|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
 YAZARLAR

Sanat filmi yapan yönetmen aptaldır
Sayı: 1038 / Tarih : 07-02-2005
Sinan Çetin sanat camiasının sıradışı isimlerinden. Yönetmenlikten yapımcılığa, oyunculuktan yayıncılığa kadar elinden her iş geliyor. Çok tepki alsa da sivri dilli olmaktan geri durmuyor. Filmleri iş yapmayan meslektaşlarının, 'sanat filmi' bahanesiyle, başarısızlıklarını gizlediklerini savunuyor.

Aksiyon Etkileşim Kutusu
Bookmark & Paylaş
Video Foto Ses
Yazdır Arkadaşıma Gönder
Yorum yazın
Yorumları Oku
Türkiye'nin en sıradışı film yönetmeni kendisi. Sadece yönetmen de değil; yapımcı, yayıncı, reklam filmi yönetmeni, film oyuncusu. Yakında "Pardon" adlı yapımı vizyona girecek. Sinan Çetin'den bahsediyoruz. Üretmeyen, sürekli şikayet eden insanlara çok kızıyor; yani biraz asabı bozuk. Özellikle de filmi iş yapmayınca "Sanat filmlerine seyirci gitmiyor." bahanesine sığınan meslektaşlarına. "Kendini, iyi film değil sanat filmi yapmaya adayan her yönetmen aptaldır." demekten çekinmiyor. Daha önce dile getirdiği "Sinemadan para kazanmamak eşşekliktir." tezinde ısrar ediyor. Sinan Çetin'in dikkat çeken bir özelliği de neredeyse her cümlesinde solculara suçlamalar yöneltmesi. Aslında derdinin solcular değil tutucular olduğunu; ancak Türkiye'de artık tutuculuğu solcuların temsil eder hale geldiğini vurguluyor. Sinan Çetin ile her telden konuştuk çünkü o her telden çalıyor!

-Sizin filmlerinizde liberal bakış açısı dikkati çekiyor. Fakat sağcı olduğunuzu söyleyenler var. Nasıl bakıyorsunuz hayata?

Ben eskiden devrimciydim, halen de öyleyim. Solcularla aramızdaki fark şurada. Benim devrim trenim yola devam ediyor, solcularınki ise bir iki istasyon sonra durdu. Türk solu asla devrimci değildir bu yüzden. Bana sağcı diyenler var ama ben sağcının ne demek olduğunu bile bilmiyorum. Ben film yönetmeniyim ve mesleğimi iyi yapan bir adamım. Bunun dışında hakkımda söylenenlerin ne önemi var ki! Ben mesleğimle anılan ve kendi şahsi hayatı olan bir adamım. Adım Sinan Çetin, başka sıfata gerek yok. Liberaller dahil hiçbir kalabalıkla birlikte anılmak istemem. Film yönetmenleriyle bile anılmak istemem. Yönetmenler derneğinden atılmış bir insanım ve bunu gururla söylüyorum. Beni attılar çünkü "Devlete gitmeyin, sinema seyircisinden para kazanın, sinemadan para kazanmamak eşşekliktir." dedim. Alınmışlar sözlerimden ve beni dernekten attılar. Ancak halen bu sözümün arkasındayım.

-Para kazanma ve işini iyi yapma gibi kavramları neredeyse kutsallaştırıyorsunuz? Para kazanmayana kuşkuyla bakıyorsunuz. İnsan yaşamında değerlerin hiç mi yeri yok?

İnsanın aklı vardır, bu akıl ona bir amaç belirler. Akılla amaç arasında geçen yolda yetenek ve çalışma vardır. İnsanın aklı yoksa amacı da olamaz, amacı olmazsa zaten çalışmasına da gerek yoktur. Çalışmazsa başarı kazanamaz, başarı kazanamazsa da mutluluğu hak edemez. Biz Türkler direkt olarak başarılı ve mutlu olmak istiyoruz. Mutluluk çeşmeden akmıyor ki ağzını dayayıp içesin. Burada çok önemli şey şu: Akılla amaç arasında geçen yol hayatın kendisidir. Bu hayatta çalışmanın, yeteneğin ve alınterinin net bir kriteri vardır, o da para. İyi ki para adı verilen bir değer ölçüsü var da biz yaptığımızın karşılığını alabiliyoruz. Parayı değersiz ve anlamsız gibi gösteren herkesten ödüm kopar.

