|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
 YAZARLAR

Aşk Simyacıları...
Sayı: 1038 / Tarih : 21-07-2003
Almanya"da "new age" üslubunda başlayan, Jack Kerouac"ın "Yolda" romanını hatırlatırcasına ilerleyen film İstanbul"a varıldığında bir miktar "Mesnevi" kuşanıp, bitiyor. Evrensel aşk, Akın"ın "çift kimlikli" haline paralel bir seyir izleyerek devam ediyor ve sonra "yerlileşiyor".

Aksiyon Etkileşim Kutusu
Bookmark & Paylaş
Video Foto Ses
Yazdır Arkadaşıma Gönder
Yorum yazın
Yorumları Oku
Hem renkli bir yol filmi, hem özlü bir aşk filmi. Biraz Batılı, biraz yerli. Aşkın evrensel olduğu su götürmez, ama ona bakışın formatı değişkendir. Almanya"da yaşayan Türk yönetmen Fatih Akın iki Alman arasındaki aşka, genetik kodlarına işlemiş bir perspektiften bakıyor: Bu bakışın ta Akın"ın içinde soluk alıp verdiği kültür de var, ailesinden, akrabalarından devşirdiği kültür de.

Filmin konusu kısaca şöyle: Sosyal ve duygusal hayatı biraz "kekeme" bir halde ilerleyen, ne öğrencilerden ne de kadınlardan yeterince saygı ve ilgi görmeyen Daniel bir gün her gün önünden geçtiği işportacı bir kızdan güneş şeklinde bir yüzük alır. Kızın adı July"dir ve Daniel"i yüzüğün uğuruna inandırır. Pek yakında üzerinde güneş arması, işareti olan bir kıza aşık olacağını söyler. July bu kumpası Daniel"e olan aşkının deva bulması için uydurur, ama işler ters gider, Daniel aynı akşam July"nin sözlerinin de etkisiyle Melek adlı bir Türk kızına aşık olur. Tek öğrenebildiği kızın cuma günü köprünün altında randevusu olduğudur; ve Daniel ne yapıp edip o gün İstanbul"da olması gerekmektedir artık. Yolda tüm planları alt üst olmuş ve şehirden ayrılmaya karar vermiş bir otostopçuyu arabasına alır; bu kader kurbanı July"den başkası değildir. Kâh arabaları bozulur, kâh gemiye kaçak binmek zorunda kalırlar, kâh soyulurlar, ayrı düşerler, tekrar kavuşurlar. Daniel"in tek hedefi Melek"e varmaktır, July ise Daniel"e yüz kere daha aşık olmakta, ama onun "gönlünü" çelememekten yorgun düşmektedir.

Ana karakterlerimiz Alman, esas oğlanı Deney ve Koş Lola Koş filmlerinden tanıyoruz, esas kız ise hem kusursuz hem de "komşu kızı" kadar yakın bir güzelliğe sahip. İkisine de film boyunca farklı milliyetten olan oyuncular gibi bakamıyoruz. Fatih Akın"ın "Kısa ve Acısız" filminde de böyleydi; Akın"ın farklı milliyetten olan karakterlere olan yaklaşımı, onların kendilerine olan yaklaşımı ile aynı değil. Karakterler tencereye atılıyor ve Türk usulü pişiriliyor gibi; gizemli değiller, son derece sıcaklar, açıklar, anlayış ya da anlayışsızlıkları, coşku ve duyarsızlıkları ile fazlasıyla "bize" benziyorlar. Almanya"da "new age" üslubunda başlayan, Jack Kerouac"ın "Yolda" romanını hatırlatırcasına ilerleyen film İstanbul"a varıldığında bir miktar "Mesnevi" kuşanıp, bitiyor. Evrensel aşk, Akın"ın "çift kimlikli" haline paralel bir seyir izleyerek devam ediyor ve sonra "yerlileşiyor". Erkek kıza dönüyor ve "dağları aştım, nehirlerden geçtim, yıldızları takip ettim, günah ve aldanışlardan uzak durdum, sana ulaşmak için.." minvalinde sözler söyleyerek aşkı ilanda bulunuyor. Bir "Türk" filminden aparma gibi duran sözler filmin doğası ile öylesine barışık ve karakterlerin macerası ile öylesine sahih bir bağ içinde ki, asla "klişe" durmuyor. Mevlânâ"nın daha sonra Simyacı"da bir benzerini gördüğümüz öyküsünde olduğu gibi, burnunun dibindeki hazineyi farkedebilmesi için çok uzun bir yol katetmesi, pişmesi, olması gerekiyor insanın. Aşk insanı hamken olduran en önemli şeylerden biriyse eğer, "olmak" için yanmak, bir "çile" sürecini tamamlamak gerekiyorsa, "aşk" zaten taa başından var olan ve yalnızca "keşfedilmesi" gerekense, bu film bu çile, keşif ve olma zincirinin "modern" bir yorumundan başka bir şey değil. İlan-ı aşkın içerdiği sözcükler de "çilemi doldurdum"dan başka bir şeye tekabül etmiyor zaten. Bu anlamda filmin sonunun taa başından belli olması aslında bir kusur değil; aşkın "doğulu" yorumuna uygun bir teşekkül etme biçimi. Türk usulü "mizah" ise hikayeyi çiçeklendiren bir faktör. Bir "Türk" yönetmen tarafından çekilmesine ve "aşk filmi olmasına rağmen hiç "erotik" sahne içermemesi de hem ilginç (!) hem de olası tedirginlikleri bertaraf eden bir nokta.

Akın"ın filmleri Newyork, California, Texas, Berlin, Atina gibi metropollerde gösteriliyor. Dünya çapında yönetmenlerle kıyaslanan Akın"ın ilk uzun metrajlı filmi Kısa ve Acısız, Mathieu Kassovitz"in La Haine/Protesto"suna benzetilmiş ve onun da ötesinde yönetmen için yeni Martin Scorcesse gibi ibareler kullanılmasına neden olmuştu. Ne çare ki Kısa ve Acısız, hem görmüş geçirmiş izleyiciyi hem de ortalama izleyiciyi yakalayabilecek bir film olmasına rağmen muhtemelen sonundaki "namaz" sahnesi yüzünden ülkemiz sinema çevrelerini "kıllandırmış" ve filmin Türkiye"de vizyona girmesi bir türlü mümkün olmamıştı. Şimdi ilki gibi, göçmenlik, yabancılaşma, çözülme gibi daha gerçekçi sorunlar yerine, kader, tesadüf, aşk, yolculuk gibi daha naif konuları yer yer fantastik bir üslupla ele alan "Temmuzda" ile karşımızda Fatih Akın. Haydi rastgele.


Im Juli /Temmuzda
Yön: Fatih Akın
Oyn: Moritz Bleibtreu (Daniel), Christiane Paul (July), Mehmet Kurtuluş, İdil Üner (Melek), Branka Katic
Sen: Fatih Akın

21.07.2003

Nihal Bengisu Karaca