DOSYALAR

Türk düşmanı Behçet hortladı

Türk düşmanı Behçet hortladı
Bir Türk hastalığı olarak kabul gören Behçet gün geçtikçe korkutucu boyutlara ulaşıyor. Kırmızı hat çoktan aşıldı. Türkiye'de yaşayan her 250 kişiden birinde görülüyor. Herhangi bir klinik merkezinde 3 bin kayıtlı vaka bulunuyor. Çok sinsi. Nasıl ve ne zaman görüleceği kestirilemiyor. Ağızda yaralar açıyor, eklemlerde ağrıları artırıyor, aşırı yorgunluk veriyor. Sonrasında bütün belirtilerini geri çekebiliyor. Tam bitti, geçti, iyileşti derken, ağızdaki yaralar konuşmayı engelleyecek kadar nüksediyor. Sadece ağızda ve eklemlerde kendisini göstermiyor, bütün vücut ona aitmiş gibi davranabiliyor. Basit yara izlenimi veriyor; ama gel—gitlerin herhangi birinde aniden bünyeye çullanıp damarları çatlatarak ölüme sebebiyet verebiliyor. Beyni ve gözü etkisiz hale getirme özelliği de var. Türkleri çok seviyor. Bu bir lütuf mu yoksa bir garabet mi onu ancak yaşayan anlar. Neden mi söz ediyoruz? Behçet hastalığından.

1937'de Türk Profesörü Hulusi Behçet'in İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi'nde bu hastalığı tanımlamasıyla tıp literatürüne 'Behçet hastalığı' diye geçer. Ancak tanımlamadan sonra hastalığın Türkiye coğrafyasının bir parçası olduğu anlaşılır. Ölümcül sonuçlara ulaşabilen Behçet hastalığı her geçen gün sorun olmayı sürdürüyor. İsmi çok duyulmasına rağmen nasıl bir hastalık olduğu konusu yeteri derecede bilinmiyor. Korkutan gerçek ise, hastalık oranının her geçen gün artması. Bu konuda kesin bir rakam yok ancak bazı araştırma sonuçları ve uzmanlara göre kayda değer bir artış sözkonusu. Bu artış sayısal veriden çok, kırmızı hattı aşması bakımından önemli.

250 kişide bir

Her ne kadar basit bir hastalık gibi görünse de ölümcül sonuçlarından dolayı Behçet hastalığı özel bir çalışmayı gerektiriyor. Hastalığın incelenmesi, sebep ve sonuçlarının araştırılması için birtakım merkezler oluşturulmuş durumda. Gazi Üniversitesi'ndeki merkezin yanısıra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde de bu konuda çalışmalar sürüyor. Ancak bu merkezlerin başında gelen ve en önemlisi olarak kabul edilen İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi, konuyu daha derin bir incelemeye tabi tutuyor. Burada hastalığın poliklinik fonksiyonunun yanısıra genetik boyutu da inceleniyor. Bu amaçla kurulan Romotoloji Ana Bilim Dalı, çalışmalarını günün verileri ışığında sürdürüyor. Hastalığın araştırılması için kurulan birimin başında ise kendisini Behçet hastalığına adamış Doç. Dr. Ahmet Gül bulunuyor.

Sayısal veriler de hastalığın titizlikle ele alınıp incelenmesi gerektiğine işaret ediyor. Halihazırda Behçet hastalığı ile ilgili araştırma yapan her merkezde bin ila 3 bin arasında resmi kayıtlı vaka bulunuyor. Doç. Dr. Ahmet Gül rakamların merkezlerdeki hastalarla sınırlı olduğunu söylüyor: "Kayda geçmemiş vakalar var. Bunlar üç dört merkezdeki veriler. Her yerde hastalığı anlayacak uzman hekimler yok. Dolayısıyla tespitini yapmak da zor." Son olarak İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi'nce İstanbul'da 20 bin kişi üzerinde yapılan taramada her bin kişiden 4'ünün, yani her 250 kişiden birisinin Behçet hastası olduğu ortaya çıkmış. Hastalık hem bölgesel hem de lokal olarak nicelik bakımından değişiklik arz ettiği gibi gözle görülür bir artışı da gösteriyor. İstanbul Çatalca'daki taramaya göre her bin kişiden 3.7'si, Ordu Çamaş'taki sonuçlara göre her bin kişiden 0.8'i, Ankara'daki tespitlere göre ise her bin kişiden 1.1'i bu hastalığı taşıyor. Ancak bu rakam Ege'de 0.7'ye düşerken, Akdeniz'de 3.6, Doğu Anadolu'da ise binde 4.5 oranına yükseliyor.
Tabii bu sayılar yapılan son araştırmaların ortaya çıkardığı veriler.