-Her çalışmanın maddi bir karşılığı olmalı mı?

Evet olmalı. Sıfır olmak için çalışmaz kimse. "Çok çalışıyorum ama hiçbir şey elde etmek istemiyorum." diyemezsiniz. O yüzden, amacını doğru saptayan herkes para kazanan biri olmak zorundadır. İnsanlar normalde paranın sadece çalışanların ve başaranların hakkı olduğunu bilir ve bu gerçek karşısında gözünü kapatıp, "Hayat bana gereken fırsatı vermedi." diyerek suçu hayata atar. "Fırsat verilmedi, gereken şans bana verilse yapardım. Tesis yoktu, devlet sahip çıkmadı." gibi ifadelerin hepsi beceriksizliğin bir kılıfıdır aslında. Beni rahatsız eden, bu beceriksizlerin bir de haksız gurura kapılmalarıdır. Adamın filmine hem seyirci gitmiyor hem de adam kibirli kibirli ortada dolaşıyor. Hayatta, şikayetçiler ve üretenler olmak üzere iki tür insan var. Hiç üretmeyip sürekli şikayet edenlerden midem bulanıyor.

-Kendinizi devrimci olarak nitelendiriyorsunuz ama solculara karşı bir alerjiniz var. Geçmişin devrimcileri bugünün sosyal demokratları değil mi?

Ben aslında solculara değil tutuculara karşı tepkiliyim. Fakat tutucuların Türkiye'deki sesi ve borazanı solcular oldu. Her türlü kollektivist, nasyonalist fikir solcular tarafından ifade edilir hale geldi. Türkiye'nin önündeki duvarın bütün tuğlalarını solcular örüyor. Ne enteresandır ki Türkiye'nin önünü kapatan sağcılar değil! Ben bunlara karşıyım işte. Türk solu kapitalizmle tanışmadı ve ne olduğunu bilmeden ona karşı çıkıyor. Türk solunun Marksizmi bildiğine de inanmıyorum.

-Son dönemde sanat filmi ve eğlenceli film gibi bir ayrım konuşuluyor. Hülya Avşar, "Bir daha sanat filminde oynamam." dedi. Popüler filmler kapalı gişe oynarken sanat filmi diye tanımlananlara seyirci gitmiyor. Sizce nedir sanat filmi, eğlenceli film ayrımı?

Doğru, böyle bir ayrım oluştu. Sanat filmi yaptım diyenler, kendi yaptıklarını hayattan daha fazla ciddiye alıyor. Yani aslında hayatsever değil, ölüm severler. Ciddiyeti sanatın önüne koyuyorlar. Ciddiyet hayattan daha mühim değildir, hayattan daha mühim bir şey yoktur. Seyirci de hayatı seviyor ve film izlerken mutlu olmak istiyor. Sen seyirciye hayatı değil ölümü satamazsın. Suratı asık, beş kuruş etmez, sıkılacağım net olan bir filme beş dolar yatırıp gitmem. Sen seyirciye sıkıntı ve problem satarsan, öbürü de biraz hoşça vakit geçirtecek ürünler ortaya koyarsa tercih tabii ki ikinciden yana oluyor. Kendini çok ciddiye almış, asık suratlı, hayatın karşısında ölümü savunan, geri zekalı, aptal -ki bu aptallıktır gerçekten- ve kendini çok zeki sanan yönetmenin filmine mi gidersin yoksa Hababam'daki eğlenceye mi? Hülya Avşar haklı; insanlar hayatı tercih ediyor. Hababam Sınıfı'ndaki eğlence kaliteli mi kalitesiz mi o ayrı bir tartışma konusu...

-Sanat filmi olarak ortaya çıkan yapımları aptalca mı buluyorsunuz?

