendi tarifleriyle gelir iktidara. Halbuki, siz derin devletin bazı düşüncelerini değiştirebilirsiniz. Silahlı eyleme geçmeden önce fikirlerini söyler. Doğru olanları algılayıp tatbik edeceksiniz, yanlış olanları düzeltmek için müzakereye gireceksiniz. Kolay bir iş değil; siyaset başı boş bırakılamaz.

–Bugün devrede mi?

Hep devrede. Çıkması, mümkün de değil. İktidara geldiğinizde devlet bilgileriyle karşılaşırsınız. Çoğu açık değildir, tehlikeler, dokümanlar vardır, çok gizlidir. Onları okuduğunuzda, meseleyi biraz daha kavrarsınız ve orada bir uzlaşma aramak lazımdır. Bazı şeyleri zamana bırakırsınız, bazı noktalarda tezlerinizi kabul ettirebilirsiniz, paylaştıklarınız da vardır.

–Kendi içinde çatışır mı?

Çatışıyor. En çarpıcı örneği, Milli Birlik Komitesi'nin birbirini tasfiye etmesidir. Aktörleri insan olan kurumlarda çatışma doğaldır. Onlar toparlandıkları anda sonuç alırlar.

–Siz, önce 27 Mayıs'ta tanıştınız.

Ben derin devletle karşılaştım. Darbeler, müdahaleler. Kitabımda, Yassıada Mahkemesi'ni ve kararlarını eleştiriyorum. Türk halkı orada ne olup bittiğini bilmiyor. Yassıada, hukuk dışıdır; İstiklal Mahkemesi'dir onlar. Kabil–i temyiz olmayan bütün kararlara bakmak lazım. Kesin mahkeme kararlarından korkarım.

–DEP'lilerin Meclis'ten atıldığı 2 Mart 1994 operasyonu var, siz TBMM başkanıydınız.

Orada, derin devlet operasyonu kesinlikle vardı. "Asıl bölücüler dağda değil, Meclis'te" propagandası çok işlendi. Sıkıntısı olanlar vardı. Meclis, kendisini temizlemek için o arkadaşları yargının önüne attı. Tedavi için Amerika'da bulunuyordum, benim de boşluğumdan faydalandılar. Çünkü, böyle bir operasyonun Türkiye'ye zarar vereceğini açıkça söylüyordum. 10 sene sonra çıktı. Hukuksal yanlış, ayağımıza takılıyor.

–En son 28 Şubat'ta tanıştınız değil mi?

28 Şubat'ta iş darbeye gidiyordu, önledik. Ben, 'muhtıra' diyorum. MGK bir bildiri yayınladı hükümet gitti.

–Tekrar, bugüne dönersek...

Bugün, 'Milli Birlik Komitesi / Milli Güvenlik Konseyi' kurmaya kalkarsanız, halk ayağa kalkar. Milli Güvenlik Kurulu'ndaki değişiklikleri 5 sene evvel, özellikle 1998 muhtırasından (28 Şubat) sonra kesinlikle yapamazdınız.