Şu anda Türkiye'de Behçet hastalığına yakalananların ortalaması binde 4, oysa geçmiş yıllarda binde 1.1 olarak kaydedilmiş.

Doç. Dr. Ahmet Gül, az gibi görünen rakamların kesinlikle küçümsenmemesi gerektiğini ve Behçet hastalığı için bu verilerin oldukça yüksek olduğunu söylüyor. Gül; "Türkiye'de herhangi bir klinikte 3 bin vaka kayıtlı iken, Avrupa ve Amerika'da neredeyse hiç hasta yok. Oradaki kliniklerde doktorların ömürleri boyunca gördükleri hasta sayısı yüzü bile geçmez" diyor.

Behçet hastalığı, Türk hastalığı sıfatıyla anıldığı gibi 'İpek hastalığı' olarak da tanımlanıyor. Bu durum hastalığın tarihi İpek Yolu boyunca kendisini göstermesinden kaynaklanıyor. Akdeniz'de, Ortadoğu'da yaygın olan hastalık Japonya'ya kadar uzanıyor. Japonya'da görülme oranı 10 binde bir. Kore'deki artış, Çin ve Hindistan'da da belirgin olarak göze çarpıyor. Aynı çizgiyi takip ederek İran'a gelindiğinde ise gerçekten ciddi bir artıştan söz etmek mümkün. Doç. Dr. Ahmet Gül'e göre bu durum burada yaşayan Azeri Türklerden kaynaklanıyor. Ancak dünya ortalamasına göre Behçet hastalığı vakalarının yüzde 90'ı Türkiye sınırları içinde görülüyor.

Ölüm sebebi olabiliyor

Hastalık kadın erkek ayrımı yapmıyor. Fakat en çok 30—40 yaşındaki erkeklerde ağır seyrediyor. Hastalığın başlama yaşı ise 20 ila 30 arasında. Behçet öldürdüğü gibi beyin ve gözde hasar da bırakabiliyor. Kesin bir tedavisi yok. Yani hastalık hiçbir zaman iyileştirilemiyor, sadece kontrol altına alınabiliyor. Hastalığın en iyimser ve sevindirici tarafı bulaşıcı olmaması. Ağız ve cinsel organlar dahil olmak üzere vücudun her tarafında görülen hastalık en çok damarlarda ve gözde tehlike arz ediyor. Atak durumu da hastalığın önemli karakterlerinden. Yani bir çıkıyor bir yok oluyor. Tedavi edilmezse ve teşhisi yerinde yapılmazsa gözde körlüklere varan sonuçlar doğuruyor. Ancak hastalık kör etmezse de her yüz hastadan 20'sinin gözünde hasar bırakabiliyor. Aynı şekilde damar çatlaması sonucunda beyinde de ağır hasar bırakması mümkün. Kalbe zarar vermesi ve iç kanamalara yol açması da hastalığın ayrı bir tehlikesi.

Sultan Hospital Hastanesi doktorlarından Yavuz Furuncuoğlu, Behçet'in yol açtığı tehlikeli damar çatlamalarını şöyle anlatıyor; "Özellikle toplar damarlarda tıkanmalara yol açabilir. Atar damarda baloncuk tarzında damar genişlemesi sözkonusu. Örneğin akciğer atar damarlarında baloncukların patlaması sonucu ağır kanamalarla hastayı öldürebilir."

Doç. Dr. Ahmet Gül ise Behçet'e yakalanan hastanın kesinlikle ilgili kliniklere gitmesi gerektiğini dile getiriyor. Gül yanlış teşhislerin ölümlerle sonuçlanmasının mümkün olabileceğini söylüyor; "Türkiye'de sık görülen bir hastalık. Buna rağmen pek bilinmiyor. Basit bir yara olarak değerlendiriliyor. Bu kötü sonuçlar doğurabilir. Bu konuda çok az uzman olduğu için çoğu zaman hekimler de yanlış teşhis koyabiliyorlar."