Kendini iyi film yapmak yerine sanat filmi yapmaya adayan her yönetmen aptaldır. İyi film ve kötü film vardır, ben sanat filmi yapıyorum diyen yönetmen aptaldır ve kibirlidir bana göre. Tabii ki kendilerine böyle bir elbise giydiriyorlar. İyi film yapamayınca bari adı sanat filmi olsun diyorlar, başarısızlıklarına böyle bir kılıf geçiriyorlar. İyi film yapamayınca sanat filmi yaptım diye bir bahçede dolaşmak mümkün oluyor. Oliver Stone, Steven Spielberg, Ridley Scott gibi yönetmenler dünyada en çok gişe yapan filmlere imza atıyor. Bunlar sanat filmi değil mi? Bunların filmi sanat filmi değil de bizimkiler mi sanat yapıyor? Seyirci her zaman iyi filme gidiyor. Soruyu kendimize sormamız lazım, bizim film çalışmayınca adı sanat filmi mi oluyor?

-Türkiye de hem sanat yönü güçlü hem de gişe yapan, insanların iyi vakit geçirdiği film yapılamıyor mu?

Benim yönetmenliğini yaptığım "Berlin in Berlin" buna örnektir. Çok sıkı filmdir, o filme insanlar gitti. Yakında vizyona girecek olan "Pardon" da öyle bir film olacak.

-Pardon filminde bir hukuk skandalını anlatıyorsunuz bildiğim kadarıyla...

Türkiye'deki devlet organizasyonu, üzerine vazife olmayan o kadar çok işle uğraşıyor ki, asıl işi olan adalete bütçenin binde üçünü ayırıyor. Adaleti sağlayacak olan adam işe otobüsle gelip gidiyor. Hakim yapmışsın, 10 bin dolar maaşı olmalı; ama 1 milyar bile almıyor. "Nasıl geçinirim?" derdindeki bir adam insanların geleceği hakkında karar veriyor. Davalar 4 sene sürüyor. 20 sene süren davalar var. Türkiye'nin adalet sorununa trajikomik bakış açısıdır bu film.

-Pardon, Mert Baykal'ın ilk filmi. Genç yönetmenleri öne çıkarma gibi bir projeniz mi var? Okul filminde de aynı durum söz konusuydu?

Hayır, bu genç yönetmenleri öne çıkarma, onlara destek olma projesi değil, onlarla birlikte iş yapma projesidir. Onlara yardım etmiyorum, imkan da vermiyorum. Onlarla sadece işbirliği yapıyorum. Onların yeteneğinden yararlanarak, Türk sinemasına ve kendi şirketime film kazandırıyorum. Bir iyiliksever olarak çalışmıyorum yani...

-Yönetmen denince biraz daha ağırlığı olan insan akla geliyor. Kamera önüne çıkmayan, yüzünü bilmediğimiz insan tipi. Siz bunun dışındasınız. Filmlerde oynuyorsunuz. Bu bir tür kalıpları yıkma çabası mı?

Bu soruda bir sitem hissediyorum. Yönetmenler ağır abi olur, kamera arkasında durur, kendisini saklar, meşhur olmaz gibi hayat düşmanı bir fikir saklı bu soruda...

-Hiç de öyle değil....

Biliyorum biliyorum, ama bu soru konuyu izah etmem için iyi oldu. Ben öyle değilim, ağır abiliği değil hafifliği yani hayatı seçtim. Keşke filmlerde daha önce oynasaymışım. Çok eğlenceli çünkü. Yönetmenlik insanlara verilmiş bir eziyet biçimi değil ki. Aksine bir eğlence biçimi sayılabilir. Filmlerimi çekerken yıllarca acı çektim.

-Neden?

Sebebini bilmiyorum. Bize böyle öğrettiler. Şimdi bundan vazgeçtim. Özgürlüğü seçtim. Hiçbir kalıba ve tanıma sığmayan bir yaşam biçimim oldu. Onun için ismimin önünde bir sıfat istemiyorum. Bundan sonra da komedi filmlerinde oynayacağım. Sen bir yönetmensin ama neden meşhursun diyorsun; çok doğru bir soru... Beş on senede bir film çeken, çektiği filmi hayattan daha fazla ciddiye alan, oyuncularına işkence eden ve basından uzak duran, içine kapanık ve zalim bir sevgisizlik taşıyan ve dünyaya da öyle bakan biri mi olmalıyım? Yönetmenlik buysa o ben değilim!

-Sizin sinema eleştirmenleri ile aranız nasıl?

İnsan yaşlandıkça onlarla bile arası düzeliyor. Onları bile sevebiliyorsunuz.

-Normalde bir yönetmen sinema eleştirmenini sevmez mi?

Bence sinema eleştirisini ancak sinema yönetmenleri yapabilir. Bir gazetede bir adam gazetecilikten anlar, film yönetmeni de filmden anlar. Bana göre böyle bir meslek yok! Sinema yapmayı bilen birisi ancak sinemayı eleştirebilir.

-700'ün üzerinde reklam filmine imza attınız. Sürpriz isimlere rol veriyorsunuz. Sanatçılar bir yana sıradan halktan bu isimleri nereden buluyorsunuz?

Bir casting dehası olduğum söylenir. İnsan seçip oynatıyorum. Sizi de oynatabilirim mesela. Hayat tesadüflerle dolu, o kişi önümüzde dolaşıyor, seçimi iyi yapabilmektir önemli olan.

PARDON, 'PARDON' DENENLERİN HİKÂYESİ!

Pardon, genç yönetmen Mert Baykal'ın ilk uzun metrajlı filmi. Baykal, bir süredir Plato Film'de yardımcı yönetmen olarak çalışıyor. Çok büyük bir sorumluluk aldığını ama ortaya çok güzel bir ürün çıktığını vurguluyor. Ferhan Şensoy'un senaryosunu yazdığı ve Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin, Bülent Kayabaş, Zeki Alasya, Erol Günaydın ve Şahnaz Çakıralp gibi usta oyuncuların rol aldığı filmde İbrahim, Muzo ve Aydın adlı üç arkadaşın hikâyesi anlatılıyor. Bu üç arkadaş işlemedikleri bir suçtan dolayı 6 sene 3 ay hapis yatar. Sonuçta onların suçsuzluğu anlaşılır ve adalet kendilerine "Pardon" der. Filmde aslında Türkiye'deki adalet ve hukuk sorunu trajikomik bir dille veriliyor. 4 Mart'ta vizyona girecek filmin tanıtım fragmanlarında, Hasan Ersoylu isimli gerçek bir şahsın hikâyesi kullanılıyor. İşlemediği bir suçtan 20 sene hapis cezası alan Ersoylu'ya adalet 4 yıl sonra 'pardon' der. Hasan Ersoylu tanıtımda, bu olayın bütün yaşamını kararttığını anlatıyor.

EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM BAYKAL'I TEBRİK ETMEK!

Sinan Çetin'le konuşmamız CHP kongresi ile paralel bir zamana rastlayınca söz dönüp dolaşıp Deniz Baykal'a geliyor. Ünlü yönetmen CHP lideriyle ilgili bir anısını paylaşıyor: "1974 veya 75 yıllarıydı. Deniz Baykal, Bülent Ecevit hükümetinde Enerji Bakanı olmuştu. Baykal, bakan olduktan sonra ilk iş olarak madenleri devletleştirdi. Bunun üzerine rahmetli Uğur Mumcu, ben, Işık Yenersu ve Fikret Hakan toplanıp onu bu kararından dolayı kutlamaya gittik. Hayatta hatırladıkça sıkıldığım anlardan biridir bu olay. Madenleri devletleştirerek kendine göre entelektüel sosyalistlerin gözüne girmeye çalıştı ve bu madenler daha sonra teker teker kapatıldı. Binlerce insan işsiz kaldı. Çünkü devlet maden falan işletemez. Bizde devlete birçok fonksiyon yükleniyor ve her konu ona bırakılıyor. Devletin zenginliği milletin fakirliği demektir. Bir ülkede devlet değil millet zengin olur. Türkiye bana göre Küba'dan sonraki tek sosyalist ülkedir. Yakında Castro ölürse yeryüzündeki tek sosyalist ülke olarak kalacağız. AB mücadelesi aslında devletin fakirleştirilmesi mücadelesidir. Devlete ait zenginlikler millete geçmeden bu ülkede kurtuluş yok. Hal böyle iken bizim bu devletçi kararından dolayı Deniz Bey'i tebrik etmeye gitmemiz hayattaki en büyük pişmanlığımdır. Üstelik kendisini insan olarak da çok severim. Keşke Deniz Bey devletçi fikirlerinden arınsa biraz."

07.02.2005

Zafer Özcan