Behçet hastalığının mağdurlarından olan 40 yaşındaki Gülsüm Sarı, yanlış tedavi yüzünden gözünü kaybetmiş bir hasta. Sarı, göz ağrısı şikayetleriyle doktora başvurduğunda, basit bir göz rahatsızlığı denilerek ilaçla tedavi önerilmiş. Ancak sonuç pek de iyi olmamış. Sarı yaşadıklarını şöyle anlatıyor; "Gözümde iltihaplanma oldu, doktora gittim. Damla ve birkaç merhem verdiler. Onları kullandım geçti. Tekrar kendisini gösterdi, aynı ilaçları kullandım, bu durum iki yıl sürdü. Ağrılarım arttı. Önce yarım görmeye, görmemeye başladım. Bunun için üç doktora başvurdum üçü de tam teşhis koyamadılar. Sonradan öğrendim ki, benimkisi Behçet hastalığı imiş."

Bir başka hasta ise Selim Gök. Ancak Gök'ün ailesi Gülsüm Sarı kadar şanslı değil; 35 yaşındaki oğulları Selim Gök beyin damarlarının çatlaması sonucu hayatını kaybetmiş. Baba Recep Gök, hastalığı önemsemeyip ihmal ettiklerini söylüyor.

Genetik yatkınlık önemli

Ağızda ve cinsel organda tekrarlanan aftlar, gözdeki iltihap sonucunda yarım görme, bel ağrısı, eklem ağrıları, vücutta şişkinlik gibi belirtilerle kendisini gösteren Behçet hastalığının kesin sebepleri net olarak bilinmiyor. En iyi tespit yolu ise paterji testi. Ancak Behçet, 75 yıl önce tanılanmasıyla kalmadı. Her geçen gün sebepleri ortaya konmaya çalışıldı, hastalık üzerine daha detaylı bilgiler derlenmeye başlandı. Birtakım çevresel etkilere bağlı olarak mikroplar, uçuk virüsü ve en önemlisi genlerdeki yatkınlık hastalığın nedenleri arasında gösteriliyor. Mikrop ve virüslerden çok hastalık konusunda önemli bir aşama olarak kabul edilen genlerin durumu çok önemli. Çapa Tıp Fakültesi'nde Behçet hastalığı genetiği üzerinde çalışma yapan Doç. Dr. Ahmet Gül'e göre genetik veriler bile hastalığın sebebini ortaya koymak için şimdilik yeterli değil. Ancak Gül hastalığın en çok HLA B51 doku grubu taşıyan insanlarda sıklıkla görüldüğüne dikkat çekiyor. Hasta insanlarda HLA B51 antijeni yüzde 60—80'i pozitif, sağlıklı bireyde ise yüzde 20 ila 25 oranında görülüyor. Türkiye'de ağırlıklı olan bu doku grubunun hastalığa genel etkisi ise yüzde 25 oranında değerlendiriliyor. Bu oran Japonya'da yüzde 14, Amerika'ya doğru gidildiğinde ise oran yüzde 3.5'e düşüyor.


Behçet hastalığı bulaşıcı olmadığı için yakın çevrede görülmesi yine gen yatkınlığı ile ilişkili. Hastalığın kardeşler arasında görülme riski yüzde 4 ila 5 oranında tespit edilmiş. Yani Behçet hastası olan birisinin kardeşinin aynı hastalığı taşıma oranı düşük. Ama bu oranın, yine gene bağlı olarak akrabalar arasında görülme sıklığı daha fazla. Tespit edilen rakamlar yüzde 10 ila 18.

Ahmet Gül hastalığın tam bir irsi özellik arz etmediğini belirtiyor; "Burada gen yatkınlığı önemli. Ama aile içinde mutlaka bir başka hasta vardır. Akraba evliliklerinde de hastalık gündeme gelebilir. Genlerin rol oynadığı her türlü hastalık akraba evliliklerinde önemli ölçüde nemalanır. Riskin artmasına neden olur."

İlk kez Türkiye'de tanımlanan Behçet hastalığı her geçen gün Türklerin başına iyiden iyiye musallat oluyor. Erken teşhis ve doğru tedavi sonucunda hastalık kontrol altına alınabilse hastalık hâlâ yaşadığımız coğrafyada 'Türk'ün kanseri olma' özelliğini taşıyor. Tek umut genlerin tam olmasa da önemli ölçüde deşifre edilmesinde.

ÖNERİLEN YAZILAR